En Sıcak Konular

Namık Kemal Zeybek
Konuk Yazar-Aygazete
Namık Kemal Zeybek
25 Ağustos 2010

İslam Düşmanı,İslam Düşmanı değilmiş



            İslam Düşmanı,İslam Düşmanı değilmiş 
            
            Basınımızda eskiden daha başkaları da vardı. Şimdi onlar artık yok… Türünün son örneği bir İslam düşmanı var… İslam düşmanlarından alıntılarla, inançlı insanların inançlarını sarsmaya çalışan yazılar yazar, durur. Kah doğrudan Kuran-ı Kerim ayetlerine saldırır, kah da Kuran-ı Kerim konusunda kuşku uyandırmaya çalışan yazılar yazar… Neden bunu yapar, hangi ruh hali içindedir, bilinmez… Ama o hiç hızını kesmez…
            Geçen bir yazımda Rusya Komünist partisinin bile din düşmanlığından vazgeçtiğini yazmıştım. İslam düşmanı yazarın yazısındaki bilgi, mantık ve kavrayış perişanlığını dile getirmiş ve eleştirmiştim.
            Aklı başında bir yazar ne yapmalıydı. Yazısında yazdıklarını savunmalıydı değil mi?
            Ne gezer… Bütün bilgisizliği ve kötü niyeti açığa çıkanların yaptığını yaparak bana saldırmış. Hakaretler, ideolojik, sloganlar ve konuyu çarpıtmalarla dolu bir yazı… Yakışmış… Aferin… Herkes kendisine yakışanı yapar.
            İslam düşmanı yazar, kendisine İslam düşmanı denilmesinden rahatsız olmuş… Ne iyi… Demek ki İslam düşmanı değilmiş. Peki o zaman niye İslam düşmanlığı yapıyor ki?,,
            Niye İslam düşmanı olmadığını yazmaya çalışırken yine İslam düşmanlığı yapıyor ki?
            Bakınız yazarın yazdıklarına:
            “Eyaletlere gönderilen Kuranlar arasında farklar vardı. Örneğin İran ve Suriye nüshalarında çelişkiler vardı. Ve bu da iki mezhebin çıkmasına yol açtı. Bu da yetmedi yorumlar üzerine tarikatlar çıktı.” evet aynen böyle yazıyor, yazar.
            Rahmetli İhsan Doğramacının bu gibi durumlarda: Erbil şivesiyle anlattığı bir hikaye vardı… Adamın biri anlatıyormuş: “Hasan ve Hüseyin Muaviyenin kızlarıdır ki Kerbelada Ali tarafından öldürülmüşlerdir.” Dinleyen birisi demiş ki: “A ocağı batasıca, ben senin neyini düzelteyim… Hasan ve Hüseyin Ali’nin oğullarıdır. Muaviye'nin denilen zalim Hasan’ı zehirleterek öldürmüştür. Muaviyenin zalim oğlu Yezit de Hüseyin’i Kerbela'da öldürtmüştür…”
            Şimdi bu İslam düşmanı yazarın yukarıdaki cümlesini nasıl düzeltmeli. Mezhebin ne olduğundan haberi yok. İslam mezheplerinde Kuran-ı Kerimin metni konusunda ihtilaf olmadığından bilgisi yok; tarikatların Kuran yorumuyla ilgileri olmadığını bildiği yok… Ama yazıyor… Ya kendisi gibi İslam’dan haberi olmayan birilerinden duymuş; ya da İslam düşmanı misyonerlerin yaverlerine inanmış, tekrarlıyor.
            Sonra da İslam düşmanı denilince küplere binip, hakaretler savuruyor.
            Bilmemek elbette eksiklikten ama ayıp değildir. Ama bilmediğini bilmemek ve bilmeden bilgiçlik taslamanın adı ise İslam Edebiyatında “nadan”lıktır ve ayıptır… Buna, kara cahillikte denilir.
            Önce yazdığı kavramların anlamlarını ve kapsamlarını bir öğreniverse, sonra yazsa ve eleştirilere hakaretlerle değil, fikir düzeyinde karşılık verse… Üstelik uzağa gitmesine gerek yok. Yazdığı gazetenin ramazan yazarlarına bir zahmet soruverse…
            Ne gezer…
            Değerli okuyucum, beni sık sık okuyanlardan veya tanıyanlardan iseniz, kimsenin dinine veya dinsizliğine bakıp ta insanları incitmediğimi bilirsiniz.
            Dinin temeli inanmaktır. Biz Allah’ın Birliğine ve Muhammed Mustafa’nın da Allah’ın seçkin kulu ve elçisi olduğuna ve Kuran-ı Kerimin hak kitap olduğuna inanan Müslümanlarız. Alevi, Şii, Sünni Müslümanlar arasında temel birleşme noktaları bu esaslardır.
            İslam’da inanmayanlara da müsamaha ile bakmak ve Allah’ın hiçbir kulunu dininden veya dinsizliğinden ötürü incitmemeye çalışmak da bizim inancımızın gereğidir. “Dinde zorlama yoktur” ve “Senin dinin sana benimki bana” Kuran-ı Kerim hükümleridir.
            Ama, ısrarla inananların inanç temellerine saldıran olursa, dinimizi savunmak ta hem görevimiz hem de hakkımızdır.
            Bu görevimizi yaparken bu hakkımızı kullanırken şahsımıza yapılan melametlere, karalamalara aldırmayacağız elbette…
            Yine de, keşke diyorum, büyük gazetenin yazarı olmak nimetine erişen ve türünün son örneği olan İslam düşmanı Yazar, eleştirilere hakaretlerle değil, bilgiye ve fikre dayalı görüşlerle karşılık verseydi…
            Neyse, bu şerden bir hayır doğsun ve İslam’da mezheplerin ve tarikatların ne olduğunu anlatmaya çalışalım. Gelecek yazılarda…(18.08.2010)

            İslamda Mezhep 
            
            Öncelikle ve kesin olarak söyleyelim ki İslam’da, mezhepler, tarikatlar, cemaatler, camialar ve akımlar arasında tartışmasız kabuller vardır. Bunlardan birincisi “Allah Bir’dir ve Muhammed onun Elçisidir” inancıdır. İkincisi ise “Kuranı Kerim Hak Kitaptır, Allah’tan gönderilmiştir; gönderildiği gibi kalmıştır; değişmemiştir; değiştirilmemiştir ve değiştirilemeyecektir. Çünkü Allah’ın koruması altındadır.”
            Mümin Müslümanlar arasında bu konularda ayırım ve aykırılık yoktur.
            Ayrımların başladığı nokta, Kuran-ı Kerim ayetlerinin anlamlandırılması, yorumlanması ile başlar… Ayrı anlamlandırmalar başladığı anda ise mezhepler başlar…
            Mezheplerin doğması ve gelişmesinde ikinci etken Allah Elçisinin sözlerine ve işlerine bakışla ilgilidir. Yani “hadis”lerle… Hangi hadis gerçektir, hangisi uydurmadır ve gerçek hadislerden hangi anlamları çıkarmak gerekir sorularına verilen ayrı karşılıklarla, mezhepler gelişmiştir. İcma (ümmetin görüş birliği) veya Rey (kıyas) dinin kaynağı olabilir veya olamaz görüşü de yine mezhep ayrılıklarının etkenlerinden olmuştur. Bu konularda bilgiye dayalı olarak bildirenlere “müctehid” yapılan işe de “ictihad” denilmiştir. “İctihad” makbul görülmüştür. Yeter ki bilgiye dayalı olsun. İctihadında yanılanın bir, yanılmayanın iki derece sevap kazanacağı anlayışı mezhepler arasında hoşgörünün, müsamahanın da temeli olmuştur.
            Mezheplerden inanç konularıyla ilgili olanlara itikadi mezhep, biçimle ilgili olanlara da fıkhi mezhepler denilmiştir.
            Başlangıçta ilk ayrım Allah’ın Elçisinden sonra din ile ilgili bilgi ve yorumların kaynağı konusunda olmuştur. Ayetlere ve Hadislere dayanarak “Ali ve Ehlibeyt” diyenlerden Alevilik ve Şiilik; “Sahabe” diyenlerden Sünnilik başlamıştır, denilebilir.
            Bu anlamda bugün, Caferilik ve Zeydilik şii mezhepler; Hanefilik, Şafilik, Malikilik, Hanbelilik ise Sünni mezhepler olarak değerlendirilir.
            Zeydiliğin kurucusu sayılan Peygamber torunu Zeyd’in, Hanefiliğin adına kurulduğu kişi olan Ebu Hanife ile çok yakın dost olduğu; Caferiliğin kurucusu Caferi Sadık’ın hem Ebu Hanife hem imam Malike öğretmenlik yaptığı hatırlanırsa mezhepler arasındaki ayırımların çok da önemli olmadığı ortaya çıkar.
            Birçoklarının sandığı gibi Şii, Alevi, Sünni ayrılığının Ali ve Muaviye çatışması ve Sıffın Savaşı ile ilgili olmadığını da hatırlatalım. O çatışma da Ali, saf ve gerçek İslam’ı temsil ediyordu. Muaviye ise siyaset ve saltanat mücadelesi veriyordu. Emevilerin Sünni olmadığını da belirtelim. Emevilerin ve sonra da Abbasilerin en önemli Sünni mezhep sayılan Hanefiliğin kurucusu Ebu Hanife’ye işkence ettiklerini hapislerde kırbaçlattırdıklarını; çünkü Ebu Hanife’nin de onlara “gasıp, baği ve zalim” dediğini de kaynaklarıyla okumak isteyenler “Diyanet İşlerince yayınlanan “Ebu Hanife” adlı kitaptan öğrenebilirler. Yazarı, Ezher hocalarından Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra’dır.
            Malikiliğin kurucusu Malik de, Şafiliğin kurucusu Şafi de, Hanbeliliğin kurucusu Ahmet b.Hanbel de Abbasi Hükümdarları tarafından işkencelere uğratılmışlardır.
            Abbasilerin Hanefiliği ise Ebu Hanife’nin öğrencisi Yusuf’un kadılığı kabul etmesi ve; öğretmenin görüşleriyle kendi yorumlarına dayalı bir mezhep kurması ve Abbasi hükümdarlarıyla bağdaşmasından sonra olmuştur.
            Elbette ki hiçbir mezhep oluştuğu gündeki gibi kalmamış, yeni yorum ve uygulamalarla günümüze taşınmışlardır.
            Günümüzde İslam Birliği temelinde “Mezheplerin Yakınlaştırılması” çalışmaları vardır. Çok doğru ve yararlı bir çalışmadır.
            Müminler kardeştir, mezhepleri ne olursa olsun…
            Dinleri ve inançları ne olursa olsun bütün insanların da birbirlerinin uzvu olduğunu ifade eden Müslümanların mezhep ayrımlarını çekişme, kavga, çatışma sebebi yapmaları ise; özünde inanç zayıflığı, bilgisizlik, mezhebi dinin üstüne çıkaran sapkınlıkla ilgili olduğunu hatırlatmalıyız.
            Bu konuda sorulan bir soruya karşılık vererek bu yazıyı bağlayalım.
            Soru şu: “Müslümanlık yetmiyor mu? Mezheplere ne gerek var?
            Cevap da şöyle: Müslümanlık elbette yeter ama uygulamayı nasıl yapmamız gerektiği hakkında bilginlere başvurmamız ve birisinin dediğine uymamız gerekir. Ama kendini içtihad yapacak derecede bilgiye erişen bir insanın başkasını taklidi de elbette gerekmez…
            Mezhep gerekli ama mezhepçilik zararlı.
            Peki mezhep ne demek? “Gidilen yol” demek ama bu sözlük anlamı… Kullanım anlamı ise bu yazıda özetlediğimiz. (25.08.2010)



Bu yazı 997 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 8 Şubat 2011 Mehmet Akif Arnavut mu?
    • 12 Ocak 2011 Nasıl Bir Türkiye?
    • 3 Ocak 2011 Kürt Sorunu mu? Kürtçe Meselesi mi?
    • 19 Aralık 2010 Yüce Kuran ve Çevirileri
    • 5 Aralık 2010 Kalkanın Ardındaki Planlar
    • 24 Kasım 2010 3997 Kitap Okuyan Adam
    • 19 Kasım 2010 Füze Kalkanı mı? Sakın ha!
    • 10 Kasım 2010 İranla Dost Olmayalım mı?
    • 31 Ekim 2010 TÜSİADın Adı Ne Olacak
    • 25 Ekim 2010 Düşünür ne düşünür yazar ne yazar
    • 19 Ekim 2010 Padişahlığı İsteyen Parti
    • 8 Ekim 2010 Maun Suresinin Anlamı
    • 17 Eylül 2010 Milli Birliğe açılalım
    • 30 Ağustos 2010 İslamda Tarikat
    • 25 Ağustos 2010 İslam Düşmanı,İslam Düşmanı değilmiş
    • 22 Ağustos 2010 Atatürk dindar bir insandı
    • 12 Ağustos 2010 Milli İrade ne ister?
    • 5 Ağustos 2010 Hangi Milliyetçilik?
    • 25 Temmuz 2010 Evet mi? Hayır mı?
    • 11 Haziran 2010 Cihat Kültürü ve İslamda Cihat

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    13,160 µs