En Sıcak Konular

Kamil Büyüker

Mazi ve Ati
Kamil Büyüker
1 Ocak 1990

“Yaşamak İçin Ya Derviş Veya Filozof Olmalı”



          Hiç kuşkusuz Osmanlı Tarihi deyince hakkında en çok eser yazılan, tartışılan/ tartışılmaya devam edilen, içinde pek çok tezatları barındıran isim olarak II. Abdülhamid gelmektedir. Hakkında pek çok şey yazılıp çizilmiş olmasına rağmen, muhalifleri ve savunucuları tarafından bir türlü orta yol bulunamamıştır. Ancak ne zaman ki dönemin resmini ortaya koyan hatıratlar, günlükler, defterler yayınlanmaya başladı, işte bütün bu tarihin canlı tanıkları olan kaynaklar, kendi lisan-ı halleriyle sanki, pek çok tarihi hakikati söylemeye başladılar. İşte bu silsilenin bir devamı olarak II. Abdülhamid’in sürgündeki hayatıyla ilgili pek çok ayrıntıyı bulacağımız “Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri” isimli kitap Pan Yayınları arasından yayınlanmış.

        II. Abdülhamid’in sürgünde doktorluğunu yapan Atıf Hüseyin Bey’in defterlerinden oluşan eser, bugüne kadar Türk Tarih Kurumu kütüphanesinde yayınlanacağı günü beklerken, daha önce Gazi Osman Paşa, Pan-İslamist Faaliyetler gibi kitaplardan tanıdığımız Metin Hülagu’nun gayretleriyle eser okuyucuya kazandırılmış. Toplam 12 defterden oluşan notları Atıf Hüseyin Bey 30 Mayıs 1909’ da tutmaya başlamış, Abdülhamid’in ölüm tarihi 10 Şubat 1918 tarihinde son bulmuştur.

           Eserin en büyük özelliği hiç kuşkusuz, Abdülhamid’in tam dokuz sene, gerek Alatini köşkte, gerekse Beylerbeyi Sarayında sürgünde olduğu yıllarda doktorluğu yapan Atıf Hüseyin Bey’in elinden çıkması ve sürgünde bir Padişahın profilini, portresini ortaya koyan konuşmalardan ve sohbetlerden oluşması.. Kitap Metin Hülagu Bey’in bu konuya tahsis ettiği girişiyle başlıyor. Eserin hazırlanma süreci, gerek defterler, gerekse Atıf Hüseyin Bey ile Abdülhamid arasındaki ilişki mevzu bahis ediliyor. Sonrasında, Abdülhamid dönemi hakkında yazı yazmanın zorluğu düşünülse de Metin Bey, otuzbeş sayfada özetlenebilecek Abdülhamid ve dönemini anlatan giriş yazısını yazmış.. Elbetteki defterleri anlamak için o döneme dair kısa da olsa bilgi sahibi olmak gerekmektedir.

           Defterlerde Atıf Hüseyin Bey’in konuşma taraftarı olmadığı ve daha çok susmayı tercih ettiği ve Abdülhamid’den sıklıkla “herif, mürai” gibi kimi zaman küçümseyici, alçaltıcı ifadeleri kullandığı görülüyor. Atıf Hüseyin Bey Abdülhamid için: “Mürailiğin, teşekkürün, tahallukun had ve hesabı yok!.. Halinden hamd u sena ediyor!.. Dindarlık taslıyor!.. Hepsi sahte etvar..” “Herifte utanma arlanma yok ki.. Buraya gelişi kendine vurulmuş birinci tekme imiş. Kendisinin millete vurduğu tekmeler meşru mu idi?.. Oraya yanaşmıyor..” [s.59], “Herif hâlâ utanmadan hürmet dileniyor..[s.64] gibi ibareleri sık sık kullanmış, ona karşı içinden –yayıncının da sebebini pek kestiremediği- derin bir husumet de beslemiş. Abdülhamid sürgünde olmanın verdiği haleti ruhiye içerisinde zaten varolan vehimleri, tedirginlikleri daha da artmış, çevresinde konuşacak kimseler olmadığı içinde bunu doktoruyla paylaşmak istemiş. Zaman zaman hususi haber gönderip doktorunun gelmesini istemiş ya da bizzat kendisine uğramayı ihmal etmemesini istemiştir.

           Kitabın satır aralarında, zaten renkli bir kişiliği olan Abdülhamid’in daha farklı özelliklerine de şahit oluyoruz. Özellikle geleneksel tıp’ta mahirliği Atıf Bey’i bile şaşırtmıştır ve daha çok doktor ilaçlarını değil kendi bildiği metotları tercih etmiştir. Doktorunun verdiği ilaçları kullanmak yerine tabii ilaçlarla yetinmiş.. Atar dükkanlarının da sayılı müşterilerinden olmuştur. Bu yolla uyguladığı tedavi metodları içerisinde en başta gelenleri hacamat yaptırmak, key olmak, sinameki almak ve sıcak su banyosu yapmak olmuştur. Bu özelliğini Atıf Bey’den dinleyelim: “Yemeği az yermiş.. Her sabah muntazam banyo yaparmış.. Bana da tavsiye etti.. Hasbe’l-meslek müşkül olduğumu söyledim.. Sabahları soğuk suya batırılmış süngerle göksüme firiksiyon yapıp sert bir avlu ile göksümü sıkıca ezmemi tavsiye etti. Güzel doktorluk.” (s.66) Aslında doktorluk Abdülhamid’in eski meraklarından biridir: “ Benim de hekimliğe merakım var idi.. O’nda isti’dadım var idi. Bir çok mütalaalarda bulundum. Hatta teşrihhaneye bile ara sıra devam ederdim.. Büyük doktorlara sorardım.” (s.157)

            Satır aralarında Abdülhamid’in Doktor Atıf Bey’i bile şaşırtan özelliklerine rastlıyoruz. Bir sohbet esnasında şu konuşma geçiyor: “Vaktiyle Mensup olduğum Kadiri Tariki Şeyhu’l-Ekber’i “Hazreti Ahmed el- Kadiri’ye müridleri sormuşlar.. İlm-i nücum, cifir sahih mi? Keşfi nasıl oluyor?.. Cevaben demiş ki: “Cifir” ceylan derisine derler.. Hazret-i Fahr-i Kainat zamanında kağıt yok idi.. Bir gün kerime-i peygamberi hazreti Aişe ile halvet olmuştu. Hazreti Peygamber ceylan derisine birtakım rumuzat yazmış ki o rumuzat fahr-i kainat kainat ile kerimeleri beyninde bir sırdır.. Onu kimse bilmez.. İşte ondan birtakım zevat manalar çıkarmağa çalışmışlar.. Güya birtakım rumuzat ile gaybdan haber vermeğe başlamışlar.. İlm-i nücum ise yıldızların ahvalini bildiriyor ki bundan da istifade edenler, gemiciler, çöl seyyahları .. herkeste yalnız semada letafetini temaşa eder.. Bunun üzerine bir ayet okuyarak tercümeye başladı. Fakat ne dersiniz?.. Herifin biraz tefsire de vukufu var.. Anlaşılan Arabî biraz tefsir, biraz da Farisî’den Şirazi divanı ve saire görmüş.. Zahir şehzadeliğinde hususî tahsil etmiş.. Zekaveti var.. Hafızası da mükemmel.. Tekellümü kâfi!..” (s.68)

           Defterlerde geçen konuşmalar sadece bu mevzularla sınırlı değil elbette. Abdülhamid, doktoruyla yalnızlığını, hüznünü paylaşmış, devlet meselelerini, dünya siyasetini konuşmuş. Özellikle dünya siyasetinde devletlere yönelik yaptığı değerlendirmeler ilgi çekicidir:

         “Bütün düvel-i muazzama aleyhimizde.. Hele Ruslar.. İngilizler.. Ben hepsinden ziyade İngiltere’den korkarım.. Ah! İngilizler.. Bir kere bir şeye kanca attılar mı mutlaka vazgeçmezler.. icra ettirirler..”(s.198)

         “Ortalık pek karışık.. Bu hallere sebep hep İngilizlerdir. Ah İngilizler!.. Hiç ele avuca sığmazlar.. Bu devletin, İslâmiyet’in düşmanıdırlar.. Bana da Bağdat hattını Almanlara verdiğim için şahsi düşmanlıkları vardır…”

         “İngilizlerin dünyayı alt üst ettiklerine şüphe yok.. Ne kadar kurnaz, ne kadar karıştırıcıdırlar?!..

         "Ruslardan korkmam.. Onların Çarını elde etmek kafidir. Çünkü çar onlarca hem padişah, hem de Allah gibidir.. O kadar hürmet ederler” (s.228)

        “…Rusya’ya mutlaka bir diktatör lazım. Cumhuriyetle yaşayamaz. Cumhuriyetle yaşayamaz. İnhilâl eder. İngilizler anûd bir millettir. Her şeyde inat ederler. Hayvan koşuları olur. Kimin hayvanı geçerse 3-4 bin lira kıymet bulur. Boks oynarlar. Daima birbirlerine galebe çalmaya bakarlar..” (s.315) Özellikle İngilizler hakkında söyledikleri çok dikkat çekicidir. Bugünün dünya siyasetinin şekillenmesinde, Abdülhamid’in endişeleri ve korkuları sanki haklı çıkmış gibi görünüyor. Lakin biz bu hatıratlardan ders alabilirsek hataları asgariye indirme durumumuz olabilir.

            Yine defterlerde rastladığımız bir diğer hususiyet Abdülhamid’in hazır cevap kişiliği.. Huzur dersler sonrasında sorulan sorulara Mukarrir cevap veremeyince imdada Abdülhamid yetişir: “Bir gün muhatabın biri mukarrire güzel bir sual sordu.. Dua ederken ellerimizi kaldırıyoruz.. Avuçlarımızı havaya, semaya teveccüh ediyoruz.. Bu demek Allah’ı semada farz etmek, aramak değil mi? dedi. Mukarrir güzel cevap veremedi… Şaşaladı.. Ben cevap verdim.. Dedim ki biz dua ederken böyle yaparız. Bu ne demektir? Biz huzur-u Rabbi’l âlemînde tese’ül ediyoruz.. Dileniyoruz demektir.. Evet! Bir fakir gelse senden para istese sen de fakir olsan.. ne yaparsın? İptida elini uzatırsın değil mi? dedim.. Cevap vermiş oldum..

           Yine muhataplardan biri mukarrire sordu.. Cennetin medhali, kapısı nerededir? dedi.. Mukarrir cevap veremedi. Ben dedim ki istikamettedir. Her şeyin esası istikamet, hatt-i hareket istikamet olursa o kimse cennete girer dedim.. Cevap vermiş oldum..” (s.176)

           Abdülhamid ömrünü “Yaşamak için ya derviş veya filozof olmalı”(s.71) sözünün içine saklamış ve çoğu zaman bir derviş gibi münzevi bir hayat yaşamıştır. Satır aralarında korkuları, endişeleri olan, zora talip, üzerine aldığı emanete kesinlikle halel getirmemiş, sanatı ve sanatçıyı seven, ülkesine hakim ve dünya siyasetine vakıf, hayatın içinde bir Abdülhamid portresi görüyoruz. Nihayet dervişçe ve filozofça bir hayat Atıf Bey’in kayıtlarıyla da sabit olduğu üzere Beylerbeyi Sahilsarayında “10 Şubat 1918. Zevali ba’de’z-zuhur saat 3 (Yevm-i Pazar)” son bulmuş ve Abdülhamid de Rabbine rucû etmiştir. 11 Şubat 1918 gazeteler raporları neşretmişler yine 11 Şubat 1918 sabahı saat 9.45’de cenaze çatanaya konulmuş ve sonrasında Sultan Mahmut türbesine defnedilmiştir. Kitabın sonuna tarihe kayıt düşmek adına, doktorların vefat sonrası tuttuğu ölüm raporları da eklenmiş. Eğer siz de kendinizi Atıf Hüseyin Bey’in yerine koyup Abdülhamid’le söyleşmek ve o döneme dair ayrıntılara ortak olmak istiyorsanız, kitabı temin edip bir an önce bu yolculuğa çıkmaya bakın derim..

            “Mihneti kendine zevk etmektedir alemde hez’

             Gam u şâdi-i felek böyle gider böyle geçer!” (s.144)

       

*Sultan II. Abdülhamid’in Sürgün Günleri-Hususi Doktoru Atıf Hüseyin Bey’in Hatıratı-Haz. M. Metin Hülagu, Pan Yay. 2003



Bu yazı 1,038 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 16 Kasım 2008 Kökleri Mazide, Dalları Atide Sanatkarlar
    • 25 Eylül 2008 Hz. Ali'den Çağları Aşan Mesajlar
    • 1 Eylül 2008 Geçmiş Ramazanlar olur ki…
    • 3 Ağustos 2008 Hikmet Tâcı: Gelin Tâcı
    • 19 Temmuz 2008 Kanaat Nimeti ve Biz
    • 12 Temmuz 2008 “Yaşamak İçin Ya Derviş Veya Filozof Olmalı”
    • 7 Temmuz 2008 Tarihin ve Coğrafyanın Tapusu:Mezarlıklar

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,138 µs