En Sıcak Konular

Olcay Yazıcı
Konuk Yazar - Sanatalemi.net
Olcay Yazıcı
1 Ocak 1990

Çağımızın Ârifi



Bu Çağın Ârifi : Ahmed Yüksel Özemre

Fiziğin ve metafiziğin üstadı Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre hocayı, Üsküdar Doğancılar Caddesi Ferah Apartmanı numara 28’deki hane-i saadetlerinde ziyaret ettik.Ziyarette bendeniz, Kemal Çiftçi ve Eyüp Türker vardı. Takvim yaprakları, 22 Ocak 2008, Salı gününü gösteriyordu.

Ondan fazla ameliyat olan, vücudunda çeşitli arıza ve hastalıklar bulunan hoca, buna rağmen mütevekkil ve neşeli bir hâl ile karşıladı bizi. Bedenî tükenişi, ruhî yücelme, arınma ve bu fâniden ayrılma vesilesi olarak gören, bu kerte tevekküllü, bu derece ıstıraba tahammüllü, bu ölçüde teslim olmuş bir kişi görmedim ömrümce.

Çocukluk hatıralarından, Çernobil olayına, fizikten metafiziğe kadar birçok şey anlattı. Hocaya bir gün, hocam demiştim, sanki bir çelişki, bir ironi var işin içinde, hem fizik-atom uzmanısınız, hem de metafizik derinliğe vâkıfsınız. Fizikle-metafizik biraz bir birine zıt kutuplar değil mi? Asla, değil dedi ve ilave etti: Metafiziğe en yakın saha ve meslek bence fizik dünyadır. Çünkü, fiziği inceleyip tahlil ettiğinizde, onun boyutlarını ve sınırlarını keşfettiğinizde, karşınıza bütün açıklığı ve netliği ile metafizik gerçek, metafizik âlem çıkıyor...

Son sohbetimizde, bir ara, “Hocam, sizin için şıhtır!” diyorlar, dedim. Gözlerime baktı ve “Doğru değil!” dedi. “Zaten, gerçek şeyhler, şeyh olduklarını söylemezler!” diyorlar dedim; bu kez güldü. Başka bir şey söylemedi.

Yeni kitapları yayınlanmıştı. “Sevgili Oğlum Olcay Yazıcı’ya Muhabbetle” diye imzaladı, “Üsküdar, Ah Üsküdar” kitabı ile kendi çevirisi olan, “Yesrib’de Bahar”ı...Yesrib, Medine’nin eski adı. Kendisi Müslüman olmuş ve Avrupa’da en az 300 kişiyi Müslümanlaştırmış Batılı bir yazarın kitabı...

“İnşallah hastalıklarını atlatır, iyileşirsin!” hocam diye dua ettim. İnsanın yeryüzü macerasını çok iyi bilen, fiziğin ve metafiziğin üstadı hoca, melâlli fakat mütevekkil bir edâ ile gülümseyip, “Kabul olmayacak duâya âmin demenin mânâsı yok” dedi. Ölüm sürecinin çoktan başladığını anlatır gibiydi. İmâsını anlayıp, sükûnete sığındım. Belli ki, ölüm duygusu epey yakınlaşmıştı hocaya.

“50 yaşını devirdikten sonra, garip hâller keşfettim kendimde. O günden beri sanki hayatla arama görülmez, saydam bir duvar örüldü. Bedenim bu yanda kaldı, ruhum öte yanda. Her ne kadar bedenim duvarı aşıp ruhuna kavuşmak istese, eski günlerini arzulasa da, bu mümkün olmadı...Bedenle ruh arasındaki mesafe gittikçe açıldı, açılıyor” diye konuştu.

Hoca bu derin sözlerle, artık ölüm sürecine girdiğini, dünyadan ve beden gücünden gün gün uzaklaştığını anlatmak istiyordu. O anlattı, biz de anladık, fakat bu kaygıyı dile getirmedik. Metafiziği, ulvî ve mutlak hakikati kabullenmeden başka yapılacak bir şey olmadığını anlıyorduk.

Sıradan sözlerle onu teselli etmeye çalışmak hürmetsizlik olurdu. Hem ona, hem derunî tefekkür, inanç ve imân dünyasına. Çünkü, hoca teslim olmuş, sükûnete ermiş, insanın fizik gerçeğini de, metafizik hakikatini de çok iyi, ilm-el, ayn’el ve hakkâlyâkin olarak biliyordu. Onu teselli edecek-aslında bu teselli ibaresini bile hürmetsizlik addedebilirdi-kelâm gücü yoktu bizde. Çünkü o, bizim bildiğimizden çok daha fazlasını biliyor, bizim gördüğümüzden çok daha ötesini görüyordu; bizim inandığımızdan daha fazla inanıyordu ebedî yolculuğa. Mevlânâ hazretleri gibi, ölümü ‘düğün gecesi’ bellediği, asil ve sufî edasından belliydi.

Hocanın hayat ağacına ölüm kurdu düşmüş gibiydi, bunu hissediyor fakat ifadeden özenle kaçınıyorduk. Ama biliyor, inanıyor ve imân ediyorduk ki:
“Ölür ise ten ölür, cânlar ölesi değil!”

Hocanın çalışma odası, irfân rayihalı bir hikmet dükkânı gibiydi âdeta. Her yer kitap, hat, tezhip ve ebru levhalarıyla,sanat eserleriyle bezeliydi. İnsanın gözü gönlü ferahlıyor, rûhu inşirah buluyordu bu eski Üsküdar evinde. Evet, hocanın evi için, “Üsküdar’da bir Hikmet Dükkânı” demek çok isabetli olur, doğrusu.

Madem ki o büyük gerçek, ölüm var; Öyleyse ilim, kitap, kültür, pâye, makam, mevki, para, maaş, mülk falan ne ifade ediyordu? İşte fiziğin ve metafiziğin ustası, pîri, profesörler profesörü, ilim-irfân adamı, bu çağın ârifi, tasavvuf erbabı bir büyük insan daha fenâdan, bekâya kayıyordu, bir dolunay gibi yavaş yavaş, güneşin gurup vaktine, ufuk ötesine, eşya ötesine, dünya ötesine,, beka âlemine kayması gibi...

Yayın evlerinden yakınmıştı o gün. Kitaplarını basıyor fakat telif ücretini bihakkın ödemiyorlarmış. Hatta, bin adet bastıklarını söyleyip, aslında 2 bin, 3 bin bastıklarını, kendisine bin baskı üzerinden telif verdiklerini söyledi. Bunu söylerken o kadar rahattı ki, gülüyordu. Vermesinler, mühim değil; ben hepsine haklarımı helâl ettim; mahkemeye verecek hâlim yok, diyordu.

Kendisiyle, Çerçeve dergisi için, nükleer enerjinin kaçınılmazlığı ve geleceği üzerine kısa bir mülâkat yapma arzumu izhar ettim. Sen sualleri bana maille geç, ben cevaplarım dedi. Hoca yazarsa, çok uzun yazar, hepsini kullanamaz isek kırılır diye kısaca fikrini almak niyetindeydim. Nasip olmadı. İleride bir İstanbul özel sayısı yapmayı düşünüyorduk. Hocadan o sayı ile ilgili bir yazı alırız diye düşündüm.

Bir Üsküdar sevdâlısı olan, bu dükkân-i hikemin, 4-5 ay sonra dünyaya kapatılacağını, ebediyet âlemine açılacağını hissediyor fakat doğrusu çok yakın bir zaman dilimini aklımızdan geçirmiyorduk.

Kendisinin de yazı yazdığı Sanatâlemi.net Sitesinde okuduğum küçük bir haberler ta cân evimden vuruldum: Ahmed Yüksel Özemre vefat etti! Tarih, 25 Haziran 2008 Çarşamba, saat 11 sularıydı...

Yaşça kendisinden küçük mübarek bir zâta bağlanacak kadar nefsî duygularını dizginleyebilen bu büyük âlime, bu tasavvuf ehline Allah’tan (cc) gani gani rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun...

Kendisinden, yazdığı ağır ve derinlikli makalelerinden çok istifade ettik. Ümit ediyorum ki hakkını bizlere helâl etmiştir...

20 yılı aşkın bir süredir dostluğumuz, arkadaşlığımız vardı. Hoca ile muâdil iki insan gibi samimiydik. Bu samimiyete Kemal Çiftçi dostumuz da şahit ve dahildir. Kendisini ekseri birlikte ziyaret ederdik. Zaten uzun zaman bilim ve teknoloji dergisi İnsan ve Kâinat’ta birlikte olmuştuk. Bu ilim ve hilm deryâsına, bu deryâdil insana yakın olmak bizler için büyük bir şeref ve izzet vesilesiydi.

Yeri mi bilmiyorum ama, tarihe not düşmek için, muhterem hocamızın mânevî iklimine, engin hoşgörüsüne sığınarak kaydetmek istiyorum. Yaklaşık 18-20 yıl önceydi, yine bir gün evinde ziyaretine gitmiştik.

Tasavvufî yönünü bildiğim için ve o zamanlar bu dünyayı çok yakından tanımadığım için, kendisine cesurca bir sual yönettim. Dedim ki hocam, kusura bakma ama, bir şeyi çok merak ediyorum. Allah’ın emir ve yasaklarını çiğneyen, Peygamberin sünnetini ihlâl eden insan, nasıl oluyor da, bir şeyhin dediğinden taşra çıkmıyor?

Dedi ki, bak anlatayım...Yıllar önce, çok daha genç olduğum yıllarda, Fransa’ya gidiyordum. Yola çıkmadan önce şeyhime vardım, durumu arz ettim, Fransa’ya gideceğim efendim diye durumu arz ettim. Bak dedi, Fransa gibi modern bir ülkeye gideceksin; orada seni bekleyen birçok tehlike var. Bunların başında da genç, alımlı kadınlar. Gençsin, ola ki nefsin ve gözün onlara kayarsa, onların kafalarının yerinde benim kafamı tahayyül et de, ona göre bak!..

Tüylerim diken diken olmuştu, sanki vücudum kimyasal bir reaksiyona uğrayıp çözülmüş, ruhum kezzaba atılmış gibi incinmiş, rencide olmuş, sancımıştı...Ne müthiş bir cevaptı bu! Ne olağanüstü bir ikaz!?..

O günden sonra bir makama bağlanmanın, müntesip olmanın ne mânâya geldiğini, insanın azgın arzularını bile nasıl dizginleyebileceğine dair düşüncelerim kökten değişmiş, âdeta inkılâba uğramıştı. Demek ki, neymiş? diye sormaya ve derinden tefekkür etmeye başlamıştım.

Pozitif ilmin de, metafizik ilmin de bizdeki son zirvesi olan ve ne yazık ki 75 milyonluk Türkiye’de benzeri, muâdili, dengi bulunmayan bu büyük âlim, nevzuhur bir popçu kadar bile tanınmıyor, bilinmiyor.

Onun eserlerinin derununa varmak için, ona yakın bir müktesebata, o ruh iklimine sahip olmak gerekir. Bir milleti ihya edecek kadar, maddesi, mânâsı ile yeniden kökleri üzerinde diriltecek kadar kapsamlı kitapları, ondan geriye kalan tek tesellimiz, millî-mânevî mefahirimiz olacak.

Türk milletinin kültürü, irfânı ve imânı, yanı cemiyet kimyası, içtimaî kimliği bu eserlerde mündemiçtir. Yeniden, yeniden okunmalı, kimlik terkibini yeniden fark ve idrak etmeliyiz.

Hoca, akademilerin, üniversitelerin yapamadığını tek başına gerçekleştirmiştir. Bu ülkenin gerçek hatırası ve hafızası onun paha biçilmez eserlerinde saklıdır. Onun külliyatı, küllî bir bakış açısı ve bütüncü bir idrak kaynağıdır.

İlmine, müktesebatına, entelektüel birikimine ve irfanî/tasavvufî geleneğine; dünyevî ve uhrevî bilgisine; erişilmez müktesebatına rağmen, sâde bir vatandaş gibi nefsini silmesine, egosunu ayaklarının altına alıp çiğnemesine, tevazuda toprak gibi, su gibi, umman gibi olmasına her zaman hayran olmuş, gıpta ile bakmışımdır.

İsminin başına takılan akademik etiketi münasebetiyle kibrinden yanına yaklaşılamayan, yüksek dağları ben yarattım havasında, başı yükseklerde dolaşan, sözde akademisyen müsveddelerini düşündükçe, onun bu tevazu timsali büyüklüğüne daha bir derinden hürmet duymadayım.

DEVAMI VAR...



Bu yazı 421 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Temmuz 2008 Bilgiden Bilgeliğe
    • 14 Temmuz 2008 Acının Metafiziği
    • 7 Temmuz 2008 ''Hüzün Yılı''
    • 4 Temmuz 2008 Üsküdar'da Bir Hikmet Dükkânı
    • 1 Temmuz 2008 Çağımızın Ârifi
    • 18 Haziran 2008 Düşüncenin Gökkuşağı ve Söz Ummanı:Cemil Meriç
    • 10 Haziran 2008 Cebeci'nin Şiir İklimi
    • 5 Haziran 2008 Türkiye'nin Şairi : Dilâver Cebeci
    • 2 Haziran 2008 Yavuz Bülent Bâkiler’le 72 Yıl
    • 29 Mayıs 2008 Uçmağa Göçen Usta!..
    • 27 Mayıs 2008 Necip Fazıl Kısakürek
    • 14 Nisan 2008 Câmideki Rektör: Erol Güngör

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,234 µs