En Sıcak Konular

Kamil Büyüker

Mazi ve Ati
Kamil Büyüker
1 Ocak 1990

Kanaat Nimeti ve Biz



“Sizden kim, nefsinden emin, bedeni sıhhatli ve günlük yiyeceği de  mevcut ise sanki dünyalar onun olmuştur.”   Hadis-i Şerif

        

                                                          

Bu toprakların üzerinde yaşayan insanlar çok iyi bilirler ki bir zamanlar bu topraklarda sayıyla ölçülmeyecek derecede güzel hasletler yaşardı. Sayıyla ölçülmezdi çünkü yürekler henüz kirlenmemişti, işgale uğramamıştı, şehirler geçmişte, bugün olduğu kadar ki pisliği bünyesinde taşımamıştı. Öyle hasletlerdi ki sayıyla ölçülmezdi, çünkü bizatihi yaşanırdı, yapılan hiçbir şey sırf iş olsun kabilinden yapılmadığı için de sayıyla ifade edilemeyecek kadar büyük bir anlam ifade ediyordu. Şimdilerde artık bir elin parmaklarına sığdırabildiğimiz güzel hasletlerin kimilerinin toplumda karşılığını görünce şaşırıyoruz ve bu çağda hâlâ böyle hasletlerin nasıl hayatta kalabilmiş olacağını havsalamız almıyor. Nitekim elimizden uçup giden en büyük nimeti, kanaat nimetini düşünüp zaman zaman iç geçiriyoruz. Evet bu toprakların insanları bir zamanlar en büyük nimete sahiptiler: Kanaat nimetine..

 

Kanaat öyle büyük bir nimetti ki evde annelerimizin ‘buna da şükür’, ‘bunu da bulamayan var’ dilekleri ve duası,  babalarımızın cepleri boş da olsa, borç listesinden gülmeyi unutsa bile her şeye rağmen baba olmanın sorumluluğuyla dik durması/durabilmesi, çocukların bakkalı sadece ekmek alırken gördüğü ve ekmeği en büyük katık bildiği, en büyük oyuncaklarının taşla toprak olmasıydı.. Kanaat, bulunduğu zaman  istifade edilen ve/veya dağıtılan ve bulunmadığı zamanlarda şükredilen en büyük nimetti. Öyle yapmıyor muydu Allah’ın Rasulü? buldukları zaman dağıtıyorlar, bulamadıkları zaman şükrediyorlardı. Gerekirse karınlarına taş bağlıyorlardı. Aslında o taş ezelden yüreklere kanaat ve şükür nimetiyle bağlanmıştı. Ve sırf bu yüzden Allah nimetini ziyadeleştirerek verirdi. Yine Rabbimiz, verirken hesapsız verenlerin, şükrederken sayısız şükredenlerin, kanaatte kifayet edenlerin ahir ve akıbetlerini iyiliklerle ve güzelliklerle donatmıştı. Evet bir zamanlar ocaklarda iki çeşit, üç çeşit yemekler, çeşit çeşit katıklar, renk cümbüşü sofralar yoktu, ama yüreğimizi doyuracak kadar, içimizi ısıtacak kadar kanaat nimetimiz, bölüşeceğimiz ekmekler, bir tastan içilecek çorbalar vardı ve elhamdülillah vardı her sofra sonunda… Sofra sahibi unutulmazdı başta ve sonda, evvelde ve ahirde hatırlanırdı. Yemeğin sonu bereketiydi ve şimdilerde olduğu gibi tabaklara el sürülmeden dökülen yiyecekler yoktu. Nimet kolay kazanılmıyordu ve dökülen her kırıntı aslında nimetin sahibine nankörlük etmekten başka bir anlama gelmezdi. Ne yapıp edip o kırıntılara ya bir kuş, ya bir kedi müşteri olarak bulunurdu. Bu hal böyle devam ederken eve giren her şeyin de bir bereketi vardı ve sanki cömert bir el inayetiyle, izniyle şikayetlenmeyen ve kanaat eden kullarına karşılıksız ve yine fazlasıyla veriyordu.

 

Bir zamanlar kanaat diye bir nimet vardı.. Yeni evliler ‘bir yastıkta kocama’ duasına amin dedikten sonra önce yatacağı yatağın konforuna bakmazlardı, gönüllerin birlikteliği, sadakat, ünsiyet, anlayış, sağlık ve sıhhat evin konforu olsundu yeterdi. Evleri vitrinlik malzemeler, teşhir eşyaları süslemezdi, evde her daim muhabbetin esamesi dolaşır, evleri mutluluğun güneşi aydınlatırdı. Ve kimse, yaptıracağı saç yüzünden, alacağı takılar yüzünden, bilmem hangi marka mobilya takımları, perdeler, çatal bıçak takımları yüzünden, kavga etmezdi. Hayat hep eldekilerle yetinmeyi, geçimin yarısının harcamada iktisat olduğunu telkin etmişti onlara.. Nitekim bu toprakları vatan yapanlar da hayatlarında lükse, şatafata yer vermemişler, viraneleri kâşânelere tercih etmişlerdi. Çünkü onlarda  biliyorlardı ki ‘yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emin değillerdir.’ Bu yüzden yüksekten esen rüzgarların esişini ve yüksekten seyreyleyen insanların hazin akıbetlerini de çok iyi biliyorlardı. Sırf bu yüzden ayaklarını yere sağlam basmışlardı. Bunu kanaat ve şükür nimetleriyle kökleştirmişlerdi. Kanaat işte öylesine büyük bir nimetti ki insana yerini hatırlatıyordu, haddini, hududunu çiziyordu ve insanlar kanaat nimetine sahip olduklarından, ayaklarını yere sağlam bastıklarından, kendilerini biliyor, Rabblerini biliyor ve hadlerini biliyorlardı.

 

Bir zamanlar kanaat diye bir nimet vardı.. Ve böylesine koca bir nimet ve imkan elimizden uçup gitti, tüm güzellikleri elimizden birer birer kaçırdığımız gibi. Çünkü bu topraklarda bu hasletlerin yaşama alanlarını tükettik, yani oksijenlerini.. Bilemedik ki bir nimet ancak ona layık olanlara hastır/ona layık olanlarca korunur ve o nisbette neşv ü nema bulur.. Biz elimizdeki mirasa, yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptık tez elden çarçur ettik, gidene ağlayacağımız yerde  mirasyedi edasıyla kahkahalar atmayı yeğledik. Bütün iyi ve güzel tüm ahlaki meziyetler, hasletler kitaplarda ve tabelalarda asılı kaldı.  Bugün başımızda dönüp duran bu hal neyin nesi? Neden bu huzursuzluk, hayatımızda gittikçe derinleşen bu uçurum neden? Hiç sorduk mu? Biz kimiz, ne idik ve ne olduk? Sahi madden tatminsizlik, manen bu yangın bundan bilmem kaç zaman önce bu topraklarını terke zorladığımız kanaat nimetinin yokluğundan olmasın… Şimdi evlerimize/ kendimize dönme zamanı, içinde onca güzellikleri bıraktığımız ve ihanet ettiğimiz ahdimize tekrar bağlanma, medeniyet mirasımıza rucû etme, pişmalığımızı beyan edip elimizde kalan birkaç değeri de kaybetmeden, kapının önünde medet dileme zamanı..

 

 Şimdilerde her köşe başında, kaybettiğimiz o hasletlerden müteşekkil tabelalar silsilesine rastlamak mümkün. Kanaat et lokantası, şükür market, bereket kasabı v.s. Yoksa siz kaybettiklerinizi bulmak için yanlışlıkla kanaat lokantalarının, bereket kasaplarının, şükür market kapılarının önünde mi bekliyorsunuz? 

 

 



Bu yazı 927 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 16 Kasım 2008 Kökleri Mazide, Dalları Atide Sanatkarlar
    • 25 Eylül 2008 Hz. Ali'den Çağları Aşan Mesajlar
    • 1 Eylül 2008 Geçmiş Ramazanlar olur ki…
    • 3 Ağustos 2008 Hikmet Tâcı: Gelin Tâcı
    • 19 Temmuz 2008 Kanaat Nimeti ve Biz
    • 12 Temmuz 2008 “Yaşamak İçin Ya Derviş Veya Filozof Olmalı”
    • 7 Temmuz 2008 Tarihin ve Coğrafyanın Tapusu:Mezarlıklar

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,087 µs