En Sıcak Konular

Yavuz Bülent Bakiler
Konuk Yazar-Türkiye
Yavuz Bülent Bakiler
10 Temmuz 2009

Kültür Bakanımıza saygıyla derim ki: Madımak kel başa şimşir tarak



 -l-
 
Sayın Bakan!
16 yıl önce, yine bu sütunda, Yakıştı mı sana ey koca Sivas başlıklı yazımda şöyle bir iddiada bulunmuştum: Sivas’taki Madımak faciasını cehalet, gaflet, vahşet... kelimeleriyle ifade edemeyiz. Bu kelimelerden bin misli daha kuvvetli yeni kelimeler bulmalı hadiseyi o kelimelerle lânetlemeliyiz! demiştim.
Sivas faciasından iki gün veya üç gün sonra, birtakım câniler, Erzincan’ın Başbağlar Köyünü basmışlar, orada 32 Sünnî vatandaşımızı, hayvanlarıyla birlikte yakarak kaçmışlardı. Başbağlar’da bazı evlerin duvarlarına, kocaman harflerle beyinlerinin ve yüreklerinin karanlığını yazmışlardı: “Sivas’ın intikamını aldık!” demişlerdi.
O tarihte Erzincan Valisi, rahmetli Recep Yazıcıoğlu idi. Yazıcıoğlu Denizli’ye tayin olduğunda orada kendisine o Başbağlar faciasını sormuştum. Bana: “Ben Başbağlar köyünü basarak 32 vatandaşımızı yakanları bularak adalete teslim ettim. O tarihte, Erzincan savcısı devrimci ve ilerici bir kimseydi. Aramız yoktu. Benim yakalattığım cânileri “Ben bu Valinin tutup getirdiği kimseleri tevkif edemem!” diyerek serbest bıraktı. Onlar da yurt dışına kaçtılar. Dikkat ediyor musunuz bizim basınımız, Başbağlar faciası üzerinde hiç durmuyor. “Bu köyü kim bastı? 32 vatandaşımızı kim yaktı?” diye hiç sormuyor. Kimse caddelere çıkarak Başbağlar dehşetini telin için yürümüyor. Kâtiller bulunsun! diye bağırıp çağırmıyor. Niçin? Yani Sivas’ta yakılanlar insandır da, Başbağlar’da yakılanlar 32 sayfalık kullanılmış, eskimiş, yırtılmış bir çocuk defteri midir? Şimdi varsa yoksa Sivas! Burada bir oyun var!” demişti.
Sayın Bakan!
İnsaf ve idrak sahibi olan herkesin beynini donduran bu iki mel’un hadise üzerinden, 16 yıl geçti. 16 yıldan beri birtakım insanlar her 3 Temmuzda sokaklara dökülerek bağırıp çağırıyorlar: “Sivas’ın intikâmı alınacak!” diyorlar.
Sivas’ın intikamı kimden alınacak? Başbağlar Köyünde yakılan 32 mâsum vatandaşımız yetmiyor mu? Madımak faciasının failleri olarak içeriye alınanlar, bazı kişilerin ve kuruluşların öfkelerini dindirmiyor mu? Dindirmeyecek mi? Hayır dindirmiyor! Dindirmeyecek.
Peki Sivas’ın intikâmını kimden alacaklar? Milletimizden alacaklar! Devletimizden alacaklar! Vatanımızdan alacaklar!
Şimdi “Sivas’ın intikâmı alınacaktır!” nâralarının, yanına bir yenisi daha eklendi: “Madımak lokantası müze yapılsın!”
Peki ne olacak Madımak lokantası müze olunca? Zaman zaman patlayan, bir lağım kanalı iğrençliğiyle ortaya çıkan bu kardeş kavgası, bu Alevî-Sünnî düşmanlığı ortadan kalkacak mı? Hayır.
Sivas benim memleketim. Sivas benim gönlümde bir Sultan şehir. Ama, sadece Sivas’ta değil, bütün Türkiye’de bu Alevî-Sünnî çekişmelerini korkunç üstü korkunç bir cehalet emziriyor. Siz Hükümet olarak, bu korkunç cehaleti ortadan kaldırmadan, Madımak Otelini altın çerçeveler içerisine alıp gökyüzüne assanız bile, yeni Madımak ve Başbağlar vahşetlerinin önüne geçemezsiniz.

 -II- 
 
Sayın Bakan
Mide kanaması geçiren bir hasta düşünün. Adam doktora gidiyor ama şikayetinin baş ağrısı olduğunu söylüyor. Doktor da bu aptal hastasına aspirin almasını tavsiye ediyor. Aspirin alarak mide kanamasını önleyebilir miyiz?
Türkiye’de birtakım gerçekler açık açık ortaya konulmuyor. Şimdi ben size, bir acı gerçeğimizi söylüyorum: Elbette genelleme yapmıyorum. Elbette bütün Sünnîler şöyle, bütün Alevîler böyledir demiyorum. Ama şunu kesinlikle ifade ediyorum: Türkiye’de bazı Sünnîler, Alevîleri kâfir olarak görüyorlar. Bazı Alevîler de Sünnilere Yezid diyerek sövüyorlar. Bu iki görüş de yanlıştır. Hz. Ali Efendimizin oğlu Hz. Hüseyin’i Kerbela’da şehid eden Yezid’i bütün Aleviler kendilerine düşman sayıyorlar. Bu bakımdan bazı Alevî vatandaşlarımız da Sünnilere düşman gözüyle bakıyorlar. Diyeceksiniz ki bu kişiler çok azdır. Doğru. Ama çok az olmaları hiçbir şey ifade etmiyor. Her şehirde, bu kafalarla yaşayan yüz kişinin bulunması bile tehlikeyi ortadan kaldırmıyor.
Sayın Bakan! Ben hukuk okudum. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerini Prof. Faruk Erem’den çok iyi öğrendim. Bütün hükümetler kişilerin toplanmalarından ve yürüyüşlerinden çok korkuyorlar. Niçin? Çünkü “Toplulukların aklı-şuuru yoktur!” “Topluluklar, en cahil adamın emrine girer ve o cahil adamın emriyle köpürür! Vurur, kırar, yakar, yıkar, kaçar, öldürür!” Savaşta, cepheden kaçanı derhal vururlar. Çünkü bir kişinin kaçışı, bir mangayı, bir manganın kaçışı bir takımı, bir bölüğü, bir alayı... derhal darmadağın edebilir. Kalabalıklarda da bir kişinin alkışı, birdenbire binlerce kişiyi alkışlamaya götürebilir. Bu bakımdan Alevî-Sünnî kesimdeki cahil sayısının az olmasını kat’iyyen hafife alamayız. Bana göre Türkiye’deki bu Alevî-Sünnî gerginliğinden, zıtlaşmasından, düşmanlığından daha yanlış, daha tehlikeli, bir bölünme olamaz. Türkiye’deki bütün Alevîler iddia ediyorlar ki: “Hz. Muhammed vefat ettikten sonra halifelik Hz. Ali’nin hakkıydı. Hz. Ali peygamberin cenaze işleriyle uğraşırken onun hakkını elinden alarak Ebubekir’e verdiler.”
Bu iddiaların kıl kadar doğruluk payı yoktur. Ama bir an için kabul edelim ki söylenenler doğrudur. Peki ne zaman vefat etti Sevgili Peygamberimiz 632 tarihinde, Hz. Ali 661 tarihinde, Hz. Hüseyin de 680 tarihinde şehid edildiler. Peki biz Türk milleti olarak ne zaman Müslüman olduk 950 tarihinde. Yani biz Hz. Peygamberin vefatından 318 yıl sonra Müslüman olduk. O hadiselerin hiçbirinde bizim millet olarak milyarda bir bile mesuliyetimiz yoktur. Öyleyse Alevîler bize neden Yezid diyorlar? Sebebi cehalettir! Korkunç bir cehalettir.
Bu cehaleti yok etmeden Madımak’ı müze yapmak, kel başa şimşir tarak satın almaktır.

-III- 
 
Sayın Bakan
Enver Behnan Şapolyo Mezhepler Tarihi’nde yazıyor: Talat Paşa, Başbakan olduğunda (1917) kabine arkadaşlarına demiş ki: “Anadolu, bizim için, bir kapalı kutudan ibarettir. Bu kapalı kutuyu açmadan, yani Anadolu’da yaşayan soydaşlarımızı maddî ve manevî yapılarıyla bilmeden, biz bu devleti idare edemeyiz!”
Bu çok doğru bir düşünce. Bu bakımdan Talat Paşa, Anadolu’muzun dört bir tarafına ehil kişiler göndermiş. Ancak o kişiler, incelemelerini bitirmeden Birinci Dünya Harbi sona ermiş. Talat Paşa ve arkadaşları, büyük vatansever olmalarına rağmen, vatanımızı paramparça ederek yurt dışına kaçmışlar. Yani İttihat ve Terakki iktidarı da Anadolu’yu yeteri kadar tanıyamamış.
Arkasından gelen CHP de bu kutuyu açmamış, açamamış, CHP, mezhepler ve tarikatlar konusunda “dediğim dedik çaldığım düdük!” havasında olmuş. Sivas’ta kaç dededen dinlemişimdir. Bana demişlerdi ki: “CHP iktidarı zamanında, dışarıda bile rahat dolaşamıyorduk. Polisler bizi yakalayıp karakola götürüyorlardı. Orada berberler gelip sakallarımızı sıfır numarayla kesiyorlardı. Dışarı çıktığımızda utancımızdan yüzümüzü mendillerimizle gizliyorduk!”
Velhasıl cehalet yüzünden, bugün Türkiye’de en zor, en karmaşık meselelerimizin başında Alevilik anlayışımız geliyor. Çünkü kaç Aleviyle konuşursanız, karşınıza o kadar Alevîlik anlayışı çıkıyor. Şimdi insafla düşünelim: Bir Alevî komünist olamaz mı? Elbette olur. Ama komünist olan bir Alevinin, Alevilikle ilgisi kalmaz.
Alevi dedeleri şikayet ediyorlar: “Gençlerimizin %20’si ateist oldu” diyorlar. Bir Alevî, ateist de -Allahsız- olabilir. Ama kimse bir ateiste Alevî diye bakamaz.
Bir kısım Alevilerimiz de: “Ali bizim Allahımızdır!” diyorlar. Diyebilirler. Şahsen ben onlara başsağlığı diliyorum. “Sizin Allahınız öldü. Ama Hz. Ali’nin Allahı ebediyyen diridir!” diyorum. Ali Allahîler de Alevilikten kopmuşlardır. Çok büyük bir ziyandadırlar. Biz, böylesi kimseleri dikkate alarak Alevilik hakkında hüküm veremeyiz. Benim çok samimi inancıma göre, Aleviler soyca Türk’türler. Din bakımından da Müslümandırlar. Alevilik İslâmın içinde bir harekettir. En az elli yıldan beri, böyle inandığım, böyle yazdığım için bana “Alevi düşmanı” diyen Aleviler (!) var. Bir milyon başım olsa biriyle “Alevi düşmanı” olmam. Müze açmakla bu cehaletten kurtulamayız.
Namık Kemal ne kadar doğru söylemiş: “Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten!”

 -IV- 
 
Sayın Bakan
Dünkü yazımda, dehşetli bir cehaleti ortaya koymuştum. Demiştim ki; Alevîler, soy bakımından Türkmen boylarındandır; din bakımından da Müslümandırlar. Böyle inandığım, böyle konuştuğum, böyle yazdığım için, bazı Alevîler, beni “Alevî düşmanı!” olarak ilan ediyorlar. Şimdi yine ben desem ki: “Aleviler Türk de değillerdir; Müslüman da değillerdir!”
Çok iyi biliyorum ki bu defa bir başka grup Alevî, beni ihanetle suçlayacaktır. Hatırlayacaksınız: Çorum’da bazı Alevî vatandaşlarımız, kendi paralarıyla, kendileri için bir câmi yaptırmışlardı. Bir başka Alevi kalabalığımız, giderek o câmiyi taşlamışlardı. Câmiyi yaptıranlar da Alevî, taşlayanlar da! Nasıl açıklayacağız bu çarpıklığı?
Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun, bir TV programında demişti ki: “Bizim Alevî dedelerimiz, Hacı Bektaş Velî’yi bilmiyorlar. Onlara kimdir Hacı Bektaş Veli? diye soruyorum bana sadece “Hü!” diye cevap veriyorlar.” Alevilere yol-yordam göstermesi gereken dedeler, Hacı Bektaş Velî hakkında sadece “Hü” diyerek susarsa, Alevî camiası nasıl aydınlıklara çıkar?
Sayın Bakan! Hacı Bektaş Velî’nin MAKALAT isimli kitabını sizden önce, Kültür Bakanlığı basmıştı. Sadece 64 sayfa olan Makalat’ta Hacı Bektaş Velî, İslamiyeti 4 kapı 40 makam üzerine oturtarak açıklıyor. Şeriat-Tarikat-Marifet-Hakikat. Ben bir yazımda, H.B.Velî’ye göre Şeriat’ın 10 makamını bu sütunda yazmıştım. Cehaleti denizler kadar olan 24 yaşında bir Alevi genci, bana hakaretler yağdırarak demişti ki: “Yazdığınız o 10 makam Hacı Bektaş Velî’nin değildir; Hacı Bâkiler’in uydurmasıdır.” Ben de kendisine hem Kültür Bakanlığının, hem de Hacı Bektaş Velî vakfının çıkardığı Makalat’ın fotokopilerini göndermiştim. Delikanlı bana tekrar yazmıştı: “Bilmiyordum. Öğrendim” demişti. Bilmemesi tabiidir. Çünkü Alevî camia da, Sünnî camia da okumuyor.
Sayın Bakan! Şimdi siz, Madımak lokantasını satın alıp müze haline getirmek istiyorsunuz. Bu çok kolay, çok basit bir iş! Cehaleti ortadan kaldırmadan o müzenin faydası olmayacak. Siz, mesela MAKALAT kitabını 15-20 milyon adet bastırıp bütün Türkiye’ye dağıtabilir misiniz? Alevimize de, Sünnimize de Hacı Bektaş Veli’yi tanıtabilir misiniz? Okutabilir misiniz? Üzerimizdeki şu bin yıllık cehaleti kaldırabilir misiniz? Yapılması gereken iş budur. Siz şimdi, içinde veba mikrobunun fokur fokur kaynadığı bir evin dış yüzünü badana yaptırıyor, kapısının önüne birkaç saksı çiçek koyuyorsunuz. Yani kel başa şimşir tarak alıyorsunuz. Bunun faydasız olduğunu zamanla göreceksiniz.
 
-V-  

Sayın Bakan
Devletimiz, okullarımızda, çocuklarımıza, solucanın sindirim sistemini öğretiyor da, terliksi hayvanın hareket tarzını ezberletiyor da, Alevîlik hakkında hiçbir bilgi vermiyor. Yani solucanların sindirim sistemleri iki yüz milyonluk Türk dünyasının birliğinden, huzurundan daha mı önemli? Ah keşke, Cumhuriyetimiz ilân edildiğinde, okullarımıza din kültürü dersleri konulsaydı. O derslerde, Alevîlik nasıl doğmuşsa, Hz. Ali ve Ehl-i beyt, neye inanmışsa, nasıl yaşamışsa, olduğu gibi çocuklarımıza anlatılsaydı, inanıyorum ki Türkiye, bugün daha huzurlu, daha medenî bir ülke çizgisinde bulunurdu. Sivas’ta, Başbağlar’da... kardeş kardeşi yakmazdı.
İşte biz, 1059 yıldan beri, halkımıza anlatamamışız ki, sevgili peygamberimizin öz amcaları arasında bile kâfir olanlar vardı. Mesela, Bedir Savaşına kadar, Hz. Abbas Müslüman değildi. Ebu Leheb ve karısı, ölünceye kadar, İslamiyete ve peygamberimize düşmanca yaşadılar. Allahın Resulü bu durumdan üzüntü duyunca, Yunus Suresi nâzil oldu: “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. O halde, insanların mü’min olmaları için sen mi zorlayacaksın? (Yunus Suresi 99. ayet) Aynı surenin 100. ayetinde denildi ki: “Allahın izni olmadıkça, hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir!”
Bu bakımdan sevgili peygamberimiz, amcalarının bile, damadının bile Müslüman olmaları için zor kullanmadı. Onların öldürülmelerini istemedi. O, sadece Yaradanın kitabını yumuşaklıkla tebliğ etti. Yunus Emre, Yunus Suresinin ışığında şöyle yazmadı mı:
“Elif okuduk ötürü /
Bazar eyledik götürü
Yaradılanı hoş gördük / Yaradandan ötürü”
İslamda en büyük günah, Allaha ortak koşmaktır. Doğru! Ama İslam anlatıldıktan sonra, İslama inanmayanlara, Allaha ortak koşanlara baskı yapmak, zor kullanmak, Kur’ana göre yanlıştır. Şimdi bizde, şu 21. yüzyılda, bazı Sünniler, Alevîliği şu veya bu şekilde anlayanlardan rahatsızlık duyuyor. Hz. Ali’ye ilâh diye bakmayı Alevîlik sayan bazı kişilerin üzerine yürüyenler var. Bu yol, yanlıştır.
Cumhuriyetin ilânından sonra, Şeref Aykut, Edip Ayel, Behçet Kemal Çağlar, Kemalettin Kamu... gibi Sünni kişilerin Kemalizm’i yeni bir din, Atatürk’ü de bu yeni dinin hem peygamberi, hem de Allahı olarak göstermeye çalışmaları nasıl bütün Sünni camiaya mal edilemezse, bazı Alevî muhitinde doğan, büyüyen kimselerin de Alevîlikten koparak Hz. Ali efendimize uluhiyet izafe etmeleri veya sünnetten korkmaları, kopmaları bütün Alevî camiaya yüklenemez. Hatta, hatta, hatta, Alevî olduklarını iddia eden bazı kimseler, Alevîliği İslâm dışı gösterseler bile, onların söz söyleme ve yaşama hakları ellerinden alınamaz. Kime ne? Kime ne? Kime ne?
Türkiye’de Rumların, Ermenilerin, Yahudîlerin, Mecusîlerin, Ateistlerin yaşama hakları vardır da Alevîlerin neden olmasın? Aziz Devletimiz insanlarımızı, Yunus Suresinin aydınlığıyla, hoşgörüsüyle yetiştirmiş olsaydı, yüz okul yapmaktan, yüz müze açmaktan çok daha hayırlı bir iş yapmış sayılırdı. Şimdi sizin müze hâline getireceğiniz Madımak’ın yarın çok cahil bir kimsenin hışmına uğramamasını dilerim efendim!..

NOT: Yazarın Türkiye Gazetesi'nde, 5 ila 9 Temmuz 2009 Tarihleri arasında yayımlanan yazıları burada birleştirilmiştir.

 



Bu yazı 531 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 30 Mart 2013 Allaha ısmarladık
    • 10 Mart 2013 Anıtkabir'de Kral Abdullah'ın gözyaşı
    • 4 Mart 2013 Hocalı'da Ermeni ve Rus vahşeti
    • 25 Şubat 2013 Ah Enver Ağabey!
    • 24 Şubat 2013 Sinoplu gençleri kim tahrik etti?
    • 18 Şubat 2013 Kemalizmin millet anlayışında dinin yeri yoktur
    • 4 Şubat 2013 Türk Olmak Şereftir
    • 21 Ocak 2013 Nazım Hikmet'e niçin saygı duyayım? -ll-
    • 14 Ocak 2013 A. Menderes'e tekme tokat dayak, Apo'ya renkli televizyon
    • 13 Ocak 2013 Terör biter mi dersiniz?
    • 31 Aralık 2012 Soner Yalçına Açık Mektup
    • 25 Kasım 2012 Turan Yazgan Hoca da...
    • 23 Ekim 2012 Fazıl Say cayırtısı
    • 21 Ekim 2012 MHP Devlet Bahçeli'yle büyümüyor, büyümeyecek!
    • 8 Ekim 2012 Atsız Şaman mıydı?
    • 1 Ekim 2012 Balyoz davasının hakimi ben olsaydım...
    • 9 Haziran 2012 Abdurrahim Karakoç (1932-2012)
    • 9 Nisan 2012 Ordumuzu siyasete bulaştırmamak
    • 1 Nisan 2012 Türk Ocakları 100 yaşında
    • 5 Mart 2012 Hocalı mitinginde bir yanlışımız

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    8,311 µs