En Sıcak Konular

Nuri Gürgür-Türk Ocakları Genel Başkanı
Konuk Yazar-Türk Yurdu
Nuri Gürgür-Türk Ocakları Genel Başkanı
1 Ocak 1990

Anayasa Mahkemesi Yetkisini Aşmıştır



Yüksek Mahkeme’nin Anayasa’nın 10. ve 42.maddelerinde yapılan düzenlemeyi iptal kararı çok tartışılacak, Anayasal sistemi, siyasî hayatı doğrudan etkileyecektir. Kararın gerekçesi henüz açıklanmadı. Ancak hangi gerekçeye dayandırılırsa dayandırılsın, toplumun büyük çoğunluğu ve kamu vicdanı bunu siyasi bir tercih olarak algılayacak ve içine sindiremeyecektir.
İptal edilen düzenleme TBMM’nden 411 milletvekilinin oylarıyla yapılmıştır. Yıllardır sürüp gelen, binlerce kız öğrenciyi “öteki”leştiren, eğitim imkânlarını kısıtlayan, insanları mustarip kılan bir problem, milletimizin büyük çoğunluğunun isteği paralelinde, parlamentonun % 80’lere ulaşan desteğiyle çözümlenmek istenmiştir.
Değişikliği Yüksek Yargı’ya taşıyan CHP ve yandaşları karara herkesin saygılı olmasını öne sürerek itirazları bastırmaya çalışarak, eleştirileri kınayarak meseleleri çözmüş oluyorlar mı, vicdanlar rahat mı? Üniversite kapılarında başlarını açmak zorunda bırakılarak içeriye alınan öğrencilerin ve ailelerinin duygularını görmezlikten gelmek, çaresizlik içinde kıvranan kesimlerin sıkıntısına duyarsız kalmak insani, demokratik ve makul bir tavır sayılır mı?
Gazeteci ve bilim adamı sıfatı taşıyan belirli bir pozitivist grubun, jakoben, laisist dar bir kesimin kararı alkışlamaları düşünce yapıları açısından doğaldır. Toplumun kültürel değerleriyle zıtlaşan, çatışan, çağdaşlaşmayı manevî dünyanın ve kutsalların inkârı şeklinde algılayan, kendilerinde özel ve üstün nitelikler vehmeden bu insanlar, objektif davranamazlar. Çünkü toplumdan itibar ve destek bulamamanın öfkesiyle yürekleri kararmış durumdadır. Milletin çoğunluğuyla yaşadıkları zıtlaşmanın, ayrışmanın gelecekte de telafi edilmeyeceğinin farkındalar. Meşru yollardan halkın tercihiyle ülke yönetiminde etkili olmayı beklemiyorlar. Demokratik kurallarla iktidar olma ümidini kestiklerinden 27 Mayıs müdahalesinden bu yana, zaman zaman hukuk dışı yöntemleri denerler; kurumlar üzerinden ülke yönetiminde egemenlik kurmaya çalışırlar.
Aslında problemin bu noktaya gelmesinin en büyük sorumlusu hükümettir. İzlediği yanlış politikalarla, kendisine oy vermeyen % 53 lük kesimin tepkilerini, kuşkularını, tedirginliğini anlamak istememiş, özellikle bu süreci son derece kötü yöneterek gelişmelerin kontrolden çıkmasına kendi eliyle zemin hazırlamıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin kararına milletimizin çoğunluğunu temsil eden farklı siyasi merkezlerin, toplumsal kesimlerin tepkileri, konunun AKP iktidarıyla bütünleştirilmemesi gerektiğini, problemin bu partiye ait bir mesele olmadığını doğrudan genel bir istek ve beklenti anlamına geldiğini açıkça göstermektedir.
Bu bağlamda, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli karar üzerine yaptığı kısa açıklamada son derece önemli noktalara değindi. “Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, çözümsüzlüğe itilerek kanayan bir toplumsal yarayı derinleştirmiştir. Bu kararıyla milli vicdan yara almıştır. Sorun bu şekilde hukuki bir sonuca ulaştırılmış olsa da, bunu milli vicdanda nasıl çözüleceği konusu açıkta kalmıştır. Bu karar, korkarız ki Türk toplumunun inanç temelinde bölünmesi ve cephelenmesi sürecini hızlandıracaktır. Anayasa Mahkemesi’nin kararı hukukî değil siyasîdir. Mahkeme, Anayasa’da açık olarak belirtilen yetkisini aşmıştır.”
Bahçeli’nin işaret ettiği “Türk toplumunun inanç temelinde bölünmesi ve cepheleşmesi” fevkalâde önemli bir meseledir. Bu tehlikeyi görmezlikten gelerek, kurumlar üzerinden ülke yönetiminde etkili olmaya çalışmak sorumsuzluktur, basiretsizliktir.
Konuyu hukuki açıdan eleştiren bilim adamlarının, hukukçuların değerlendirmeleri de kararın hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ortaya koyuyor. Dünya çapında bir Anayasa hukukçusu olan Prof. Ergun Özbudun şunları söylüyor: “Anayasa Mahkemesi 46 yıllık tarihinde en tartışmalı, demokratik meşruluğu sorgulayan kararı verdi. Anayasa Mahkemesi kendi Anayasal sınırlarını aşmıştır. Bu yetki gaspıdır. Anayasa Mahkemesi, üzerindeki meşruluk tartışmalarına yeni bir boyut kazandırmış, Yasama Organının yerine geçmiştir. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi’nin onayı olmadan herhangi bir Anayasa değişikliği yapılamaz anlamına gelir. Kurucu iktidar Anayasa Mahkemesine tevdi edilmiştir.”
Bir Anayasa uzmanı olan Doç. Dr. Serap Yazıcı’nın görüşleri şöyle: “Anayasa uygulanamaz hale geliyor. Bu durumda Yasama’nın eli kolu tamamen bağlanıyor, böyle bir yetki yoktur.”
Anayasa’nın 148. Maddesinde Yüksek Mahkeme’nin Anayasa değişikliklerini sadece şekil yönünden inceleyebileceği açıkça belirtilmiştir. 82 Anayasası’ndan önce, bu konuda yaşanan karmaşa, Yüksek Mahkeme’nin bazı kararlarında, konuyu “esas”tan incelemek suretiyle Yasama organının yetkilerine müdahale eğilimi dikkate alınarak yeni Anayasa hazırlanırken bu hüküm özellikle konulmuştur.
Yüksek Mahkeme’nin 9 üyesinin, TBMM’nde 411 milletvekilinin oylarıyla yapılan düzenlemeyi Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin dolaylı ihlali saymaları, siyasal bir bakışı yansıtıyor, hukuk zorlanıyor. Başka bir ifadeyle şahsi görüşlere dayalı yorumlamayla 148.madde yok sayılıyor, Yasama organının yerine geçilmek suretiyle hüküm konuluyor.
Geçen yıl 367 kararında yaşananlar düşünüldüğünde, bu kararı sürpriz saymamak gerekir. O sırada ortaya çıkan problem, AKP’nin isim belirlemesindeki yanlışı bir yana, MHP’nin rasyonel tercihiyle aşılmıştı. Oysa şimdi bu kararla halledilmesi kolay olmayan problemler doğmuş oluyor.
Yüksek Mahkeme Anayasa sistemimizin, yargı erkinin son derece önemli bir organıdır. Mahkemenin konumu, saygınlığı, kuvvetler dengesinin, hukuki istikrarın, devlet organlarının işleyişinin teminatıdır. Siyasi tercihleri ne olursa olsun toplumun bütün kesimlerinin benimsediği, hükümlerine itibar edildiği sistemin işleyişine karar ve içtihatlarıyla yön veren, ufuk açan konumdaki Yüksek Yargı organına ihtiyaç tartışılamaz. Bu açıdan herkesin siyasal ve ideolojik tercihlerini bir kenara bırakarak, yargıyı siyasallaştırma anlamına gelen davranışlardan kaçınarak Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, Yargı erkinin üzerine titremesi, güvenilirliğinin, saygınlığının zedelenmemesine özen göstermesi gerekir.
Türkiye’de bu karardan sonra çetin bir dönem başlıyor, siyasal dengeler değişiyor, kurumsal ilişkiler bozuluyor; belki daha da önemlisi toplum kesimlerinde inanç bağlamında ciddi bir ayrışma ve kopmalar ortaya çıkıyor. İdeoloji ile sosyolojinin çatışması anlamına gelen bu ortam doğru okunup değerlendirilmediği taktirde siyasetin meselelere çözüm bulma ihtimali giderek azalacaktır. Ülkeyi bu labirentten kurtaracak, çözüm bulacak alanın siyaset olduğunu unutmamak gerekir. Ancak siyasi ortamın buna elverişli olmadığı ortadadır. Kaldı ki halen yaşanmakta olan tıkanıklık, kapatma davasının muhtemel sonucuna göre çok daha ağırlaşacaktır. Gelişmeler doğrultusunda dikkatler tümüyle erken bir genel seçime odaklanacak, temel milli meseleler, uluslararası kritik konular askıya alınacaktır. Doğal olarak öncelikli yasal değişiklikler gündemde olmayacaktır.
Oysa bunlar çok önceden ele alınmalı, CHP katılmasa bile MHP ile temas ve görüşmeler yapılarak ortak çözüm yolları aranmalıydı. Ahmet Necdet Sezer döneminde makamın tercihlerini bütünüyle kendi görüş ve zihniyet dünyasından insanlar için kullanılmasına alışkın olan kesimler bu imkanı kaybetmenin öfkesiyle “ortak akıl” arama ihtiyacına kapılarını kapamış olsalar bile, bu yöndeki girişimlere seçimlerden hemen sonra başlanmalı, diyalog kanalları açık tutulmalı, farklı görüşler paylaşılmalıydı.
Yakın siyasi tarihimizde yaşananlar, özellikle Demokrat Parti iktidarının başına gelenler, Menderes’in trajik akibeti, sayısal üstünlük ve yeterli seçmen desteğiyle “iktidar” olunabileceğinin, ancak bunun “muktedir” olma anlamına gelmeyeceğini açıkça göstermiştir. Yetkisi gasp edilen yasama organının hiçbir şey olmamış gibi davranması, olayın “içtihat” haline gelmesine ve tekrarına yol açar. Böylece anayasal sistem fiili olarak değiştirilmiş, yüksek yargının egemenliğinde “kuvvetler hiyerarşisi” kurulmuş olur. Türk demokrasisi kritik bir sınavdan geçiyor. Seçimlerin üzerinden bir yıl bile geçmeden iktidarın önemli ölçüde yıpranması, erken seçimin konuşulmaya başlanması yasama çalışmalarını olumsuz yönde etkileyecektir. TBMM’nin 23.dönemi artık “kaybedilmiş” bir zaman sayılabilir. Bunun ülkeye hemen her alanda epeyce yüksek bir maliyetinin olacağı şimdiden bellidir. Zararın daha fazla genişleyip derinleşmemesi için olanlardan herkesin gerekli dersleri alması, özeleştiri yapması, önümüzdeki dönemin kapsamlı bir restorasyon hamlesi olacak şekilde siyasi aktörlerin gerekli hazırlıklara başlamaları gerekiyor.
“Makulü” arayarak, “ortak akıl” da buluşarak, diyalog kanallarını açık tutarak hareket edilmesi halinde, kaybedilen zaman ve oluşan kayıplar bir yana, sorunlara çözüm bulmak sanılandan çok daha kolay olacaktır.


Bu yazı 482 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 15 Nisan 2012 12 Eylül Davası Bu Haliyle Sonuçsuz Bir Girişim Olarak Kalacaktır
    • 28 Mart 2012 Türk Ocakları bu yıl 100.ncü yılını kutluyor
    • 3 Mart 2012 Eğitim Meselesi Siyasallaştırılmamalı
    • 11 Şubat 2012 Yılmaz Öztuna Hakka Yürüdü
    • 10 Şubat 2012 Tarihi Binamız Neden Alınamadı, Nasıl Alınabilir?
    • 1 Şubat 2012 Fransa Parlamentosu ve Sarkozy Türkiyeye Tarih Bir İmkn Sunuyor
    • 15 Ocak 2012 Bir Milli Kahramanı Kaybettik Türk Milletinin Başı Sağolsun
    • 7 Ocak 2012 Uludere Faciası Ahlksızca İstismara Çalışılıyor
    • 30 Aralık 2011 Türkiye Herşeye Rağmen Büyük ve Güçlü Bir Ülkedir
    • 20 Aralık 2011 Türk Ordusu Bu Sataşmalara Müstahak Değildir
    • 5 Aralık 2011 Dersim’in Nedense Konuşulmayan Tarihçesi
    • 26 Kasım 2011 Yeni Anayasa Hazırlıkları Fetiş Haline Getirilmemelidir
    • 5 Kasım 2011 KCK Operasyonlarına Gösterilen Tepkilerin İdeolojik Anlamı Üzerine
    • 21 Ekim 2011 Milli Politika Zarureti
    • 10 Ekim 2011 Türk Toplumunun Sinir Uçlarıyla Oynanmamalı
    • 25 Eylül 2011 Yirmibirinci Yüzyılda Nasıl Bir Türk Ocağı?
    • 6 Eylül 2011 İsrail ile Savaşın Diğer Yüzü
    • 1 Eylül 2011 Tarihi Gafın Diğer Yüzü
    • 1 Eylül 2011 Işık Koşaner’e Tepkiler Haklı Sayılabilir mi?
    • 15 Ağustos 2011 Suriye’deki Olaylara İlgisiz Kalamayız

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,837 µs