En Sıcak Konular

Yavuz Bülent Bakiler
Konuk Yazar-Türkiye
Yavuz Bülent Bakiler
4 Ekim 2010

Türk Yurdu dergisini gördünüz mü?



Türk Yurdu dergisinin Eylül sayısını gördünüz mü? Eğer bugüne kadar Türk Yurdu dergileriyle haşır-neşir olmadınızsa kayıptasınız demektir. Bunu, kendi yaşayışımdan biliyorum: 1956 yılında, yüksek tahsil için Ankara’ya gitmeden önce, babam bana çok kesin bir nasihatte bulundu: “Yeni arkadaşlarını Türk Ocağı muhitinden seçeceksin! Türk Ocağında verilen konferanslara mutlaka katılacaksın. Seni Türk Ocağına götürmesini Serdengeçti Osman Yüksel’den isteyeceksin. Unutma! Ben seni Ankara’ya adam olman için gönderiyorum. Sakın oralarda cüdam olma. Aklından çıkarma: Tahsil insanın sadece cehaletini alırsa, eşekliği bâki kalır. Gayen, okuyup adam olmandır!” dedi.
Babam çok sert bir adamdı. “Terbiyem bozulmasın” diye benimle çok az konuşurdu. Annem, aramızda büyükelçiydi. Ben bütün isteklerimi önce anneme söylerdim. Annem babama götürürdü. Babam cevabını anneme verirdi. Annem de babamdan dinlediklerini gelip bana anlatırdı. Bana göre, bu çok yanlış bir terbiye sistemi. Ama ne yapayım ki dedem de babamı öyle yetiştirmiş. Babamdan çok korkardım. Karşısında konuşurken kekelerdim. Sesim titrer, yüzüm kızarırdı. Söylediklerini Ankara’da harfiyyen yerine getirirdim. Hukuk fakültesine kaydımı yaptırdıktan sonra Serdengeçti Osman Yüksel’in bürosunu arayıp buldum. Beni bir akşam karanlığında, Türk Ocağına o götürdü. Ocağın ikinci katında, Ziya Gökalp odasında, büyükçe bir koltuğa, virgül gibi kıvrılarak oturan çelimsiz bir adamla beni tanıştırdı. O adam, bütün ocaklı gençlerin sevgili Galib Erdem ağabeyisi idi. Yeni çıkmakta olan Türk Yurdu dergisinin de neşriyat müdürü.
Ayağımı Türk Ocağından hiç çekmedim. Türk Yurdu dergisi, Türkiye’nin en seviyeli dergilerinden biriydi ve ben de, o derginin gönüllü dağıtıcılarındandım. Her sayısından koltuğumun altına taşıyabildiğim kadar alır doğru Dışkapı’ya Ziraat ve Veteriner fakültelerine gider, oradan Dil ve Tarih Coğrafya fakültesine dönerdim.
Ocaktaki bütün konferanslara ve şiir matinalarına katılırdım. Her konferanstan sonra, kendimi birkaç kitap okumuşçasına huzurlu hissederdim. Samimiyetle diyebilirim ki şahsiyetimin ve fikriyatımın gelişmesinde Türk Ocağı’nın ve Türk Yurdu dergilerinin büyük tesiri oldu. Ankara’da topluluklar önüne ilk defa Türk Ocağı salonunda çıktım. Üniversiteye gittiğimde çok deli-dolu bir çocuktum. Türk Ocağı’ndaki konferansları dinleyerek ve Türk Yurdu dergilerini okuyarak durulmaya başladım. Yani cüdamlıktan, adam olmaya yöneldim.
Babam 1980 yılında vefat etti. Vehbi Cem Aşkun yakın arkadaşlarındandı. Bana yazdığı çok duygulu bir mektuptan öğrendim ki, babam da Türk Yurdu dergisinin eski okuyucularındanmış. Kendisi bunu bana “Terbiyemin bozulmaması için” söylememişti. Ben de 1992 yılında Türk Yurdu dergisinde: Babamın Türk Yurdu Dergileri başlıklı bir yazı yazmıştım. Eski Sivas Valisi Rebii Karatekin’in el koyduğu ve geri vermediği babamın Türk Yurdu dergilerinin 3-4 cildini, Karatekin’in yakınlarından biri adresime göndermişti. Ben de götürüp Türk Ocakları’nın bugünkü Genel Başkanı Nuri Gürgür’e hediye etmiştim.
Kalemim nereden nereye kaydı. Ben size Türk Yurdu dergisinin Eylül sayısından bahsedecektim. Derginin kapağında: 12 EYLÜL 1980 NEDİR? NE DEĞİLDİR? sorusu var. Eylül sayısını derin bir hüzünle okudum. Her zamanki gibi çok istifade ettim. Yarınki yazımda, eski bakanlarımızdan Agâh Oktay Güner’le 12 Eylül üzerine yapılan müthiş bir konuşmadan örnekler vereceğim. Siz de utanarak ve üzülerek okuyacaksınız.

A. Oktay Güner’in 12 Eylül hatıralarını okurken ağladım 
 
12 Eylül 1980 darbesiyle, Türkiye yeni bir döneme girdi. Hukuk örtüsü altında, büyük zulümler yapıldı.
12 Eylül 1980 darbesi, hakkın, hukukun, adaletin, asaletin tepelendiği bir dönemin başlangıcı oldu. Demokratik nizam, altüst edildi: TBMM kapatıldı. Bütün siyasî partilerin ve derneklerin kapısına kilit vuruldu. 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 230 bin kişi yargılandı 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi asıldı. 300 kişi, şüpheli şekilde öldü. 171 kişinin işkenceden öldüğü anlaşıldı. Cezaevlerinde 299 kişi hayatını kaybetti. 43 kişi intihar etti. vs. vs...
Gerçi, 12 Eylül’den önce terör, Türkiye’de her gün 5-10 can birden alıyordu. Sıkı yönetim, teröristlerin üzerine bilhassa gitmiyordu. Bunu, Orgeneral Kenan Evren millet önünde yaptığı bir konuşmada bizzat ifade etmişti. “Olaylara tam beş yıl seyirci kaldıklarını” hem de bağıra bağıra söylemişti.
Türk Yurdu Dergisinin 277. sayısı, 12 Eylül 1980 darbesini lif lif ederek ortaya koyuyor. 30 fikir-sanat-siyaset erbabı, askerî darbelerin milletimize, devletimize, ordumuza, demokratik hayatımıza bir kanser tümörü gibi yapıştığını belirtiyorlar. Gönlüm istiyor ki Genelkurmay Başkanlığımız, Türk Yurdu’nun Eylül sayısını, bütün askerî okullara, ordulara özellikle tavsiye ederek okunmasını sağlasın. Askerî darbelerin, başlangıçta iyi niyetlerle, “vatanı kurtarmak” düşüncesiyle yapıldığını, ama bilgisizlik yüzünden zamanla ne büyük felâketlere yol açtığını genç subaylara ve komuta kademesine başka nasıl anlatabiliriz? Derginin Eylül sayısında, tesbitler ve tahliller yanında 12 Eylül darbesinin zulmüne uğramış siyasîlerimizle yapılan konuşmalar da var.
Eski Ticaret Bakanlarımızdan Agâh Oktay Güner’in anlattıkları insana dehşet veriyor. Agah Oktay, benim 55 yıldan beri arkadaşım. Devletimizi, milletimizi, ordumuzu, vatanımızı... aşk derecesinde seven bir yürekle yaşadı/yaşıyor. Ama 12 Eylül’ün hem de askerî savcısı, onun idam edilmesini isteyerek dâvâ açtı. Agâh Oktay, MHP milletvekili olarak üç ülkücü meslek kuruluşunda konuştuğu için askerî savcı, onun idamı için debelendi durdu. Ancak Stalin vahşetinde veya Hitler nazizminde görülecek bir ahmaklık yüzünden, Agâh Oktay ve arkadaşları en az 14 ay çile çektikten sonra beraat ettiler. Oktay, konuşmasının bir yerinde diyor ki:
-”Çok kötü şartlarda yaşadık. İnanın Dil Okulunda, bir kuru soğan, bir cadillac arabadan daha değerliydi.
Rahmetli Türkeş, 3.5 ay diş ağrısı çekti dişçiye götürmediler. Çok sevdiğimiz bir avukat kardeşimiz, genel idare kurulu üyemiz kalp krizi geçirdi. Yürüterek dış kapıya kadar götürdüler.
Erbakan Hocayı, Doğu Perinçek’i otobüsle götürüyorlar mahkemeye. Bizim hepimizi, bir demir kutuya doldurdular, sardalya balığı gibi. Dört tekerlekli bir demir kutu, penceresi yok, havalandırması yok. Hepimiz ayaktayız. 6 saat, Ankara güneşinin altında beklettiler. Mamak’ta bizi, ilk duruşma günü arabadan indirdikleri zaman kalp hastası olan Tahsin Hoca, Necati Paşa, Alparslan Türkeş, mosmordu.
Savcı, bir hukuk katilidir. Gençlerin, yemek yerken, yemek tabaklarına bazı subayların ayaklarıyla toprak attıklarını ben gördüm. 3-4 gence bir kaşık veriyorlardı. Biz öğlen yemeklerimizi gençlerin koğuşunda yiyorduk. Af buyurun sidik kokusundan odalara girilmiyordu. Bel kemiklerine, devamlı tekme yedikleri için idrarlarını tutmaları mümkün değildi...”
Ülkücü gençlerden biri Agâh Oktay Güner’e diyor ki: “Şu savcı, benim sırtıma bindi. Başıma demir çubuklarla vurarak ‘şu zabıtları imza et yoksa seni öldürürüm’ dedi. Ben imzalamadım. Sonra beni yere yatırdılar. Vücudumun soluna sağına kum torbaları koydular. Askerler, saatlerce tekmelediler. Kan işiyorum feryadına rağmen, gençler doktora sevk edilmediler...”
Bizim savcılarımızın, bizim askerlerimizin, bizim çocuklarımıza uyguladıkları işkenceleri okuyunca, kendimi tutamayarak uzun uzun ağladım...

 

Not: Yazarın Türkiye Gazetesi'nden yayımlanan, 02-03 Ekim 2010 tarihli yazıları burada birleştirilmiştir.

 



Bu yazı 897 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 30 Mart 2013 Allaha ısmarladık
    • 10 Mart 2013 Anıtkabir'de Kral Abdullah'ın gözyaşı
    • 4 Mart 2013 Hocalı'da Ermeni ve Rus vahşeti
    • 25 Şubat 2013 Ah Enver Ağabey!
    • 24 Şubat 2013 Sinoplu gençleri kim tahrik etti?
    • 18 Şubat 2013 Kemalizmin millet anlayışında dinin yeri yoktur
    • 4 Şubat 2013 Türk Olmak Şereftir
    • 21 Ocak 2013 Nazım Hikmet'e niçin saygı duyayım? -ll-
    • 14 Ocak 2013 A. Menderes'e tekme tokat dayak, Apo'ya renkli televizyon
    • 13 Ocak 2013 Terör biter mi dersiniz?
    • 31 Aralık 2012 Soner Yalçına Açık Mektup
    • 25 Kasım 2012 Turan Yazgan Hoca da...
    • 23 Ekim 2012 Fazıl Say cayırtısı
    • 21 Ekim 2012 MHP Devlet Bahçeli'yle büyümüyor, büyümeyecek!
    • 8 Ekim 2012 Atsız Şaman mıydı?
    • 1 Ekim 2012 Balyoz davasının hakimi ben olsaydım...
    • 9 Haziran 2012 Abdurrahim Karakoç (1932-2012)
    • 9 Nisan 2012 Ordumuzu siyasete bulaştırmamak
    • 1 Nisan 2012 Türk Ocakları 100 yaşında
    • 5 Mart 2012 Hocalı mitinginde bir yanlışımız

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    14,820 µs