En Sıcak Konular

Olcay Yazıcı
Konuk Yazar - Sanatalemi.net
Olcay Yazıcı
1 Ocak 1990

Düşüncenin Gökkuşağı ve Söz Ummanı:Cemil Meriç



Yazıya, düşüncenin gökkuşağı olan Cemil Meriç’in, sözleriyle başlamak istiyorum:

“İlk kitap: Hafıza...”

“Söz, iki sonsuz arasında bir çırpınış..”

“Şuur: Uçurumun önünde uyanış; düşünce buhranların çocuğudur!”

“Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında.”

“Batı kültürün vatanıdır. Doğu irfânın. Ne Batıyı tanıyoruz, ne Doğuyu. En az tanıdığımız ise kendimiz. (...) Önce kendimizi tanımalıyız. Nasıl bir tarihin çocuklarıyız? Ne soran var, ne bilen. Birleşmek ve düşünmek zorundayız! Bu zincirleri ne zaman kıracağız? Kendi kendimize vurduğumuz zincirleri!”

“İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir...Hepsi de Avrupalı..”

“Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz..Kelime adem..”

“Kamûs bir umman, duâlar uğuldar derinliklerinde, destanlar coşar. Şair (ise) bu sesleri duyan ve duyuran (insan).”

“Itır gülün sesi, ışık sonsuzun. Geceleri ölüm konuşur karanlıklarda..” (Şiir gibi bir cümle)

“Kimin için yaratacaksın? İnsanlar ışığa, hayata, sonsuza düşmen. Aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.”

“(Akıl) insanı maddeye ve rakama zincirleyen bu miskin meleke, yabancı bir tanrıdır; düşmanlarımızın tanrısı!”

“Bir aydın yabancı dil bilmese de olur; çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki, ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri secereleriyle (soy kütüğü, etimolojik bilgi) tanısın.”

“Eski toplumlar, hayatın sırlarını mitoslarla aydınlatmış; çağdaş insanın hırsız feneri: İdeolojiler!”

Kızı Ümit Meriç’le yıllar önce yaptığım bir mülâkatta, Cemil Meriç’i şu sözlerle takdim etmiştim:

“Artık, Cemil Meriç ismi tefekkürün, çilenin ve bir büyük kültür abidesinin sembolüdür ülkemizde. Çünkü, yoz ve sığ bir kuşatma ile adeta bir mağaraya hapsedilmiş olan bizler, Batı'yı da, Doğu'yu da, Hind'i de, Uzak Doğu'yu da hep ondan öğrendik. O beyinlerimize düşürdüğü "tecessüs" ateşi ile bizi fikri bir yenileşmeye sevk etmiş, bir kültür ve irfan uyanışına doğru yönlendirmişti. Eğer o olmasaydı, ne "Bu Ülke"yi böylesine derinden tanıyabilecek, ne de "Işık Doğu’dan Gelir" fikri ile kendimize dönebilecektik.”

BATI-DOĞU KÜLTÜRÜ

Düşüncenin gökkuşağını teşkil ve temsil eden Cemil Meriç, Batı ve Doğu düşüncesini tesbit ve tahlilleriyle derinlemesine irdeleyerek, bizlere hem kapsamlı bir müktesebat aktarmış, hem de ufkî düşünme, sentez yapma istidadı kazandırmıştır. Kestirme ifadesiyle, sağlıklı ve sahih her düşünceye açık, fikir namusu olan bir düşünürdü Cemil Meriç.

O beyninde ve kalbindeki derin tecessüsü giderebilmek, fikrin kaynağına, derununa varabilmek ve en nihayetinde, kendi ülkesine ve kendi insanına bir tefekkür nizamı, metodu sunabilmek için, gece-gündüz iştiyakla çalışan, zihin yoran, kelime ve mefhumların büyük azabını, acısını çeken, sancılı ve sarsıcı bir hayat yaşayan düşünce adamı idi. Düşünce onun genlerine, DNA’sına, vücut kimyasına işlemişti. Tefekkür çilesinin yanında, kelimeleri kanatlandırma maharetine sahip, özgün bir üslûp ustasıydı. O, “gebe bırakan”, ruha ve idrake işleyen derin, sarıcı ve sarsıcı bir söz ustasıydı. Renkli ve revnaklı bir cümle estetiği vardı. En karmaşık, en karanlık uçurumlara, mefhumlara bile projektör tutarak onları aydınlatıyordu.

“IŞIK DOĞUDAN GELİR”

Ancak, tıpkı Mevlânâ hazretlerinin tefekkür dairesi gibi, düşüncesinin bir ucunu hep kendi kültüründe, kendi irfânında sabitlemiş; fikrin bütün renklerini, renklerin sentezi sayılan gökkuşağını dolaşarak, sonunda kendi özgün renklerinde, kendi kültür dairesinde; bunu da aşarak, kendi irfânında karar kılmıştı. Netice olarak, en önemli final hükmünü, “Işık Doğudan Gelir!” önermesiyle noktalamıştı.
Bütün antenlerini, bütün duyargalarını şuursuzca Batı istikametine yöneltmiş bir toplumda, idrakleri sarsan, silkeleyen, ruhları uyandıran bir hükümdür bu. Çok önemli bir önermedir. Yol ve yön haritasıdır.

Bence Cemil Meriç üstadın diğer bir önemli teşhisi de, “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleridir!” sözüdür. İdeolojik kavganın en keskin, en şiddetli günlerinde söylenmiş olması ise, sözün değerini daha da artırmaktadır. Bu sözün söylendiği tarihten az bir zaman sonra, “demir-perde” ve “yeryüzü mahpushanesi” diye adlandırılan despot bir rejimin iflas etmesi ayrıca mânidardır.

KİME YAZIYORSUN BU MEKTUPLARI?

Hemen her sözü, her hükmü sosyal bir çığlık gibidir Meriç’in. Tecessüs, tefekkür ve derin idrak sahibi bir beynin çığlığıdır. Bu ülkenin çığlığı, bizim çığlığımız. Ne var ki, yeterince anlaşılamamaktan ötürü, her gerçek aydın gibi gücenik, sitemli ve hatta kızgındır. Oldukça sert bir üslûpla: “Kime yazıyorsun bu mektupları? Elinde hiçbir adres yok. Domuzlar mektup okumaz ki!”
İlk bakışta üslûbu insafsız ve ağır bulabilirsiniz belki, fakat toplumun genel gidişatına ve fikrî sefaletine/sefilliğine baktığınızda, yazarın bu “sosyal öfkesinin” çok da haksız olmadığını görürsünüz.
Şair Necip Fazıl da, aynı sosyal isyanla, “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diye haykırmıştı. Hatta çok daha ileri giderek, “Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!” diye haykırmıştı.

Akıl sahipleri ile irfân erlerini tenzih ederek belirtelim ki, bütün bu uyarıcı çığlıklara rağmen, genel mânâda tefekkür ve derin idrak bakımından kalabalıklar kendi sığ ve puslu ırmağında akarak, “aşağıların aşağısına” doğru seyr-ü sefer eylemektedir. Gerek “Bu Ülke” insanının umumî manzarasına, gerekse dünyamızın genel gidişatına bakarak, insanın, “Yanıldınız ve yenildiniz ey bilgeler, yığınlar aldırmadı bilgece sözlerinize. İnsanlık yükselme ve yücelme yolunda değil; alçalma uçurumunda yol alıyor!” diye höykürmek geliyor içinden. “Yeşil ağaçtan ateş çıkaran” Rabbimin inayeti ile, şerrin içinden bir iyileşmenin filizlenme ümidi ve ihtimali şüphesiz her zaman vardır. İlahî bir müdahâle her an her şeyi tersine dönüştürebilir; ancak, hadiseye beşer plânında baktığımızda iyimser olmanın pek de akıl kârı bir iş olmadığı aşikârdır.

Bu elemli gidişata rağmen, ümit ve tesellimiz, gerek Cemil Meriç’in, gerekse Necip Fazıl’ın ve isimleri gönlümüzde mahfuz (Nurettin Topçu, Ahmet Arvasi, Erol Güngör gibiler)daha bir çok yerli münevverin beyinlere ve gönüllere ektiği imân ve irfân tohumlarının, “ruh köküne” bağlı genç nesillerin beyninde, fikir bahçesinde yeşermeye, filiz vermeye devam ediyor olmasıdır. Bize düşen, bu nârin eşkinleri, filizkıran fırtınalarına, küresel kasırgalara karşı korumak; her zaman diri ve uyanık tutmaktır.

ARZULANAN ŞİİRE ULAŞMAK İÇİN

Cemil Meriç, kelimelerin sırrını çözen, Türkçe’yi çok güzel kullanan bir yazar. Dilin önemini kavrayan bir fikir adamı. “Kâmusumuz, nâmusumuzdur. Kâmusa uzanan el, nâmusa uzanmış sayılır!” deyişi bundan.

Bir de şiire meftun bir insan Cemil Meriç. “Ben bütün bu çığlığı, arzu ettiğim şiire ulaşmak için attım!” der. Ancak, arzu ettiği şiire ulaşamadığı için kederli ve üzgündür. Oysa, onun özgün düz cümleleri, öylesine titiz bir işçilikle işlenmiş, öylesine edebî ve estetik haddeden geçerek incelmiştir ki, özellikle “Bu Ülke”de edebî metinleri aşan bir şiirîyet vardır. İşte birkaç misal:

“Itır gülün sesi, ışık sonsuzun. Geceleri ölüm konuşur karanlıklarda..”

“Kelime, ormanda uyuyan dilber; şair, uzaklardan gelen şehzâde”

“Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz..Kelime adem..”

“Kuşlara benzer kelimeler, odana dolarlar bir akşam. Nereden gelirler bilemezsin. Kâh çığlık çığlığadırlar, kâh sesleri işitilmez.”

“Senin türben kelimeler. Yuvarlanırken, tırnaklarını kâğıda geçirmek istiyorsun; kâğıda yani ebedîyete..”

Bu sözler, edebî, felsefî ve estetik açıdan, güçlü şiire ulaşan cümlelerdir. Bu âli sözlere karşılık, şiiri “kelime istifi/kelime çöplüğü” olan nice mute-şairler tanırız. Onlar, arlanmadan şair etiketini kullanırken, Cemil Meriç, asla ben şairim demez. Çünkü, erdemine inandığı fikir namusu buna mânidir.

YENİ BİR UFKUN EŞİĞİNDE

Özetle şunu söyleyebiliriz: Cemil Meriç Türk fikir hayatında önemli bir isimdir. Yeni nesle düşen, eserlerini okuyarak, onun fikir dünyasını yakından tanımak; buradan alacağı entelektüel enerjiyle, tefekkür idrakiyle, geleceğin daha karmaşık, daha bilgi-yoğun ve daha mürekkep dünyasına hazırlanmaktır. Çünkü, bilgi durmuş, donmuş bir değerler havuzu değil; sürekli oluşan, oluşurken dalgalanan ve yenilenerek sonsuzluğa uzayan bir umman hareketidir.

Bu mânâda bilmenin ve bilginin, hele ki fizikötesine ve hikmete açılan bilginin, yeryüzüne dair nihaî bir noktası yoktur. Bu münasebetle her münevver, toplumun karanlık uçurumlarını aydınlatan bir irfân feneridir; “Hırsız feneri!” değil!..

Necip Fazıl’ın “Perdenin ardı perde, perdenin ardı perde/Her siper aşıldıkça, gaye öbür siperde!” dediği gibi, hayatta da karanlık uçurumun ardında yeni uçurumlar vardır. Türk aydını bu yeni uçurumlara karşı, yeni ışıklar, yeni fenerler, yeni güneşler ortaya çıkarmalıdır.

Bu cümleden olarak, üstad Cemil Meriç’in aydınlattığı uçurumla yetinmeden, yeni uçurumlara karşı yeni ışık kaynakları bulmak ve üretmek zorundayız. O bir kilometre taşı idi, mesafeyi sonsuza doğru genişletmek ve insanlığın önünde aydınlık bir alan açabilmek için, benzer çileyi biz de çekmeliyiz.

Her ne kadar yazar, yeterince anlaşılmamanın kızgınlığı ile;
“Kimin için yaratacaksın? İnsanlar ışığa, hayata, sonsuza düşmen. Aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.” dese de, aydınlanan, aynı zamanda aydınlatır da. “Mum dibine ışık etmez!” denilse de, tefekkür güneşi ışığını âdil bir şekilde sunar yeryüzüne. Mânevî/mistik enerjisini oluşun cevherinden alan kutlu ışık, insanlığın ortak değeridir. Çünkü, Nebiler Nebisi Sevgili Peygamberimiz (sav) sadece Müslümanlara değil, “âlemlere rahmet olarak gönderilmiş”, ebedî müjdeci, ebedî bir kurtarıcıdır.

Netice olarak, düşüncenin büyük çilekeşi merhum Cemil Meriç, bizleri tefekkür ufkun eşiğine taşımıştır; düşüncemizi geliştirerek, eşiği aşıp, daha öte bir ufka açılmak, ancak bizim gayretimizle olacaktır. Bu çetin ve çileli süreci, varoldukça takip etmek gerekir. Yorulan yolda kalır, yürüyen menzil alır.
Burada, Cemil Meriç’in, özellikle görme yeteneğini kaybettikten sonra, onun gören gözü, duyan kulağı, okuyan beyni ve yazan eli olan, muhterem kızları, değerli ilim ve gönül insanı Prof. Dr. Ümit Meriç hanımefendinin hakkını teslim ve kendisine teşekkür etmeliyiz...

“UÇURUMUN ÖNÜNDE UYANMAK”

Peki bu evrede, yapılması gereken nedir?
Buna benim cevabım, ülkemize istikamet belirleyecek hakiki münevverin, Mevlânâ hazretlerinin ifadesiyle, bir pergel gibi olmalı; bir ayağı kendi kültüründe, kendi irfânında, kendi merkezî kimliğinde olmalı; öteki ayağı ile de cihâna açılmalı şeklinde olacaktır.
Bunun için tedbir ve tedbir sonrası metod ne olmalı? Bunun cevabını da Cemil Meriç’ten dinleyelim:

“Tedbirin de, terbiyeye ihtiyacı vardır. Biz, gelecek nesilleri iyi yetiştirmek için, evvelâ kendimizi iyi yetiştirmeliyiz. Evvelâ, aydınların şuurrlanması lâzım...Bu itibarla yapılacak iş büyüktür: Kendimizi tanımak, tarihimizi tanımak, sonra yapılan tahripleri (bozma-yozlaştırma) önlemek; Avrupa’nın tasallutuna (baskısına) karşı, kendimizi sağlam bir hisarla kuşatmak mecburiyetindeyiz. Bugün 40 milyon Robinson (kendi haz dünyasında yaşayan, cemiyet rûhundan kopuk, ferdîyetçi, bencil ve yalnız. O.Y.) hâlindeyiz. Kimse kimseyi anlamıyor, (ortak) dilimiz yok. Bu vasıftaki insanların, genç nesilleri düşünmesi imkânsız. Evvelâ kendimizi tanımalıyız. Müşterek bir dil, müşterek bir tefekkür dünyası yaratmalıyız. Bunun tek çaresi, bilmek ve okumaktır. Bilmek daima İslâmın emridir!”

Bunun için tarihî hatıramızı ve medeniyet hafızamızı zinde tutmalıyız. Yani şuurlanmalıyız. Çünkü, Meriç’in ifadesiyle, “Şuur: Uçurumun önünde uyanış”tır.. Uçurum sizi yuttuğunda, artık uyanmanın bir faydası olmayacak...

Bir başka şair ve düşünce adamımız Sezai Karakoç’un, 50 yıldır cemiyet rûhunu uyandırabilmek ve insanımıza “diriliş idraki, diriliş muştusu aşılayabilmek için” dövünüp durması bundan ötürüdür.

Ancak, bütün bu uyarılara rağmen, kendi bencil hücresinde durup bekleyenler için, söylenecek sözü, Kutsal Kitabımız belirtmiştir: “Bekleyin, biz de bekliyoruz!” Hiç şüphe yok ki, büyük buluşma, büyük mahkeme ve hesaba çekilme çetin olacaktır!..

Bunun için, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” denilerek, bilginin faziletine, üstünlüğüne ve insan için kaçınılmazlığına işaret edilmiştir.

EBEDİ KURTULUŞ YOLU

“Eski toplumlar, hayatın sırlarını mitoslarla aydınlatmış; çağdaş insanın hırsız feneri: İdeolojiler!” diyor Meriç.

Gelinen noktada insanın önündeki ezelî ve ebedî kurtuluş haritası, beşerî sistemlerde değil, İlâhî nizamdadır. Gelişip, yenilenirken, çağın idrakine göre bir tefekkür anlayışı oluştururken, bu kök ve gök bilgi dairesinden asla ayrılmamalıyız.

Çünkü, bizim olduğu kadar, bütün insanlığın felâhı, esenliği bu iklim ve bu ilim dairesindedir. Bir kere daha vurgulamak isterim ki, biricik meselemiz, “küresel kuraklığı önlemek” değil, hayatı çöle çeviren tefekkür kuraklığını önlemektir. Endişeden ve tehlikeden kurtulmak için, ebedî saadete erdirici, metafizik eksenli, vahiy eksenli, ebedîyet vadeden sahih ve mutlak bilgiye ihtiyacımız var...Beşerî bilgi dünyevî yanımıza hitap eder ve elbette küçümsenemez. Ancak, asıl meselemiz düşüncenin ulvî boyutunu, metafizik derinliğini yakalamaktır. Şüphesiz, bir entelektüel olarak yaşamak takdir edilecek bir birikimdir. Ama ebedîyet idrakine sahip insanın asıl meselesi, bu dünyadan iyi bir mümin olarak göçmektir.

Ne diyor Cemil Meriç, “Batıyı bilmemek bir eksiklik; Batıyı bilen kendine yabancılaşıyor!” Onun, “çift dikiş üslûbuyla” söylersek; kendinden, yani irfân ve imân ikliminden...Şüphesiz, burada paradoks/çelişkili bir durumla karşı karşıyayız.

Daha açık bir ifadeyle bizlere çok zengin bir Batı Kültürü Dipnotu sunan Cemil Meriç, tefekkür ufkumuzun genişleterek, beynimize bilgilenme tohumu, aşkı ekmiştir. Batı fikriyatını taradıktan sonra, Doğu tefekkürüne yönelmesi, şarkî iklim için bir işaret, bir ümit ve bir şans olmuştur. Ama ilmi ve iklimi ile bize ait bu dünyanın eşiğinden içeri adım atıp, metafizik âlem ve ebedîyet fikri ile donanmak, kendi gayretimizle, kendi çilemizle, kendi imânımız ve kendi irfânımızla olacak. Eğer bize tanıtılan dünya ile yetinirsek, arada, arâfta kalırız. Yani, hikmetsiz bilgiden, insana fayda gelmez...

Ve önümüzde fazla bir alternatif de yok, ne yazık ki...Sûfî geleneğin fizik ve mistik formülüyle ifade edersek: “Ya olacağız, ya öleceğiz!”

Değerli sosyolog ve mütefekkirimiz S.Ahmet Arvasi, “İnsan çatallı bir yol ağzında bırakılmış ve kendisine seç, delilmiştir!” derdi. Yani herkes tercihinden sorumludur. Son hüküm ona göre belirlenecek: “Müjde veya Azap!..Ateş veya gül bahçesi!”

“VİCDANLARIN BAHARI ”

Batı düşüncesini de büyük ölçüde etkileyen, vahiy esenli Doğu tefekkürünün büyük ismi Dr. Muhammed İkbal’in sözlerini, izlenmesi gereken yola ilhâm oluşturması arzusuyla aktarmak istiyorum:

“Garp felsefesi, cemiyetten yükselen bütün yanık feryâd-ü figânlara, ıstırap ve hicranlara karşı tam bir acz içindedir. (Sadece çaresizlik, âcizlik olsa iyi, aynı zamanda hissiz, zalim ve acımasızdır.O.Y.) Fakat din, bilhassa İslâm, bunun tamamen aksine olarak, insan için vicdanların baharı olan iç huzuru temin etmiş bir durumdadır.”

Evet, üzerine ölü toprağı serpilen toplumun yeni ve derin bir sosyal-mukaddes dalgaya âcil ihtiyacı var. Batı’yı büyüleyen, Şark’ın sûfî bilgesi Mevlânâ Hazretleri, “Cân denizinin dalgası/Sevgiliye götürür insanı!” diyor.

Bizi, Saadet Ülkesine ve Ebedî Sevgiliye ulaştıracak mânevî dalgayı başlatmak yolunda, hepimiz, Ebâbil kuşları veya yüreği kanayan esmer Filistin çocukları gibi, elimizdeki bütün kutsal taşları ‘durgun ve duyarsız cemiyet havuzuna’ doğru fırlatmalı ve “arzulanan kutsal dalgalanmayı başlatmalıyız,” Dünyevî arzular bu ulvî eyleme mâni olmamalı. Ne diyor Yûnus Emre: “Ne beslersin bu cânı/Sinde kurt-kuş yer gider!”

Biz, karınca misali, tarafımızı, safımızı belirtelim ki; taşı kurşuna, ateşi gül bahçesine dönüştürebilen kudret indinde, yerimiz ve hükmümüz belli olsun!..

Muhterem kızı, Prof. Dr. Ümit Meriç’in de, ifade ettiği gibi, bir düşünce harmanlamasına vasıta olabilmek için, Batı düşüncesini ülkemize taşıyan; sonra da Doğu âlemine dikkatleri çeken Cemil Meriç; kültür seyrinden sonra, medeniyetimizin özünü oluşturan “irfân” evresine gelmişti. Eğer ömrü vefa etseydi, kültür kitaplarının ardından, irfân ciltlerine başlayacaktı. Kendisi de, yeni bir dünyanın eşiğine gelmişti. Adımını eşikten içeri atmıştı. İnsanlığın büyük ümidi, gerçek kurtuluşu bu âlemde idi. Son söz, son istikamet olarak buna işaret etmişti.

Kabul etmeliyiz ki, Cemil Meriç, fikrî dalgalanmalar içinde yaşamıştır. Arada ve arâftadır. Kendisi bunu açık kalplilikle itiraf ediyor zaten, “Benim düşüncelerim heterodokstur. Sosyalist değilim. İslâmcı değilim. Öyleyse ben neyim? Ben kendimim. (s. 39)
Hiç kimsenin bu oto-tanımı tevil ve mistifike etme hakkı yoktur. Kur’ân’ın edebî diliyle söylersek: “Bu böyledir!” Şüphe yok ki, kişi ruh iklimini en iyi kendisi bilir.

Yani fikrin gökkuşağı Cemil Meriç, Batı ilminde, Batı ikliminde dolaşmış, pek mutmain olmamış; bu münasebetle yeni bir dünya arayışına çıkarak, Hint mistisizmi ile, daha sonra da İslâm irfânıyla tanışmış. Doğu’yu işaret etmiş, Doğu’da karar kılmıştır. Eşiğe ve ışığa yönelmiştir. Bu da, önemli bir ümit işaretidir.

Fikrin gökkuşağı ve mefhum harmanı, söz ummanı Cemil Meriç’e, Allah’tan rahmet diliyorum.

***

NOT: Geçen hafta, Cafer Vayni’nin düzenlediği toplantıda, değerli kızları Prof. Dr. Ümit Meriç ile birlikte, Bağcılar Belediyesinde Cemil Meriç ustayı yâd ettik. Ümit hanım, “Bir Baba Olarak Cemil Meriç”i anlatırken; bendeniz de, “Fikrin Gökkuşağı ve Söz Ummanı Cemil Meriç”i tanımlamaya çalıştım. Yukarıdaki yazı, bu konuşma metnidir.



Bu yazı 2,660 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Temmuz 2008 Bilgiden Bilgeliğe
    • 14 Temmuz 2008 Acının Metafiziği
    • 7 Temmuz 2008 ''Hüzün Yılı''
    • 4 Temmuz 2008 Üsküdar'da Bir Hikmet Dükkânı
    • 1 Temmuz 2008 Çağımızın Ârifi
    • 18 Haziran 2008 Düşüncenin Gökkuşağı ve Söz Ummanı:Cemil Meriç
    • 10 Haziran 2008 Cebeci'nin Şiir İklimi
    • 5 Haziran 2008 Türkiye'nin Şairi : Dilâver Cebeci
    • 2 Haziran 2008 Yavuz Bülent Bâkiler’le 72 Yıl
    • 29 Mayıs 2008 Uçmağa Göçen Usta!..
    • 27 Mayıs 2008 Necip Fazıl Kısakürek
    • 14 Nisan 2008 Câmideki Rektör: Erol Güngör

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,009 µs