En Sıcak Konular

AHMET TEMİR'İN ''VATANIM TÜRKİYE'' BAŞLIKLI KİTABI ÜZERİNE

11 Ağustos 2011 22:40 tsi
AHMET TEMİR'İN ''VATANIM TÜRKİYE'' BAŞLIKLI KİTABI ÜZERİNE Ahmet Temir kendi için değil kendinden sonra gelecekler için çalışmış ve bizlere bilimsel çalışmalarını emanet etmiştir. Emanete hıyanet olmaz! Bu emaneti gözümüz gibi korumak boynumuzun borcudur.

Ahmet Temir’in “Vatanım Türkiye” Başlıklı Kitabı Üzerine

 

Aslen Kazan Tatarı olan Prof. Dr. Ahmet Temir’in (1912–2003) “Vatanım Türkiye” (Rusya-Almanya-Türkiye Üçgeninde Memleket Sevgisi ve Hasretle Şekillenmiş Bir Hayat Hikâyesi) Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmıştır. XX. yüzyıl başlarında Rusya’da başlayıp XXI. Yüzyıl başlarında Türkiye’de son bulan 91 yıllık bir hayat hikâyesini içinde barındırıyor bu kitap. Ahmet Temir kitabının önsözünde özgeçmiş yazmanın önemi ile ilgili şunları yazmıştır: “ İlim adamlarının (pek az istisna ile) kendi hal tercümelerini yazmalarının (veya yazmamalarının) sebebi bir taraftan “tevazu” ise, diğer cihetten, bu işi ciddiye alarak ve bir vazife sayarak zaman ayırmamaları da bunda mühim rol oynamaktadır. Konuyu hep geriye bırakarak geciktirmeleri yüzünden, hayatlarının son safhasında artık bunun için zaman da kalmamaktadır.

“Tevazu” konusuna gelince, “Autobiographie” yazmanın bir gösteriş meselesi olarak mütalâa edilmemesi gerekir kanaatindeyim. Bu işte esas problem, yaşanan bir hayatın, ilmî çalışmaların ve yaratılan eserin bizzat sahibi tarafından yazıya aktarılmasından ibarettir. En doğru hal tercümesi de zaten ancak böyle meydana getirilebilir.” (Temir 2011: XVII). Tüm bu yazdıklarını göz önünde bulundurarak Ahmet Temir daha haytayken hal tercümesini bizzat kendisi kaleme almış, fakat yayına hazırlamaya ömrü yetmemiştir. Kitabı yayına Ahmet Temir’in biricik kızı Bahşayış-Zeynep Temir Fıratoğlu hazırlamıştır. Bahşayış-Zeynep Hanım, zaten çocukluğundan beri duyduğu veya bizzat şahit olduğu bilinen konular olduğundan kitabı hiç zorlanmadan hazırladığını yazmış ve şu ifadeleri eklemiştir: “ Ancak yine de, bu vesileyle birçok yeni bilgi edinebilmek fırsatına sahip oldum.” (Temir 2011: X). Bahşayiş-Zeynep Temir Fıratoğlu, bir de kısa kısa başlığı altında anılardan bir derleme de sunmuştur.

Ahmet Temir’in “Vatanım Türkiye” kitabını elime alır almaz okumaya koyuldum, çünkü bir döneme damgasının vuran bir akademisyenin yaşam öyküsünü, ünlü kişilerle kurdukları dostluklarını, başarılarını, hayal kırıklıklarını, özlemlerini merak ediyordum… İlk önce kitabın adı dikkatimi çekti. Genelde insanlar o veya bu sebeplerden dolayı göç ettikleri, baskı ve zulümden kaçarak sığındıkları ülkeye “İkinci Vatan” derler. Ahmet Temir ise, Türkiye’yi vatanım diye nitelendirmiş ve benimsemiştir. Kim bilir, belki burada eğitim, iş imkânı bulup huzurlu bir yaşama kavuştuğu için midir? Veya Türkiye’ye geldiğinde ilk eğitime başladığı Trabzon Muallim Mektebi Müdürü Hamdi Kayalı’nın (1926–1934) “Dünyanın neresinde bir Türk varsa, orada bir Türklük vardır, dünyanın neresinde birkaç Türk varsa orada bir Türk vatanı vardır” (Temir 2011: 1) sözlerinden mi etkilenmiştir bilinmez. Fakat Ahmet Temir’in Türkiye’yi çok sevdiği su götürmez bir gerçektir.

Ahmet Temir, 14.11.1912 tarihinde bugün Rusya Federasyonu içinde, İdil-Ural bölgesinde bulunan Tataristan Cumhuriyeti Bügülme bölgesinin Elmet köyünde dünyaya gelmiştir. Ahmet Temir’in babası Carullah’ın oğlu Muhammed-Reşid (1880–1938) Elmet köyünün üçüncü mahallesinin imamı ve mahalleye bağlı ilkokulun başöğretmenidir. Ahmet Temir “Babam Reşit” başlığı altında babası hakkında şunları yazmıştır: “ Reşit daha küçük yaşta iken, ailece Türkiye’ye göç etmişlerdir. Reşid, annesini Suriye’de (Halep’te), babasını Arabistan’da (Medine’de) kaybetmiştir. On yıl kadar Mekke ve Medine medreselerinde okuduktan sonra, Osmanlı Devleti’nin Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu gibi bölgelerinde seyahat ederek Elmet’e dönmüş…20.03.1880 tarihinde doğan babam Reşid Carullah çok yumuşak tabiatlı, merhametli ve orta boylu esmer sakallı zir zattı…” (Temir 2011: 15). Ahmet Temir’in annesi Zeynep Hanım (1888 –1978) da çok asil bir ailenin mensubu olup, köy kadınlarına önderlik yapan, aynı zamanda köydeki kızlar mektebinde öğretmenlik yapan eğitimli birisidir. Temir annesi hakkında: “Annem Zeynep son derece fedakâr, dindar ve milliyetçi asil ruhlu bir kadındı. En büyük korkusu, çocuklarının kendilerine uygun olmayan muhite düşerek sefih bir hayata karışmaları idi”  demiştir. (Temir 2011: 18).

Ahmet Temir’in Elmet köyünde başlayan ilkokul hayatı, 1919–1920 yıllarında Bügülme kazasına taşınmaları ile yarıda kalmıştır. 1920 yılında İdil-Ural bölgesinde baş gösteren açlık Ahmet Temir’in ailesini yer değiştirmek zorunda bırakmıştır. Temir’in babası İslam cemaatinin daveti üzerine 1920 yılının sonbaharında ailesiyle Bügülme’ye taşınmıştır. Bügülme kazası Elmet köyünden farklı olup, 400 haneli Elmet köyünde görevli olarak gelen 2–3 Rus ailesi olduğu halde, Bügülme’de nüfusun büyük çoğunluğu Ruslardan ibaret olmuştur. Böyle bir ortamda Tatar Okulu bulmak zor olduğundan Ahmet Temir evlerine yakın olan bir Rus Okulunda tekrar birinci sınıfa başlamıştır. Bu okul hakkında Temir şunları yazmıştır: “İlk gittiğim Rus okulunda çok eziyet çektim. Tatar diye çok tahkir ederler, sıradan itip düşürürlerdi. Üstelik dertleşecek kimse de yoktu, sınıfta Tatar olarak yalnızdım. (Temir 2011: 48–48). Ahmet Temir ilkokulda birçok okul değiştirmek zorunda kalmıştır. Okullar ve öğretmenler değişmiş, fakat okullardaki komünist propaganda Ahmet Temir’i Türk-Tatar milliyetçiliğinden alıkoyamamıştır: “Fakat bütün bunlara rağmen biz yine de bir “Türk-Tatar” idik. Okullardaki komünist propaganda, dersler ve kurslardaki telkinlere rağmen koyu bir milliyetçi idik. Kim olduğumuzu, niçin böyle olduğumuzu biliyorduk. Resmî okullar dışında Tatar dünyasının kendi görüşü, kendi kültürü ve şuuru vardı. Devletin Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma politikasına karşı başarı ile mücadele ediyorduk… Fakat 1917 ihtilâlinden sonra mücadelede şekil değişikliği ortaya çıkmıştı: Eskiden Hıristiyanlık-Müslümanlık veya Rusluk-Türklük şeklinde olan sürtüşme, şimdi proleter olup olmama şartlarına bağlanıyordu. Hıristiyan papazla Müslüman molla birlikte sürgüne gidiyordu… Milletin içinde bu şuuru yaşatan birçok rehberler mevcuttu, silahsız mücadele eden taçsız krallar vardı. Bügülme muhitinde bu ruhu yaşatıp aşılayan önderlerden biri de, Ahmet’in eniştesi halk öğretmeni ve mücahit Hadi Atlasi idi.” (Temir 2011: 49). İlkokul yıllarında Ahmet Temir Alman dilini de öğrenmeye başlar. Alman dili öğretmenleri arasında dadı Fräulein (hanım), Avusturyalı savaş esirlerden Santo ve ünlü Tatar tarihçisi, Stalin devri kurbanı, aynı zamanda Ahmet Temir’in eniştesi Hadi Atalasi (1878–1938) vardır.

Ahmet Temir, uzun süren ilkokul tahsilini bitirdikten sonra 1925 yılında 6 yıllık Rus lisesinin ilk sınıfına kaydını yaptırmıştır. 1926 yılında lise ikiye başlayalı daha bir ay bile geçmeden okullarda “temizliğe” başlanmıştır. Ahmet Temir de bundan nasibini almıştır: “Bir gün okula gittiğimde şu manzara ile karşılaştım: Komünist partisinin bir mümessili ile okul müdürü başta olmak üzere bütün öğretmenler hep birlikte sınıf sınıf dolaşıyor ve okuldan atılacakların adları yazılı listenin okunmasına şahit oluyorlardı. Böylece ben Sovyetler Birliği içindeki hiçbir okulda öğrenim yapamayacaktım.” (Temir 2011: 50). Bu olay tüm Temir ailesini üzüntüye boğmuştur. Ahmet Temir artık okula gidemeyeceğini bildiği halde, eğitimine ara vermek istememiştir. Okumanın ve ilmin zevkini alan Temir kendi kendine bir program yaparak çalışmaya başlamıştır. Babasının kütüphanesinden kendine uygun kitapları seçmekle yetinmeyen Ahmet Temir, Kazan, Moskova ve Leningrad yayınevlerinin kataloglarındaki kitapları da getirtmiştir. 1926–1927, 1927–1928, 1928–1929 eğitim yıllarında Temir, Tatar edebiyatı ve tarihi dışında diğer milletlerin de kültürü ile yakından tanışma fırsatı bulmuştur. Rus yazarlardan Tolstoy ve Puşkin’i beğenerek okuyan Temir, Maksim Gorki’yi hiç sevmemiş, yanı sıra Turgenev’in hayranı olduğunu dile getirmiştir. Fakat Ahmet Temir’i batı dünyası, Avrupa ve Amerika cezp etmiştir: “Tabii, şimdilik onların eserlerini ancak Rusça vasıtasıyla tercümelerden takip edebilecektim. Nitekim öyle de oldu: Rusya’nın tarihinde ve kalkınmasında başrolü oynayan millet ve dil Almanlar ve Almanca olduğu için, beni en çok onlar cezp ediyordu. Birinci dünya savaşında Türkiye’nin müttefiki ve dostu olarak Rusya’ya karşı savaşmış olmaları da onlara karşı ilgimi ve hayranlığımı artırıyordu… Türklük ve Almanlığın hayat ve var olma mücadelesinde müşterek bir talihe, müşterek bir kadere sahip oldukları kanaati, bende ta o zaman rastgele uyanmamıştı, bu fikir ve kanaat tarihî akışın bir neticesi idi.” (Temir 2011: 50). Ahmet Temir Alman edipleri Goethe ve Schiller’i okurken, Alman halk edebiyatı ve destanları ile bir film vasıtasıyla tanışırken, bir gün Almanya’da üniversitede okuyacağını, Almanya üniversitesi kürsüsünden Tatar Dili dersi vereceğini hiç hayal etmiş midir? Sanmıyorum… Kaderin insanlara ne getirip ne götüreceği bilinmez. Sovyetler Birliğinde Ahmet Temir için tüm okul kapılarının kapanması o zaman için çok üzücü olsa da sonu hayırlı olmuştur. Hani derler ya, bir kapı kapanırsa diğeri açılır diye. İşte Ahmet Temir için de öyle olmuştur. 3 yıl çaresizlik içinde kendi imkânlarıyla eğitimini sürdürmüş olan Temir, evde babasından Arap dili dersleri de almıştır. Okul dışı kaldığı yıllarda, Ahmet Temir’in ilgilendiği konulardan birisi de resim yapmak olmuştur. Özel bir resim yeteneğine sahip olan Temir, bu işe Şehabeddin Mercani’nin resmini yapmakla başlamıştır. Daha sonra Şura dergisinin sahipleri Muhammed Şakir ve Muhammed Zakir Remiyef kardeşlerin, bir de Mısırlı din âlimi Muhammed Abdüh’ün resimlerini de yapmıştır.

1927–1928 yıllarında Ahmet Temir, babasının teşvikiyle Rostov-Don şehrinde mektupla ders veren “Poligot” adlı okula kaydolmuştur. Ahmet Temir de, ailesi de evdeki eğitimle, lise diploması olmadan üniversiteye girmenin imkânsız olduğunu bilmişlerdir. Bunun için Temir’in babası oğlu için bir şeyler düşünmüş, araştırmalarda bulunmuştur: “Babam biz çocuklar için yaşanabilecek bir vatan arıyordu. İlk akla gelen yol, komşudaki kardeş Türk ülkeleri olan Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan veya Kazakistan’a gidip yerleşmek olurdu. Sovyetler tarafından mimlenmiş bazı kimselerin, gerçekten de köy muhtarından “işçi çocuğu”, “fakir çocuğu” diye rüşvetle sahte belge alarak adı geçen ülkelere gidip yeni bir hayat kurduğu görülmüştü. Fakat babama göre bu bir kurtuluş yolu değildi. Bu ancak, sahtekârlığa dayanan yalancı bir hayat olabilirdi. Çünkü bu ülkeler de Sovyet işgali altında idi.
Babamın istediği bu değildi. Onun istediği, hür bir vatandı. Bu da ancak, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliği ve komutası altında kazanılmış eşsiz bir zaferle süslü, kudretli “Türkiye” olabilirdi. Burası Türk dünyasının tek bağımsız ve hür ülkesi idi. Babam bu konuda fikir yürütürken rastgele değil, orasını tanıyan ve bilen bir uzman olarak konuşuyordu. Çünkü Osmanlı devrinde uzun yıllar orada yaşamış, hatta Türkiye’de iki defa bulunmuştu. Mekke ve Medine medreselerinde tahsilini tamamladıktan sonra Devletin Mısır, Suriye, Anadolu gibi ülkelerini karış karış dolaşmış, halkla konuşmuş, dostlar, arkadaşlar edinmişti” (Temir 2011: 4). Sonuç olarak, Ahmet Temir’in babası Türkiye’ye kaçmasını önermiştir. Bu fikir, 17–19 yaş arasında olan 5 arkadaşı heyecanlandırmıştır. Artık gizliden gizliye Türkiye kaçma planları yapılmaya başlamıştır. Yol arkadaşları, ilk önce 5 kişilik grup kalabalık olduğu için dikkat çeker diye iki grup halinde farklı tarihlerde yola çıkmayı planlamışlardır. Teyzemin oğlu Abdülber, Zekeriya ve Ferit’ten oluşan 3 kişilik ilk grup 01.06.1929 tarihinde trenle Bügülme’den yola koyulmuşlardır. Ahmet Temir, ilk hareket eden grupla Batum’da buluşmaya sözleşmiştir. Fakat ilk gruptaki 3 arkadaş tecrübesizliklerinden dolayı bir Rus casusun eline düşmüşler ve kendilerini hapiste bulmuşlardır.

Ahmet Temir ve babasının yakın arkadaşı, Karabaş köyü imamı Muhammed Şakir Bikkul’un oğlu Abdülahat (Ahat Ural Bikkul) (1911–1991) ikinci grup olarak 17 Haziran 1929 tarihinde yola çıkmışlar ve böylece 3 hafta sürecek olan tehlikelerle dolu yolculuk başlamıştır. Ahmet Temir, 17 Haziran sabahı daha gün ağarmadan, annesi ve kardeşleri ile teker teker vedalaşmıştır. 17 yaşındaki genç Ahmet, anne-babasını bir daha göremeyeceğini hiç düşünmüş müdür? Veya “bir gün tahsilimi tamamlayıp mutlaka baba ocağına döneceğim” umuduyla mı ayrılmıştır bilinmez? Bir tek gerçek var ki, o da Türkiye’ye ulaşabilirse hür bir vatana kavuşarak eğitimine devam edebilecektir. Karanlık tünelden geçip aydınlık geleceğe ulaşabilecek mi, daha o gün bunu kestirmek imkânsızdır… Doğup büyüdüğü topraklardan, anne-baba, kardeş ve yakınlarından ayrılmak kolay olmamıştır, fakat başka bir seçenek kalmadığı için memleketinden ayrılmak zorunda kalan Ahmet Temir göz yaşartan bu veda gününü ömrünün sonuna kadar unutmamıştır. Konuyla ilgili Ahmet Temir’in kızı Bahşayiş-Zeynep Temir şunları yazmıştır: “Evden ayrılış tarihi olan 17 Haziran’ın yıldönümlerinde, evden çıkış zamanı olan sabahın ilk ışıklarının göründüğü anlarda mutlaka açık havaya çıkar ve bir müddet düşünceye dalardı. Bu geleneği, onun ölümünden sonra ben devam ettirmeye başladım. İlk olarak 2003 yılında onun yerine 17 Haziran sabahı gün doğarken kalkıp balkona çıktığımda, babam için hazırladığım defterime şöyle yazmışım:
“Bugün 17 Haziran. Babam sabah gün doğarken kalkıp, balkonda evini ve geride bıraktıklarını düşünerek, annesi, babası ve kardeşleriyle olan bağını korumak için, evinden ayrıldığı tarihin yıldönümünde uzaklara bakıp, belki de benim hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağım hayallere dalamadığı ilk 17 Haziran.
Benim bildiğim kadarıyla babam evden ayrılışının yıldönümlerinde, ayrılış saati olan sabahın ilk ışıklarının göründüğü vakitlerde hiçbir seneyi aksatmamış, her 17 Haziran’da evini ve çok çok sevdiği memleketini anmayı ihmal etmemişti…
Bugün, gün doğarken kalktım. Balkonda babam gibi oturdum. Onu, evinden ayrılışını, yaşadıklarını düşündüm. Bir daha eve dönemeyişini, yaşadığı sonsuz hasreti…
…Bir de bizden ayrılışını, artık dönemeyeceğini ve benim yaşamaya devam edeceğim sonsuz hasreti.” (Temir 2011: XV).

17 Haziran 1929 yılındaki “özgürlüğe kaçış” yolculuğun zor geçeceğinin farkında olmuştur biri 17, diğeri 18 yaşında olan iki delikanlı. Ahmet Temir sakin, ağır başlı ve içine dönük birisi olduğundan olsa gerek yol arkadaşı Abdülahat tüm kararları ona bırakmış: “Sen karar ver, ben senin kararlarına asla itiraz etmeyeceğim” demiştir. Trenle Bügülme’de başlayan yolculuk Simbir’den İdil nehrinden Tsaritsa şehrine vapurla devam etmiştir. Yolda Ahmet Temir, Rostov-Don’a uğrayarak kayıtlı olduğu “Poliglot” okulunun sınavlarına girmeyi düşünmüş, fakat Astrahan’a gidecek olan trenin kalkış saatine uymadığı için vazgeçmiştir. Astrahan’dan Hazar Denizi üzerinden vapurla Mahaçkala’ya, oradan da trenle Batum’a hareket etmişlerdir. Batum’da Rus ajanların çok olduğunun farkına varan yol arkadaşları yeni bir kaçış planı hazırlamışlardır. Türkiye’ye sağ-salim ulaşabilmek için bazı prensipler de geliştirmişlerdir. Bundan sonra artık kendilerini iş aramaya gelen üniversite öğrencileri olarak tanıtacak olan Ahmet ve Abdülahat, Türkiye’ye kaçış hakkında kimseyle konuşmama kararı almışlardır. Batum’da birkaç gün kaldıktan sonra banliyö trenine binerek, Batum ile Kobuleti arasında bulunan Çakva’da inmeye karar vermişler, fakat Çakva’nın garnizon şehri olduğunu anlayınca inmekten vazgeçmişlerdir. Kobuleti’ye vardıklarında iki yol arkadaşı şehrin dağlık tarafına çıkan yollardan doğuya doğru ilerlemişlerdir. 28 Haziran 1929 tarihinden itibaren iki arkadaşın on gün sürecek olan dağ yolculuğu başlamıştır. Bağda kümeste, hocanın misafiri olarak mektepte, türlü köylerde, muallimin evinde, Tarzan’ın evinde, dağ tepesinde kaçakçılar evi gibi değişik yerlerde değişik insanların arasında tüm zorlukları aşarak yavaş yavaş hedeflerine doğru ilerlemiştir iki yol arkadaşı. Artık Türkiye sınırlarına çok yaklaşmışlardır: “Genç yaşta giriştiğimiz ve hayatımızda yeni bir devir açacak olan büyük, hem de çok büyük bir teşebbüsü başarmak üzere idik. Biz vazifemizin kendimize düşen kısmını, kusursuz bir şekilde hazırlanmış plana göre ustalıkla tatbik ederek, hiçbir yerine takılmadan ve tehlike ile karşılaşmadan yerine getirmiştik… Dışarıdan gururla ve hayranlıkla seyrettiğimiz Mustafa Kemal Türkiye’sinin sınırlarına yayan ancak birkaç saatlik yol kalmıştı. İnanılması güç bir şey: Gayemize bu kadar yaklaşmıştık.” (Temir 2011: 72–73). 8 Temmuz 1929 tarihinde şafak söküp gün ağarmaya başladığında Ahmet Temir ve yol arkadaşı Abdülahat Bikkul Türkiye sınırlarına varmıştır. Önce “Türk-Sovyet sınırları buradan geçer” levhasını inceledikten sonra arkadaşlar: “önce Sovyetler Birliğine doğru dönerek yumruklarımızı salladık ve toprağına tükürdükten sonra yüzümüzü Türkiye tarafına çevirerek diz çöktük, gözlerimizden sevinç yaşları akarken şükür dualarımızı ettik ve hemen Türk topraklarına ayak basıp koşar adımlarla ilerledik… Çok şükür Tanrı bizi korudu, sağ salim sınırı geçip sevgili Türkiye’mize vatanımıza kavuştuk.” (Temir 2011: 77). Evet, Ahmet Temir ve arkadaşı Abdülahat Bikkul artık özgürlüğe doğru ilk adımı atmışlardır. Temir, bir zalimin pençesinden kurtulmak için Türkiye’ye kaçışlarının esas maksatlarını şöyle sıralamıştır: “ Esaret diyarından kurtulup, bir insan gibi en tabii hakkımız olan hürriyete kavuşarak Türk kültürü alanında ilmî ihtisas yapmak, elimizden geldiği kadar Türkiye’nin ve Türklüğün yaşaması ve güçlenmesi için gerekli hizmetlerde bulunmak, işte bunlar Türkiye’ye gelişimizin esas maksat ve sebeplerini teşkil ediyordu.” (Temir 2011: 55).

Türk topraklarına ayak bastıktan sonra iki yol arkadaşının içlerindeki endişe daha geçmemiştir. İlk olarak Tufan adındaki bir çobana rastlamışlardır. Yayladaki insanlarla tanışıp kaynaştıktan sonra Türkiye’deki ilk kahvaltılarını yaparken, askerler gelmiştir. Türk askerlerini görünce Ahmet Temir ve arkadaşı “acaba bizi Ruslara geri verirler mi?” ihtimalini de düşünmüşlerdir ve bunu askerlere söyledikten sonra: “Canım öyle şey olur mu? Bir geldikten sonra, biz sizi geri gitmek isteseniz bile dahi bırakmayız” deyince içlerinde bir güven duygusu uyanmıştır. Aynı gün iki yol arkadaşını, askeri birliğin komutanı, İmerhav köyündeki Yüzbaşı Şevket Bey’in emrine götürüp teslim etmişlerdir, oradan Kaza merkezi Şavşat, daha sonra da Şavşat’ın vilâyet merkezi Artvin. Artvin’de jandarmadan polise teslim edilen arkadaşlar Vali’nin huzuruna çıkarak okumak istediklerini söylemişlerdir. Böylece günler, aylar geçmiştir… Bir gün sokakta iki arkadaşı bir zat durdurmuş ve konuşmaya başlamıştır. Okuldan bir haber gelip gelmediğini sormuş: “Siz niçin burada sürünüyorsunuz? Siz Kazanlıların Ankara’da büyük adamlarınız var. Onlara haber verirseniz, size hemen yardım ederler. Gelin beraber Postaneye gidip Yusuf Akçura’ya bir telgraf çekelim!” dedi ve dediğini de yaptı: “Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstanbul mebusu Yusuf Akçura cenaplarına” uzun bir telgraf çekildi ve durumumuz anlatıldı.” (Temir 2011: 81). Bu telgraf işe yaramış olacak ki, Eylül sonlarında Ankara Maarif Vekâleti’nden Trabzon Erkek Muallim Mektebi’nde leylî meccanî (parasız yatılı öğrenci) olarak okumak üzere emir gelmiştir. Ahmet Temir 1929–1934 yılları arasında muallim mektebinde eğitim görmüştür. Muallim mektebi bir meslek okulu olduğu için burada çocuk ruhu, psikoloji, terbiye tarihi, el işleri, müzik gibi derslere ağırlık verilmiştir. Ancak bir sorun varmış. Muallim Mekteplerini bitirenlerin üniversiteye kabul edilmediğini daha sonra öğrenen Ahmet Temir kara kara düşünmeye başlamıştır. Üniversiteye girmek için lise diploması gerektiğini düşünürken 1934 yılında Trabzon Muallim Mektebi kapanmış ve okul talebelerini İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nin Meslek kısmına nakletmişlerdir. Fakat yine de üniversiteye girip giremeyecekleri hakkında bir bilgi verilmemiştir. Beklenmedik bir anda Haydarpaşa Lisesi Meslek Kısmı lise ile birleştirilmiştir. 1934–1935 yıllarında İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde eğitimine devam eden Temir mezuniyet sınavları sırasında hastalanmış ve bazı derslere kendisi, bazı derslere arkadaşlarının yardımı ile gelerek sınavları güç bela bitirmiştir. 

29 Eylül 1935 tarihli gazetelerde Kültür Bakanlığının bir ilanı yayınlanmıştır. İlanda: “Ankara’da “Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi” adı altında bir yüksek okul açılacağından, burada yatılı olarak 30’u erkek, 10’u kız olmak üzere sınavla 40 öğrenci alınacağından, sınava lise mezunları ile 6 yıllık öğretmen okulu mezunlarının da girebileceğinden bahsediliyordu.” (Temir 2011: 116). Şans bu sefer de Ahmet Temir’in yüzüne gülmüştür. Ahmet Temir ve Ahat Bikkul bu ilanı duyar duymaz sınav hazırlıklarına başlamıştır. İstenen belgeleri hazırlayıp İstanbul Maarif Müdürlüğü’ne sunduktan sonra 15–16 Ekim 1935 tarihinde yazılı sınav yapılmıştır. Sınav sonuçları ise 12 Kasım 1935 günü ilan edilmiştir. Ahmet Temir üniversite sınavını kazanmış olup doğum günü olan 14 Kasım tarihinde üniversiteye kaydını yaptırmıştır. Üniversite yıllarında Ahmet Temir’in iyi derecede Rusça, Almanca, biraz Arapça, orta derecede İngilizce ve Fransızca bilmesi işine yaramıştır. Üniversitede Türk hocaların dışında, yurt dışından gelen yabancı hocalar da görev yapmıştır. Ankara Üniversitesi’ndeki yabancı hocalarla işte o yıllarda tanışmıştır Ahmet Temir, hocalık-talebelik şeklinde başlayan işbirliği daha sonraki yıllarda dostluk ve meslektaşlık olarak yarım asır sürmüştür.

Ankara Üniversite’sinin açılış tarihi Kültür Bakanlığınca 29 Eylül 1935 olarak belirlenmiş olmasına rağmen açılış gerçekleşmemiştir. Atatürk’ün kurduğu Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi Atatürk’ün katılımıyla 9 Ocak 1936 günü Halkevi (Türk Ocağı) salonunda yapılan muhteşem bir törenle açılmıştır. Ahmet Temir’in fakültedeki eğitimi kısa sürmüştür. O,1936 yılının Temmuz ayında burslu olarak Almanca kurslarına katılmak üzere, kültürü, medeniyeti, ilmi ve kudretine hayran olduğu Almanya’ya doğru yola çıkmıştır. Almanya’nın Berlin şehrinde ilk olarak Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat’ı (1900–1964) bulan Ahmet Temir, onun aracılığıyla Prof. Dr. Gerhard von Mende (1904–1963) ile tanışmıştır. İlerideki yıllarda ortak çalışmalar yapacak olan Temir ve Mende’nin ilk karşılaşması böyle olmuştur.

Ahmet Temir, Temmuz-Ağustos aylarında 102. ve Eylül-Ekim aylarında 103. Almanca yaz kurslarını başarıyla bitirdikten sonra yabancı öğrencilerin üniversiteye devamına hak kazandıran diplomayı almıştır. 1936 yılının Kasım ayı başlarında Berlin Üniversitesi’nde okumak istediğini belirterek rektörlüğe bir dilekçe yazan Ahmet Temir, rektörlükten olumlu yanıt almış ve üniversiteye kaydını yaptırmıştır. Temir, Almanya’da nasıl geçineceğini düşünürken üniversitenin “Ausland-Hochschule” (Yabancı Ülkeleri Öğrenme Yüksek Okulu) bölümünde Reşit Rahmeti Arat’ın İstanbul’a gitmesi ile boş kalan bir kadro olduğu haberini almıştır. Okul müdürü Prof. Dr. Anton Palme ile muavini Prof. Dr. Gerhard von Mende ile yaptığı toplantıdan sonra üniversitenin “Ausland-Hocschule”de Tatarca okutman olarak göreve başlaması kararlaştırılmıştır. Bir yandan talebelik, diğer yandan okutmanlık işini yürütürken, Russland-İnstitut (Rusya Enstitüsü) müdürü olan Prof. Dr. G. von Mende Ahmet Temir’i enstitüye çalışması için davet etmiştir.

Ahmet Temir’in Almanya’ya yaşadığı yıllar Rus-Alman savaşının başladığı döneme denk gelmiştir. 1941 yılının Temmuz sonunda Doğu İşleri Bakanlığı (Ostministrium) doğulu milletlerden olan savaş esirlerini incelemek için komisyon kurmuştur. Ahmet Temir, İdil-Ural (Tatar, Başkurt, Çuvaş ve Fin halkları) komisyonunda çalışması için davet almıştır. Bunun kendi milleti ile bağlantı kurmayı sağlayacak bir iş olduğunu düşünerek teklifi büyük bir memnuniyetle kabul etmiştir. Önceleri Sovyet savaş esirleri ile tanışma-konuşma şeklinde başlayan bu ilişki, sonraları uygun olan esirlerin seçilip Tatar Lejyon’u kurulması şeklinde gelişmiştir. Ahmet Temir 15 esir kampını ziyaret etmiş, daha sonra bunu rapor etmiştir. Bu raporlarda esirlerin sayısı, yerel halklar arasındaki ilişkileri, Ruslarla olan ilişkileri, toprak konusu ve iktisadi durum hakkındaki tutumları, Bolşevizm’e karşı tutumları, din meselesi, esirlerin fiziki yapısı, istekleri ve sonuç düşünceleri yer almıştır. Raporun sonuç düşünceleri bölümünde şu satırlar dikkat çekmektedir: “ İstedikleri sadece, kendi hür memleketlerinde hür ve rahat bir hayat sürmektir… Ülkeleri XVI. Yüzyılın ortalarında Moskova tarafından ele geçirilmiş, ama varlıklarını sürdürme savaşından hiç vazgeçmemişlerdir. Tatarlar, eski Çarlık Rusya’sı ve yeni Bolşevik Rusya’ya karşı tarihte en uzun ve en cesurca mücadele vermiş bir millettir. Bu sebeple, Tatar halkının Almanya’ya karşı duyduğu sempati de bilinen bir gerçektir. Bugünkü Tatarları burada düşman olarak görmek çok üzücü olur.” (Temir 2011: 163).  Ahmet Temir o yıllarda birçok Tatar-Başkurt-Çuvaş ve Fin halklarından olan esirleri, esir kampından çıkarıp Tatar Lejyonu’na katılmasına, akıbetinde genç ve yetenekli olan esirlerin üniversitelerde eğitim almasına vesile olmuştur. Ahmet Temir’in Almanya hatıraları, 1998 yılında Kültür Bakanlığınca yayınlanan “60 Yıl Almanya (1936–1996) bir yabancının gözü ile geziler-araştırmalar-hatıralar” adlı kitabında dönemle ilgili geniş bilgi verilmiştir. Bu kitapta ise, bu hatıralar arada kopukluk olmasın diye kısa özetler şeklinde yer almaktadır. Ahmet Temir’in ilk Almanya dönemi, onun için yalnız tahsil değil, aynı zamanda hayat üniversitesi de olmuştur.

1944 yılında Türkiye’ye dönen Ahmet Temir’in üniversite öğrenimini Türkiye’de yapmadığı için yüksek askeri ehliyeti olmamıştır. O, önce 2 aylık hazırlık kıtası, sonra yedek subay okulunda eğitim görmüştür. Subay okulunda eğitim tamamlandıktan sonra kura çekimi ile Ahmet Temir’in kıta hizmeti yapacağı askeri birliği belli olmuştur. Adana’ya bağlı Pozantı’da yerleşmiş olan 47. Dağ Alayı’dır. Bu birlikte Temir 2 yıllık askeri hizmeti sona erdiğinde, Milli Savunma Bakanlığının 07.09.1946 gün ve 163640 sayılı kararı ile 30.09.1946’da terhis ederek kıtadan ayrılmıştır.

1946 yılında yeni çıkan Üniversite Kanunu hükümlerine göre, Ahmet Temir doçentlik sınavına girmek için başvuruda bulunmuş, fakat üniversitede yerleşip görev alma işi hallolmamıştır. Daha sonra iş arayışına giren Temir, Milli Eğitim Bakanlığına müracaat etmiştir. Ahmet Temir iş bulması hakkında şöyle demiştir: “Bu mesele kolay çözüldü: Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürü olan hemşehrimiz Dr. Hâmit Zübeyr Koşay (1897–1984), kendi Dairesinde boş bulunan Kütüphaneyi idare etmek üzere asistan unvanı ile beni memur olarak aldı” (Temir 2011: 191). 1947–1952 yılları arasında Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nde asistanlık yapması Ahmet Temir’in şahsi çalışmaları için de yararlı olmuştur. 1948 yılında 700 yıl önce Anadolu’da yazılmış olan Moğolca bir belgenin bulunması üzerine Ahmet Temir de çalışmalarını o devre doğru yöneltmiştir. Bu belge, şeffaf bir kâğıt üzerine kurşun kalemle yazılmış olup, asıl metin üzerine konmuş bir kopyadan ibarettir. Uygur yazısı ile Moğolca yazılmış olan bu metin Kırşehir’in Selçuklu Emirlerinden Caca Bey’in vakfiyesidir. İşte bu vakfiye üzerinde gecesini gündüze katarak çalışmaya başlamıştır. Ahmet Temir Türkiye’de doçentlik sınavına alınmadığından, Almanya’daki herhangi bir üniversitede doçentlik diploması alması bir zaruret olduğunun farkında olmuştur. Onun içindir ki,  vakfiyenin elindeki kopyaları üzerine Almanca bir tez hazırlıklarına başlamıştır. 1951 yılında İstanbul’da düzenlenen 22. Orientalistler Kongresinde bu Moğolca vakfiye üzerine bir tebliğ sunarak bilim dünyasına konu hakkında bilgi vermiştir. Ahmet Temir’in kongredeki tebliği büyük ilgi toplamış ve burada da şansı yaver gitmiş, Hamburg Üniversitesi “Seminar für Geschichte und Kultur des vorderen Orients”in müdürü Prof.Dr. Bertold Spuler’den Türkçe ders vermesi üzere Hamburg Üniversitesi’ne davet almıştır. Böylece Ahmet Temir, 1952–1954 yılları arasında Almanya’nın Hamburg Üniversitesinde hem Türkçe lektörlük yapmış, hem de doçentlik sınavına girerek doçentlik belgesi almıştır. Ahmet Temir, Doçent olarak ders verme hakkını kazandıktan sonra 1954 yılının yaz sömestrinden itibaren “Tatar Edebiyatı Tarihi” ve “Moğolca Metinler” üzerinde de ders vermeye başlamıştır. Temir bu yıllarda, Almanya’nın zengin kütüphanelerinden yararlanarak Ankara’da başladığı “Wilhelm Radloff’un hayatı ve eserleri” üzerindeki araştırmalarını da tamamlamıştır.

Hamburg Üniversitesi’nden doçentlik belgesini aldıktan sonra 1954 yılının Eylül ayında Türkiye’ye dönen Ahmet Temir, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Altay dilleri alanında doçentlik payesiyle görev almak istediğini belirterek başvuruda bulunmuştur. Fakülteye müracaatın neticesini beklerken 5 ay (Eylül 1954- Şubat 1955) Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda Türkçe öğretmeni olarak çalışmıştır. Temir, 1 Mart 1955 yılından itibaren Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde “Moğolca Doçenti” olarak göreve başlamıştır. Ahmet Temir 1982 yılında emekli olana kadar bu üniversitede çalışmıştır. Doçent olarak işe başlayan Temir 21 Haziran 1962 tarihinde profesör unvanını almıştır.

Ahmet Temir, Türkiye’de çalıştığı yıllarda üniversitede hocalık yapma, bilimsel araştırmalarda bulunmanın yanı sıra Türk topluluklarının kültürünü araştırmak amacıyla kurulan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün (TKAE) kurucuları arasında yer almıştır. TKAE’nin kuruluşu ile ilgili Ahmet Temir şunları yazmıştır: “ Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türkiye sınırları dışında kalan Türk topluluklarının kültür meseleleriyle ilgilenecek ilmi bir müessese olarak kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyetinin dördüncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel zamanında Dışişlerine bağlı olarak bu amaçla çalışacak bir kurumun kurulmasına karar verilmiş ve Bakanlığın Beşinci Dairesi bu işi yürütmekle görevlendirilmiştir.” (Temir 2011: 207).  Prof. Dr. Abidin İtil, Osman Nedim Tuna ve Ahmet Temir’den oluşan üç kişilik komisyon müessesenin tüzüğünü hazırlamakla görevlendirilmiş ve 18 Ekim 1961 tarihinde “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü” adı altında kamu yararına çalışır ilmi bir derneğin kurulması için Hükümete başvuruda bulunulmuştur. 20 Ekim 1961 yılında Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü resmen kurulmuştur. TKAE’nin ilk Yönetim Kurulu’nun başkanı Prof. Dr. Abidin İtil, başkan yardımcısı Osman Nedim Tuna ve genel sekreter Ahmet Temir olmuştur. 1962 yılında TKAE başkanlığına Ahmet Temir getirilmiş ve bu görevi 1975 yılına kadar yürütmüştür. TKAE’nin amaçlarını gerçekleştirmek için 1962 yılında “Türk Kültürü” adlı dergi yayımlamaya başlamıştır. İlk sayısı Kasım ayında çıkan dergi, “Amacımız ve Yolumuz” adlı takdim yazısıyla Enstitünün gayelerini ortaya koymuştur: “ Enstitümüz, Türk dünyasını bir bütün olarak ve her yönden araştırmak gayesiyle kurulmuştur. Fakat yanlış anlaşılmaması için hemen ilave edelim ki, çalışmalarımız tamamıyla ilmî olacaktır… Bilim hakikati araştırır ve bu toplulukların varlığı ve Türklüğü hakikatin ta kendisidir…” (Temir 2011: 216). TKAE, kütüphane ve arşiv meydana getirme, konferans ve kongreler düzenleme gibi etkin çalışmalarda bulunmuştur. Aynı zamanda Enstitü 3 türlü dergi yayınlamıştır. Şöyle ki, aylık Türk Kültürü dergisi, 6 aylık Türk Kültürü Araştırmaları ilmi dergisi ve yabancı dilde (Almanca, Fransızca, İngilizce) yayınlanan dergilerdir. Enstitü kitap yayınlama işini de üstlenmiştir. Yayınlanan kitaplar arasında Muharrem Ergin’in “ Dede Korkut Kitabı Metin Sözlük” (1964), Emel Esin’in “Aspects of Turkish Civilisation in Cyprus” (1965), Akdes Nimet Kurat’ın “Birinci Dünya Savaşında Türkiye’de Bulunan Alman Generallerin Raporları” (1966), Abdullah Battal Taymas’ın “Kazan Türkleri: Türk Tarihinin Hazin Yaprakları” (1966) gibi kitapları saymak mümkündür. TKAE’nin en verimli çalıştığı yıllar Ahmet Temir başkanlığındaki döneme denk gelmektedir.

Ahmet Temir’in aile hayatına gelince, 1929 yılında Temir Türkiye’ye kaçtığı sırada Tataristan’ın Bügülme şehrinde ikamet eden ailesi çok zor günler geçirmiştir. Sorgu-sual, takip ve siyasi baskılara dayanamayan Ahmet Temir’in ailesi Hazar Denizi kıyısında, doğu Kafkas dağının kuzeyinde bulunan muhtar Dağıstan milli cumhuriyetinin başkenti Mahaçkale’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Bahtsızın bağına ya taş yağar ya dolu atasözündeki gibi, burada da kara kader onların peşini bırakmamıştır. 1937 yılında Ahmet Temir’in babası Reşit Yarullin kontr-revolüsyoner, casus suçlamasıyla gözaltına alınmış ve 27 Ekim 1937’de Kazan’da kurulan askeri mahkemenin kararı ile 15 Şubat 1938 tarihinde kurşuna dizilerek idam edilmiştir. Mahkemeye sevk edilenlerin sayısı 24 kişi olup, onların 9’u idama mahkûm edilmiş, diğer tutuklular ise hapse atılmıştır. İdam edilip kurşuna dizilenler arasında Ahmet Temir’in eniştesi ünlü Tatar tarihçisi Hadi Atlasi, aynı zamanda Temir’in annesinin soyundan olan Abdulbari Fattahov (Fettah), Zekeriya Fattahov (Fettah) da idam edilmiştir.

1929 yılında Ahmet Temir evinden ayrıldıktan sonra uzun yıllar annesi ile mektuplaşmıştır. Evinden ayrılırken beraberinde götürdüğü fotoğraflara bakarak kendini avutmaya çalışmış, bu durum bir gün elbet düzelecektir diye beklemiştir. 1943 yılında Almanya’nın Berlin şehrinde yaşadığı sırada kiraladığı ev İngiliz ve Amerikan uçaklarından atılan bombalarla yanmıştır. 23 Ağustos 1943 tarihinde Temir için çok değerli olan şeyler: annesinden gelen mektuplar, hatıra defteri, resimler, kemanı ve bazı belgeler de bu bombardıman sırasında enkaz altında kalmış, yanıp kül olmuştur. Aynı zamanda Ahmet Temir’i ailesi ile bağlayan hatıralar da enkazın altında yanmıştır… İkinci Dünya Savaşı yıllarında annesi ile olan irtibat da tamamen kopmuştur. Annesi Temir’in “Babam niye yazmıyor?” sorusuna yanıt veremediği için mektuplar kesilmiştir: “İkinci Dünya Savaşı esnasında ben Almanya’da iken annemin son mektubunda, Sovyetler Birliği dışından mektup alan kimselerin zor duruma düştüğünü yazması ve artık onlara mektup yazmamamı istemesi üzerine mektuplaşmamız tamamen kesilmişti. Bu tarihten sonra, ne annem ne de kardeşlerimden bir daha hiçbir haber alamamış, daha sonraları Türkiye’de yaptığım bazı teşebbüslerden de bir netice çıkmayınca bu işten ümidi tamamen kesmiştim.” (Temir 2011: 239). Ahmet Temir umudu kesmiş, fakat memleketi, ailesi ve yakınlarını daima kalbinde yaşatmış ve asla unutmamıştır. Temir, hık demiş anasının burnundan düşmüş, yani annesine çok benzemiştir. Temir’in annesine olan düşüklüğü, annesi hakkında yazdıklarında açık bir şekilde görünmektedir. “Ana gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz” atasözündeki gibi Ahmet Temir kalbinde büyütmüştür annesine olan sevgisini. Fedakâr, dindar ve milliyetçi asil ruhlu annesinin adını yaşatmak için 17.03.1964 yılında doğan kızına annesi Zeynep’in adını vermiştir.

Sovyetler Birliği’nin yıkılması sonucu demir perdeler de ortadan kalkmıştır. Ahmet Temir’in yıllarca hiç haber alamadığı kardeşleri ve yakınları ile tekrar irtibata geçme ve görüşmesi 1990’lı yıllara denk gelmektedir. Akademik çalışmaları esnasında birkaç defa mektuplaştığı Kazanlı Prof. Dr. İbrahim Nurullin aracılığıyla Ahmet Temir, Hadi Atlasi ve teyzsinin oğlu Oğuz Atlasov’u bulmuş, ondan sonrası da çorap söküğü gibi kendinden ortaya çıkmıştır. Bu haberleşme sonrası Ahmet Temir, 1938 yılında babasının idam edildiğini, 1978 yılında annesinin vefat ettiği, Muhammet ağabeyinin İkinci Dünya savaşı sırasında, kardeşi Beşir’in 1955 yılında vefat ettiğini öğrenmiştir. Bu kadar acı haberi aldıktan sonra Ahmet Temir’in nasıl bir duygu ve ruh hali içinde olduğunu sözlerle ifade etmek mümkün değildir. Bu ailenin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. 1990’lı yıllarda kardeşleri ve yakınları ile yüz yüze görüşerek dertleşmesi Ahmet Temir’in acısını bir nebze olsa hafifletmiştir. İlk olarak 1990 yılının Temmuz’unda Hadi Atlasi ve teyzesi Hüsnükamal’ın kızı Selma kızları Feride ve İnci’yle Ankara’ya gelmiştir. 61 yıl aradan sonra gerçekleşen bu buluşma Ahmet Temir’e büyük bir heyecan yaşatmış olsa gerek. Birçok hediye dışında aile fertlerinin resimlerini de getirmiştir akrabaları. Hiç şüphe yok ki, Temir’i en çok sevindiren de bu resimler olmuştur. Aynı yılın Ağustos’unda Ahmet Temir’i Bügülme tren istasyonuna annesiyle beraber uğurlamaya gelen, o zaman daha 10 yaşında olan kız kardeşi Havva (1919) kızı Dilber’le beraber gelmiştir. Havva artık 71 yaşına gelmiş olan emekli bir doktordur. Bir yıl aradan sonra 1991 yılının Haziran ayında, Ahmet Temir’in en küçük kardeşi Gamir (1926) oğlu Reşitle gelmiştir. Ahmet Temir baba ocağından ayrıldığında daha 3 yaşında olan Gamir da büyümüş doktor olmuştur. Gamir çok güzel ve büyük bir aile albümü getirmiştir Ahmet Temir’e. Volgograd şehrinde ikamet eden Gamir, 1930 yılında Bügülme’den ayrıldıktan sonra o taraflara bir daha hiç gitmemiştir. 1992 yılının Ağustos ayında ise, küçük kardeşi ziraat mühendisi Sagit, eşi Nina ile beraber Ankara’ya gelmiştir. Böylelikle Ahmet Temir hayatta olan tüm kardeşleri ile görüşmüştür. Daha sonra Ahmet Temir’in kızı Bahşayiş-Zeynep ilk kez 1992 yılının Mayıs-Haziran aylarında Moskova üzerinden Kazan’a gitmiştir. Bu ziyareti sırasında Bahşayiş-Zeynep Kazan ve Volgograd şehirlerini gezmiş, yakınları ile görüşmüştür. Zeynep’in ikinci seyahati 1993 yılının yazında gerçekleşmiş olup, Kazan dışında, Ahmet Temir’in doğduğu Elmet ve Türkiye’ye kaçana kadar ilkokul ve lise yıllarını geçirdiği Bügülme şehrine de gitmiştir. Zeynep Hanım bu seyahatinden Kazan, Elmet ve Bügülme’de çekilen birçok video filmle dönmüştür. Ahmet Temir videoları seyredince: “ Bunları Ankara’daki evimizde seyredince, oraları 63 yıl sonra tekrar görmüş gibi oldum.” demiştir. (Temir 2011: 241). Evet, Ahmet Temir’e doğup büyüdüğü topraklara tekrar ayak basmaya, havasını içine çekmeye, kana kana suyunu içmeye ve en önemlisi memleketinde ölüp orada gömülmeye ne yazık ki nasip olmamıştır. Ne kadar Kazan’a davet etseler de Ahmet Temir oralara gitmemiştir. Bunun birçok sebebi olsa gerek, bu sebeplerin başında da güvensizlik ve ailesine ve kendine yapılan haksızlıklara olan kırgınlık gelmektedir. Ahmet Temir 19 Nisan 2003 tarihinde ebediyete kavuşmuştur. Temir’in kabri Ankara Karşıyaka Mezarlığı’ndadır. 

Ahmet Temir, “ben gerçeği bulmak istiyorum” diyerek bilim yolundan gitmeyi seçmiştir. Aradığı gerçekleri bulabildi mi bilinmez ama Türkiye’nin ve Türklüğün yaşaması ve güçlenmesi için önemli katkılarda bulunduğu su götürmez bir gerçektir. Trabzon Muallim Mektebi’ndeki aslen Kırım Tatarı olan resim öğretmeni Saim Sait Bey’in “Tatarlığınızı ihmal etmeyin, milletinizi unutmayın” telkinlerini de asla unutmamıştır Ahmet Temir. Milleti için büyük fedakârlıklarda bulunmuş, elinden gelen tüm yardımı da yapmıştır. 1931 yılında yazmaya başlayan Ahmet Temir ömrünün sonuna dek yazmaya, kendi fikirlerini söylemeye devam etmiştir. İş insanın aynasıdır atasözünden yola çıkarak, Ahmet Temir’in kimliğini ve kişiliğini yansıtan çalışmaları onun aynasıdır. 300 civarında eseri olan Prof. Dr. Ahmet Temir’in hayatı ve eserleri hala sislerin arkasında bir sır olarak kalmaya devam etmektedir.

Ahmet Temir’i hayattayken bir kere Ankara Kazan Tatarları Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nde görmüştüm. Derneğin düzenlediği toplantıya Finlandiya Büyükelçisi’nin eşi de gelmişti. Büyükelçisi’nin Hanım’ı “Kendi aranızda Tatarca konuşun!” diyordu. Söz sırası Ahmet Temir’e geldiğinde, “Ben artık Tatarca iyi konuşamıyorum” diyerek başladı sözlerine. Bunları söylerken, Ahmet Temir’in hem sözlerinde hem de gözlerinde bir hüzün vardı…

Ahmet Temir’in hayat hikâyesini okurken başarının hasretle örtüştüğünü görmek mümkündür. Bir taraftan, gittikçe yükselen başarılı bir akademik kariyer, eşi-kızı ile olan mutlu aile hayatı, Kazan Tatarlarının çok azına nasip olan Almanya üniversitesi kürsülerinden Tatar dili dersi verme, Türk Kültürü Araştırmaları Enstitüsünü kurma ve başkanlık yapma v.s.  Diğer taraftan ise, kalbinde hiç dinmeyen sızı olan memleket özlemi, anne-baba hasreti, yakınlarının çektiği acılar, geride bıraktıkları… Aslında Ahmet Temir’in hayatında Kazan Tatarlarının acı kaderi saklıdır. Neden Tatarların sadece %25’inin bugünkü Tataristan topraklarında yaşadığının yanıtını da bu hayat hikâyesinden bulmak mümkündür. Tatarlar 1552 yılından beri çeşitli zulüm, baskı, sürgün ve hak ihlallerine maruz kaldıklarından doğup büyüdükleri topraklardan kaçmak zorunda kalmıştır. Ahmet Temir de bunun açık bir örneğidir. Temir’in hayatı Kazan Tatarları için bir örnek ve aynı zamanda bir ibrettir.

Yazımı Türkiye Cumhuriyetini kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün sözleriyle sonlandırmak istiyorum: “ Kişinin yaşadıkça kıvançlı ve mutlu olması için gereken şey, kendisi için değil, kendinden sonra gelecekler için çalışmaktır.” Ahmet Temir kendi için değil kendinden sonra gelecekler için çalışmış ve bizlere bilimsel çalışmalarını emanet etmiştir. Emanete hıyanet olmaz! Bu emaneti gözümüz gibi korumak boynumuzun borcudur.

Roza KURBAN

Kaynakça:
Sertel, Adem, Tecrübenin Dili Konu Konu Atasözleri, İstanbul 2006. 
Temir, Ahmet, Vatanım Türkiye ( Rusya-Almanya-Türkiye Üçgeninde Memleket Sevgisi ve Hasretle Şekillenmiş Bir Hayat Hikâyesi), Ankara 2011. 

 

Kaynak: turkocagi.org.tr {http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=KitapTanitim&pa=showpage&pid=121}


 



Bu haber 1,812 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler

    Şirket Haberleri ŞİRKET HABERLERİ


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    13,288 µs