En Sıcak Konular

Olcay Yazıcı
Konuk Yazar - Sanatalemi.net
Olcay Yazıcı
1 Ocak 1990

Üsküdar'da Bir Hikmet Dükkânı



Yıllar önce, Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre’ye, “Hocam neden sizde hiç kapris yok!” diye sormuştum . O güleç yüzü ve tatlı diliyle, olmaz mı köftehor, bak işte Capris!” diye; bir musıkî CD’sini göstermişti bana. O kadar gülmüştük, o kadar gülmüştük ki...İşte Ahmed hoca böyle bir insandı. Evet, bu fakire imzaladığı son kitabına, “Oğlum Olcay Yazıcı”ya sevgiyle” yazması, öyle rast gele bir söz değil. O gerçekten bizim mânevî Babamızdı. Asıl şimdi öksüz ve yetim kaldık”!..

Aynı gazetede, aynı dergide birlikte çalışmış; onun yazılarını redakte etme bahtiyarlığına nâil olmuştum. Fizikî ve kelâmî derinliği, irfânî-mücerret aşkınlığı, kısaca pozitif ve metafizik müktesebatı, üstün belâgatı, orijinal ibda kudreti, küllî zaviyeden ele aldığı tesbit ve tahlilleriyle, hocanın yazılarını okumak, yeni bir üniversite tahsil etmekten daha etkili bir öğrenme yoluydu. Bu münasebetle biz hepimiz onun tâlebeleriydik. Okurken bilgilenir, yeni kavramlar, gün ışığına çıkmamış, yüzlerce sözde profesörün dağarcığına girmemiş, ufkî ve ulvî ıstılahlarla tanışır, bilişirdik.

Olağanüstü derecede bilgi yüklü, marifet ve hikmet yüklü, kıymetli makaleleri, daha kitaplaşmadan çok önceden, bendenizin bilgi dosyasında mevcuttu. Artık onları benim için çok önemli birer hatıradır. –Daha sonra bunlar farklı kitaplarında yer aldı-Evet hangi profesör henüz kitaplaşmamış, çok değerli yazılarını sizin istifadenize sunar ki. Rahmetli hocada böyle bir diğerkamlık, gâni gönüllülük, böyle bir ilim ahlâkı vardı. “İlimde Demokrasi Olmaz” ama, ahlâkîlik kaçınılmazdı. İlmin zekâtını verme inancına sahipti. İlim kıskançlığının zerresi düşmemişti kalbine. Bir ışık kaynağı gibi şualar yaymaktı onun maksadı; aydınlatmaktı; bilgi dağıtmak yerine, sükse satan züppelerden bu mutmain olmuş, kemâle ermiş hâli ive âli kimliğiyle ayrılıyordu. Bütün bunlar her fâniye kolay kolay nasip olmayan takdire şâyan meziyetlerdi. Hocayı farklı ve üstün kılan buydu.

Fiziğin en küçük, en ince ayrıntılarını bilmesine, eserleri üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmasına rağmen; onun biricik ilgi alanı, asıl varlık olan, metafizikti. Mücerret ve aşkın dünya idi. Hangi insan, bunca tefekkür çilesine, bunca müktesebata rağmen, fiziği ve metafiziği didik didik eden derin bir irfâna rağmen, kendisinden yaşça küçük bir Muhtereme tâbi olur, onun müntesipleri arasına katılır?

Çünkü hocanın var oluş idraki ve menzile varış gayesi, bu faziletli yol üzere belirlenmişti. O sadece bir Üsküdar sevdâlısı, Üsküdar’ın son beyefendisi değil; aynı zamanda mensubu bulunduğu irfânî geleneğin de son efendisiydi. Çünkü o, “insanların efendisi, onlara hizmet edendir!” düsturuna bağlı, en büyük değer olarak tevazu ile fazileti seçmiş müstesna şahsiyetlerdendi.

Onunla, bir nehir röportaj olarak, hatta bunu bir roman kalıbı içinde sunacak bir metinle, bir Türkiye tarihi kitabı oluşturmayı çok arzu etmiştim. Maddesi, mânâsı ile bir Türkiye röntgeni, hatta “bir insanlık serüveni ortaya koymayı” çok arzu ediyordum. Biz ne idik, ne olduk? Hocanın engin bilgisi ile, insanın hayat ve hayat ötesine dair ulu macerasını teşrih masasına yatırmak arzusundaydım. Bir insanlık kitabına imza atmak...Yeniden nasıl kendimiz olabiliriz?

Türk aydını-varsa-nerede hata yaptı, neden yaptı? Kendi iradesiyle mi ağyarın sözcülüğüne soyundu, yoksa özenti ve kültürel yozlaşma sebebiyle mi? İnsan neden faziletli ve izzetli olanı, ebedî olanı bırakıp da, sonlu ve sefil olanı seçti?, suâline içtimaî-siyasî ve ulvî açıdan cevap arayacaktık? Doğrusu ben böyle arzu ediyordum. Şayet bu kapsamlı, şümullü mülâkat-belgesel romanı gerçekleştirebilseydik bu önemli dairelerin sınırlarını belirleyip, içini doldurmaya, buradan “mistik bir insanlık dersi” çıkarmaya, “bir insanlık kitabı” oluşturmaya çalışacaktık.

Tasavvuf ehli bir ilim adamının, insana, eşyaya, dünyaya, hayata ve hayat ötesine bakışını yansıtan eser olmasını arzu ediyordum. Nasip olmadı? Bunun için belki yüzlerce kaset doldurmak, onları deşifre etmek ve yazıya dökmek gerekecekti. Ömürlük bir işti; göze alamadım...

Hoca, herkesin övgüler dizdiği küreselleşme âfeti için, çekinmeden, bir münevver sorumluluğu ile, “Küreselleşme, köleleşmedir!” deme yürekliliğini, cesaretini göstermişti. Çünkü o, yüksek maaş alabilmek için ona buna yaranan, yaltaklık eden, sahibinin türküsünü söyleyen çapsı, onursuz, yaranmacı, sâdık kimselerden değildi; geçici ikballer için, gerçekleri örtbas etmek onun kitabında yoktu.

Eğilmedi, bükülmedi; son âna kadar ülke gerçeklerini dile getirdi. Özellikle bazı sosyal sapmalar, uluslararası hain ilişkiler ve ilmî cehaletler ve hassaten nükleer santraller konusundaki cesaretli açıklamaları uzun zaman hafızalardan silinmeyecektir. Ona yöneltilen medya kaynaklı suçlamalardan biri, çaydaki radyasyon meselesiydi. Kendisine gayet samimi sohbetlerde çoğu kere bunu sordum. Burada bir gizleme, örtme, resmî görüşü beyan etme gibi bir durum söz konusu mu diye... Çünkü onun yanında idrakiniz açılır, kalbiniz ferah ve inşirah bulur; aklınızın ucundan geçen her şeyi sorabilir ve samimi cevaplar alabilirdiniz.

Hayır evlâdım diyordu. Çayda öyle abartılacak ölümcül bir radyasyon yoktu. Siz eğer, bir günde içtiğiniz 4-5 bardak normal çaydan ne kadar radyasyon alma riskiniz varsa, ancak o derecede bir etkileme söz konusudur, daha fazlası değil.

Son görüşmemizde, Çernobil vakasından sonra, Karadeniz’de vuku bulan ölümleri, kanser hadiselerini hatırlattım. Bunların Çernobil hadisesiyle hiçbir ilgisi yok mu hocam? dedim. Yine, hayır dedi. O yıl bahçemizdeki salatalıkların sarardığını, yapraklarının paslandığını söyledim; bu bir belirti olamaz mı diye üsteledim; yine hayır dedi. Tabiatta bu tür hadiselerin farklı faktörler sebebiyle zaman zaman vuku bulduğunu, bunun Çernobil vakasıyla alâkalı olmadığını defâten savundu. Hoca, inançlı, samimi bir ilim adamı olduğu için, sözleri senet sayılmalıdır. Bu mevzuda eğer bir ihmali, bir eksiği, bir kusuru olsaydı eminim ki mutlaka açık kalplilikle bunu itiraf etmekten çekinmezdi.

Hocanın aynı zamanda fotoğraf makinelerine karşı büyük bir ilgisi vardı. Son görüşmemizde bile fotoğraf çekti. Hocam dedim, sizden bir şey rica edeceğim, o mübarek ellerinizle bu fakirin bir fotoğrafını çekiniz ki, ileride benim için bir övünme vesilesi olsun. Tabiî dedi ve objektifi ayarlayıp çekti...Ne var ki, hoca o günden sonra yine fenalaştı, fakat ziyaretine bir türlü gidemedim. Birkaç kez evini telefonla aradım, cevap veren olmadı. Hanımı da hastaydı. Endişeli günler yaşadım. Bir iyi oldu dendi, bir fenalaştığı ifade edildi. Gündelik telâş içerisinde günler su gibi aktı ve neticede o acı haber ulaştı bize...O hastalıkla uğraşırken, çektiği fotoğrafı istemek hürmetsizlik addedilebilirdi; bu yüzden isteyemedim. Belki hâlâ makinede duruyor...

“Irmaklar Sonsuza Akar” kitabımda kendisiyle yapılmış bir mülâkat vardı. Yayınevi kendisine bir adet ulaştırmıştı. Kitabın takdiminde ifade etmiştim, sadece ırmaklar değil, insanlar da sonsuza akar diye. Değerli fizik ve metafizik âlimi Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre hoca da, ebediyete aktı, öte âleme ağdı...O büyük bir ümitle ‘kurtulmuşlardandı”, ağlayan bize ağlasın!..

Geleneğimizde “âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidir!”
Evet o, makro kozmosu içinde taşıyan, mikro kozmostu..Tam bir zübde-i âlemdi.
Çünkü, her insan gibi, ahsen-i takvim üzere yaratılmıştı..Ve ‘en güzel sûrette yaşadı.”

Gerçekten de, ilk defa açıktan okunan ve adına telkin denilen ölü ile diyalog denebilecek, Arapça konuşmanın heybeti ile dehşet bir hâle büründüm. Sanki Ahmed hoca ile birlikte benim bir yanım da mezara gömüldü!..O müthiş diyalog olan monolog şöyle başlıyordu:
“Esselâmü âlküm ya abdi Allah! Gul: Lâilâhe illâllah, Muhammedün Resulüllâh...”

Anlayabildiğim kadarıyla şöyle hitap ediyordu:
“Selamün aleyküm ey Allah’ın kulu!..De ki: Allah’tan başka ilâh yoktur ve Hz. Muhammed O’nun Resulüdür...”

Bir ibret ve öğüt hâdisesi olan ölümün, bu mücerret mahiyetini bu derece görüp, idrak ettikten sonra, hâlâ daha hayata, gündelik yaşantımıza, kaldığımız yerden devam mı edeceğiz; bu dehşetli ölümden yine yeterince ders almayacak mıyız? O zaman yazık bize, hem de çok yazık!..




Bu yazı 336 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Temmuz 2008 Bilgiden Bilgeliğe
    • 14 Temmuz 2008 Acının Metafiziği
    • 7 Temmuz 2008 ''Hüzün Yılı''
    • 4 Temmuz 2008 Üsküdar'da Bir Hikmet Dükkânı
    • 1 Temmuz 2008 Çağımızın Ârifi
    • 18 Haziran 2008 Düşüncenin Gökkuşağı ve Söz Ummanı:Cemil Meriç
    • 10 Haziran 2008 Cebeci'nin Şiir İklimi
    • 5 Haziran 2008 Türkiye'nin Şairi : Dilâver Cebeci
    • 2 Haziran 2008 Yavuz Bülent Bâkiler’le 72 Yıl
    • 29 Mayıs 2008 Uçmağa Göçen Usta!..
    • 27 Mayıs 2008 Necip Fazıl Kısakürek
    • 14 Nisan 2008 Câmideki Rektör: Erol Güngör

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,707 µs