En Sıcak Konular

Aziz Dolu

Atabey
Aziz Dolu
7 Ekim 2016

Bir Meşrep Olarak Alevilik



Bir Meşrep Olarak Alevîlik

 

Alevîlik ne bağımsız bir dindir, ne de Zerdüştîliğin bir uzantısı (devamı)… Olsa olsa Şah İsmail ile zirve yapmış bir “12 İmam Şiîliği”dir. Heteredoks bir İslâm inancı olduğunu söyleyenler de vardır. İslâm’ın farklı bir zenginliği; yorumu, şubesidir. Anadolu-Azerbaycan hattında yeşeren, İslâm dairesinde yer alan bir nevi Türk/Türkmen yorumudur anlayacağınız.

 

Alevîlik, bir hayat tarzı; bir ilâhîlik ve irfanîlik bütünlüğüdür. Pîr Sultan Abdal vb. şahsiyetlerden hareketle Alevîliği -yerine göre- toplumsal bir başkaldırı olarak niteleyenler de çıkmıştır. Burası önemlidir. Zira bu bakış açısından hareketle Komünist ideoloji, Anadolu Alevîliğine sızmaya teşebbüs etmiştir. Bunu da siyaset yoluyla; kültür, sanat… kodları ile yapmaya çalışmıştır. Sadece Komünistler mi? Ondan önce de Materyalistler, Alevîliğin zengin kültür mirasını yağmalamak istemişlerdir.

 

Ali bindi Düldül ata.

Can dayanmaz bu fırkata.

Bozkurt ile kıyamata,

Kalan dünya değil misin?

 

diyen Pîr Sultan Abdal’dan, Balkanların İslâmlaşmasına büyük emeği geçen Gül Baba’ya; Hanefî iklimde yaşayan Ertuğrul Bey oğlu Osman’a kızını vermek suretiyle Anadolu’da Alevî-Sünnî kardeşliğinin asırlarca sürmesini, pekişmesini sağlayan Şeyh Edebali Hazretlerine dahası Beydağlarında yaşamış bir başka pîr-i fâni, Abdal Musa’ya varıncaya kadar onlarca gönül eri Türk’ün ruh kökünün, gönül zenginliğinin tezahürlerindendir. Bilinen ilk dedemiz, Dede Korkut’tan tutun da Hoca Ahmet Yesevî Pîrimize kadar birçok gönül eri, Müslüman Türk birliğinin, dirliğinin harcını karmıştır. Hanefî, Câferî; Mevlevî, Bektaşî olan bizlere düşen görev de Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin “Bir olalım, iri olalım, diri olalım!” düstûrunu dimağlarımıza (akıl, şuur) kazımak, gönüllerimize nakşetmek böylelikle de birlik harcının, mayasının gereğini yerine getirmek olmalıdır.

 

Gelin tanış olalım.

İşi kolay kılalım.

Sevelim, sevilelim.

Dünya kimseye kalmaz.

 

dizelerini dünya-âlem bilirken; bu dizeler levha yapılıp, Birleşmiş Milletlerin duvarlarına asılırken; bizim, Yûnus Emre’den feyizlenmememiz -en hafif deyişle (tâbir)- patolojik yani marazî bir sorun olarak açıklanabilir. Üstelik ilim öğrenmeyi, gönül keşfini, hâd bilmeyi salık veren bir Yûnus’dan feyiz almak, bu topraklarda yaşayan herkesin vicdan borcudur. Özellikle de Ebu Hanife’nin gönül ikliminde ömür sürenlerin…

 

Samimi ve masumane edalarla “Cem evi ibadethane olsun.” diyenlerin dillerinin çatal, yüreklerinin kara olmadığı ne malûm? Dün, tekke ve zaviye konumundaki (statü) bu mekânları; bugün, caminin karşıtı gibi göstermek Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişiyle (tâbir) gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet olmuyor mu? Azerbaycan’da, İran’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de, Mısır’da, Sudan’da ve daha birçok yerde Şiî Müslümanların ibadethanesi cami iken kalkıp da abdest nasıl alınır, namaz nasıl kılınır gibi amelî yani uygulamaya dönük konularda Hanefîliği takip eden; imanî ve/veya itikadî hususlarda yani inanç noktasında ise 12 İmam Caferîliği yahut İmamîyye kolu olarak adlandırılan iklime yakın duran Alevîleri camiden dışlamak, uzaklaştırmak kimsenin hâddine olmasa gerektir.

 

Hz. Ali (Allah, ondan razı olsun.) “İlim, bir nokta idi. Cahiller, onu çoğalttı.” der. Bu tespitin ne kadar doğru olduğuna; Hz. Ali’nin ne kadar feraset sahibi, ne kadar ileri görüşlü bir ‘kul’ olduğuna onay (ikrar) vermemek elde midir? Bilgisizlerin (cahil) Allah bir, Kur’an bir, peygamber bir, kıble bir diye giden dinî değerleri nasıl çoğalttıklarının ve daha da çoğaltacaklarının tespiti, teşhisidir bu söz. Peki, ya tedavi?.. Onu da Hacı Bektaşi Veli Pîrimiz buyurmuştur: “Bir olalım, iri olalım, diri olalım!.”    

 

Ebu Hanife’nin, Sıffin Savaşı olarak adlandırılan uğursuz (meş’um) olayda “seçilmiş halife” olan Hz. Ali’yi haklı bulduğu; Emevîlerin, Hz. Peygamberin ailesine (ehl-i beyt) yaptığı haksızlığı, zulmü gördükçe Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere arka çıktığı sır değildir. Bu tutumunu Abbasîler döneminde de sürdürmüş ve her iki hanedanlık döneminde de baskıya, kovuşturmaya, zulme maruz kalmıştır. En sonunda da zindanda, zehirlenerek öldürüldüğüne dair kuvvetli tezler (iddia) vardır. Kısacası İmam-ı Âzam (Büyük İmam) lâkaplı mezhep önderimiz Ebu Hanîfe Hazretleri, İslâm’ın ve Türk/Türkmen töresinin emri olan “güçlülere karşı, güçsüzleri koruma; zalime karşı, mazlumun yanında yer alma” düsturuna sadık (bağlı) kaldığı için cezalandırılmıştır.

 

Peki, Ebu Hanife kimdir? Evvel zaman içinde bir gün dere kenarında bulduğu elmayı ısırıp, helallik almak için elma bahçesinin sahibine üç yıl hizmet eden Türkmen dervişi Sadık’ın oğludur. Künyesi, Türkçe söylemle Sadık oğlu Numan; Arapça söylemle Numan bin Sadık olarak kayıtlara geçmiştir. Küçük yaşta babasını kaybeden Numan, Bağdat’ta annesi ile yaşamaya başlar. Okul çağı gelince, Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Câfer-i Sadık Hazretlerinin ilim-irfan halkasına dâhil olur. Dahi derecesinde bir zekâya sahip olan küçük Numan kısa sürede herkesin sevgilisi olur. Bu arada Cafer-i Sadık Hazretleri de, Sultan Alpaslan’ın deyişiyle (tabir) bidat bilmez, temiz Müslümanlardan olan bu Türkmen ailesinin hikâyesini öğrenir. İffet ve takva sahibi Türkmen kadınıyla yani küçük Numan’ın annesiyle Allah’ın emri, peygamberin kavli üzere evlenmek ister. Eş-dost, hısım-akrabanın da araya girmesiyle kadın, Cafer-i Sadık Hazretlerinin evlenme teklifini kabul eder. Kısacası (vel’hasıl) İmam Câfer-i Sadık Hazretleri, İmam-ı Âzam Ebu Hanife’nin hem hocası hem de üvey babasıdır. Ebu Hanife Hazretlerini çerağ (çıra, ışık) kabul eden Türkmen (Oğuz/Ogur) toplulukları -belki de bu evliliğin hikmetiyle- yüzyıllar boyu Şiî ve Sünnî iklimde yaşayan Müslümanlar arasında bir tür gönül köprüsü olmuşlardır. Ve bir ayrıntı (detay): Cafer-i Sadık Hazretleriyle ilgili eserlerin kaleme alınması, dolayısıyla Câferîlik mezhebinin temellerinin atılması onun ölümünden -neredeyse- iki yüz yıl sonra ortaya çıkmış bir olgudur.

 

Şiî-Sünnî ayrışmasının (tefrika) temellerinin Sıffin savaşı ile atıldığı söylenir. İslâm halifesi Hz. Ali ile Ebu Süfyan’ın oğlu ve de Şam Valisi olan Muaviye arasında geçen Sıffin savaşı konusunda İmam Şafiî “Allah-û Teâlâ bizim elimizi o olaya (Sıffin savaşı) bulaştırmadı. Biz de dilimizi bulaştırmayalım.” demiştir. Peki ama kimin haklı, kimin haksız olduğunu sonraki kuşaklar nasıl ve kimlerden öğrenecektir? Şiî-Sünnî meselesinde kötü niyetli kişilerin bozgunculuğuna, kışkırtmalarına (provokasyon); bu bozguncuların, kışkırtıcıların (provokatör) eylemlerine nasıl engel olunacaktır? Irak’ın, modern zamanların Haçlı orduları tarafından işgal edilmesinden sonraki süreçte -canlı/cansız- ilk bombaların Kerbela’da patladığını da hesaba katarak biz, bu meselede, “İmam Şafiî de elini taşın altına koymalıydı” diye düşünüyoruz. Ki Hz. Ayşe’nin de ilerleyen yıllarda, Hz. Ali’ye karşı oluşturulan orduya katıldığı için çok pişman olduğu hatta Hz. Ali’den af dilediği ile ilgili söylentiler (rivayet) de göz önüne alındığında bu uğursuz olayda bizim tarafımız bellidir.

 

Özetleyecek olursak; Alevîlik, İslâm dairesinde yer alan çok sayıdaki akımdan (ekol) biridir. Mezhep değil, meşreptir. Alevî-Bektaşî sözcükleri çoğu zaman birlikte kullanılsa da bu iki tanım/terim birbirinden farklı olguları ifade eder. Bektaşîlik de tıpkı Yesevîlik, Mevlevîlik gibi bir Türk tarikatıdır. Tarikatın kurucusu olan Hacı Bektaşi Veli, bizzat “Pîr-i Türkistan” lakaplı Hoca Ahmet Yesevî tarafından Anadolu’ya gönderilmiştir. Yine Osmanlıların, Balkanları fethinde Bektaşî baba ve dedelerinin katkısı büyük olmuştur. Misal bunlardan biri de türbesi Macaristan’da bulunan Gül Baba’dır. Bütün Alevîler Bektaşî değildir yine bütün Bektaşîlerin de Alevî olduğu söylenemez. Ki Osmanlı ordusunda padişahların muhafız alayı konumundaki Yeniçerilerin, Hacı Bektaşi Veli Pîrimizle ilişkilendirilen silah kuşatma söylentisinden/geleneğinden ötürü genellikle Bektaşî tarikatına bağlandıkları (intisap) dahası bu askerlerin Hanefî mezhebinden oldukları da bilinmektedir. Haliyle Alevî cemaati ve Bektaşî tarikatı söylemi daha yerinde bir tanımlama olacaktır. Yine Abütün Alevîler amelî konularda yani abdestin nasıl alınacağı, namazın nasıl kılınacağı gibi uygulamalarda Ebu Hanife’yi taklit ederler. İtikadî yani inançla ilgili konularda ise İmam Maturidî’nin görüşlerine çoğu zaman katılmakla birlikte, on iki imamın masumiyeti ve halifelik meselesi noktasında Câferîlik mezhebine kayarlar. Bir kısım Türkmen topluluklarının inanç (itikat) noktasındaki bu kayışında Safevî hükümdarı Şah İsmail’in etkisi büyük olmuştur. Aslına bakarsanız (haddizatında), “masumluk” özelliği de sonuçta bir peygamberlik belirtisi (alâmet, nişâne) olduğu için inanç (itikat) noktasında İmam Maturidî’nin görüşleri akla daha yatkındır. Yine Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın halifeliklerinin kabul edilmemesi hatta onlara sövülüp-sayılması meselesi de -özellikle- Avşar İmparatorluğunun büyük hükümdarı Nadir Şah’ın kişisel çabaları sonucunda sorun olmaktan çıkmıştır.  

 

Sözün kısası (vel’hasıl-ı kelâm) geçmişi deşelemenin; ayrılıkları-gayrılıkları körüklemenin kimseye bir faydası olmaz. Bize düşen, -“Gel, gel, ne olursan ol yine gel!.” diyen Hz. Mevlâna’dan ilhamla- birbirimize karşı, gönül kapılarımızı ardına kadar aralamak olmalıdır. Hem bir tür Türk/Türkmen meşrebi olan Alevîlikle, Türk/Turan mezhebi diyebileceğimiz Hanefîlik arasında ne gibi bir sorun olabilir ki? Haliyle yine Hz. Mevlâna’dan ilhamla “Dünde kaldı, düne ait ne varsa cancağızım. Artık yeni şeyler söylemek lâzım.” deyip; muhabbetimize, Pir Sultan Abdal’ın bir başka dörtlüğü ile noktayı koyalım:

 

Pir Sultan Abdal’ım, var mı sözün hatası?

Öldür hırsı, nefsin Hakk’a yetesi.

İsmail’e inen koçun atası,

Kurt donunda alıp giden kim idi?

 

 

Aziz Dolu Atabey

 

Türkmen Dünyası Birliği..

http://www.facebook.com/groups/turkmendunyasibirligi/

 

 



Bu yazı 300 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 16 Temmuz 2017 Ömer Halisdemir
    • 5 Temmuz 2017 Musul; Nureddin Zengi'nin Yadig
    • 23 Mayıs 2017 Ra, Rab, Tanrı ve Türkler
    • 7 Mart 2017 Türkiyeyi Ve Dünyayı Anlamak
    • 14 Ocak 2017 Rainadan, Radikalizme
    • 1 Ocak 2017 İslam, İslamcılar ve Anarşizm
    • 22 Aralık 2016 Kurt Ulur, Vatan Kurtulur
    • 7 Aralık 2016 Şangay Bilmem Ne Kaçlısı
    • 20 Kasım 2016 Başkanlık Tartışmaları
    • 20 Kasım 2016 Fıratın İki Yakasını Bir Araya Getirmek
    • 7 Ekim 2016 Bir Meşrep Olarak Alevilik
    • 22 Eylül 2016 Piruz Dilenci; Güney Azerbaycanın Özgürlük Ateşini Harlayan Adam
    • 11 Eylül 2016 Bu da oldu; Atatürkün resmine sansür
    • 31 Ağustos 2016 Yüksekova İl Olmalı
    • 18 Ağustos 2016 Yapılandırma Ayarlarına Dönüş
    • 8 Temmuz 2016 Atatürk Türkiyesinden, Humeyninin İranına
    • 2 Temmuz 2016 Akıl ile vicdanın hasbıhali
    • 2 Temmuz 2016 Almanların Maskarası, Çerkezlerin Yüzkarası
    • 29 Mayıs 2016 Bir, Üç, Beş
    • 23 Mayıs 2016 Otizmliler, ille de AKP diyormuş

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,058 µs