En Sıcak Konular

Memduh Atalay

Kıvılcım
Memduh Atalay
1 Ocak 1990

Başörtülü Kızlar Bağlamında Aşk ve Evlilik



                                             ( اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ السُّفَهَاءُ بِالْهَوَسَاتِ { اِذًا ترَجَّلَ النِّسَاءُ النَّاشِزَاتُ بِالْوَقَاحَاتِ)

     Başörtülü kızlarla kim evlenecek sorusu, kaygısı birçok kimsenin umurunda… Bir şey umura dâhil olmuşsa ortada dikkate değer bir sorun da var demektir. Yaşadığımız çağ, dünyayı bir köy haline getiren, değerleri başkalaştıran, buharlaştıran bir özelliğe sahip. Her şeyin maddeye, eşyaya indirgendiği, tüketimin bir değer kabul edildiği bir vasattayız. Bu vasatta fıtratından en çok Uzaklaştırılan/uzaklaşan kadındır denilebilir. Bu durum hem erkeklerin bir kişilik sınavıdır hem de kadınların fıtri olanda kalma sınavıdır. Türkiye’de başörtüsü problemi sanıldığı gibi kadınlarla ilgili bir sorun değildir. Erkeklerin kimlik ve kişilik sınavıdır. İnancı gereği örtünen bir kadına yapılabilecek en ağır teklif “başını aç” teklifidir. Bundan daha ötesi ne olabilir, düşünmek ve söylemek gerçekten onur kırıcı. Olanlar olmuş “gelen mala gelsin, namusa ve cana gelmesin” duasına;” yüzünde göz izi var sana kim baktı yârim” kıskançlığına sahip Müslüman Türk kadını ve erkeği bu meşum teklife duçar kalmıştır!

     Yukarıdaki Arapça ifadenin Türkçesi, duçar kaldığımız bu onursuz durumun izahını yapıyor, diyor ki:”sefih olan erkekler, heva ve heveslerine uyarak kadınlaştıkları zaman, geçimsiz/huysuz kadınlar da hayâsızlaşarak erkekleşiyor” Erkeğin kimlik ve kişilik bunalımı, modern hayat özlemi, kendini; kadının düşüşünde gösteren bir trajediyi sunuyor erkeğe. Erkek, aile reisi modern dünyanın albenili imkânlarından yararlanmak için tek kişilik bir kuvveti yetersiz görünce, sosyal hayatın içerisinde, ekonomik zorluğu paylaşacağı bir eş/ortak arama yoluna düşüyor. Bir evimiz orta hallisinden bir arabamız, yılda bir tatilimiz, markalı eşyalarımız, çocuklarımıza özel okulumuz kaygıları erkeğin kadınlaştığı, kadının da zaafa uğradığı kritik nokta olarak karşımıza çıkıyor.

     Bu nokta aşkın, sevginin, hürmetin yara aldığı evliliğin bir şirkete dönüştüğü noktadır. Çocukların anne babasını seçmek olan evlilik, modern hayatın çarklarında doğranma serüvenine yoldaş aramaya dönüşüyor. Bir yastığa baş koymak, bir kitaba eğilmekten daha yüce tutulunca, modern dayatmalar temel ihtiyaçmış gibi algılanınca, kadının profiline mezuniyet eklemesi, fıtratından uzaklaşması kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

    Bir kadının, servet-i fünun edebiyatını bilmesi, kuantum fiziğine aşina olması ya da Ahmet Altan okuması anneliğine, eşliğine ne katıyor, anneliğinden eşliğinden ne götürüyor kimse düşünmüyor. Özellikle “bizim kızlar” hemen Ayşe annemize uzanan örnekleri sıralayarak, kadının ilimden, bilgiden mahrum edilemeyeceğini, İslam’ın ilim emrinin kadın, erkek her mümini kapsadığından bahsediyorlar. Vay mı ki “otursun evinde” ilmihal öğrensin, anneliğine ve eşliğine yarayan bilgiler edinsin diyesin… Bu çağda bu kafanın, bu çağda kadını eve hapsetmenin nasıl bir fenalık olduğunu hakarete varan bir üslupla dinlemeyi göze alacaksın. Bu arada “ilim” nedir, günümüzdeki diplomalı malumat ilim midir, Aşk-ı Memnu okumak kadının sadakatini artırır mı, yemeğe lezzet katar mı türünden sorular, erkek yandaşlarla beraber kadınlar korosunun saldırısında gümbürtüye gidiyor!

     İlim (!) için hicret eden kızlarımızın yaralı hissiyatları bu tarz ifadelerle iyice geriliyor. Çıplaklıkla, mahremiyet duygusunu kaybeden Batı insanının karşısında Mahremiyet duygularından asla şüphe edilmeyecek ilim muhacirleri nasıl algılanıyor veya o eğitim sisteminde, öğrenilen dilden ne gibi virüsler bulaşıyor, bunları tartışmak bile kamusal alancılarla aynı düzlemde yer almak gibi anlaşıldığından söylemek zor tabi. Netice de sistemin vermediği diplomayı alıp gelen kızlarımız var ama ninesinin saflığını, annesinin samimiyetini taşıyabiliyor mu hâlâ anlamak zor. Evliliği şirket mantığına dönüştüren erkek de diplomalı genç kız da hayatın bir yerinde fıtrattan uzaklaşmanın acısıyla karşılaşacak mutlaka.

   Peygamber Efendimiz, Fatıma annemizi İmam Ali efendimizle evlendirdiğinde şöyle der:”ya Ali bundan böyle Fatma’nın kölesisin, kızım Fatıma bundan böyle Ali’nin kölesisin!” sonra bir serlevha olarak, evlilikte ve aşkta başımızda taşımamız gereken sözünü ashabına dönerek söyler: “Ashabım, evlilik iki bedende bir ruh gibidir” Evlilik bu zaviyeden, aşk bu zaviyeden anlaşılmıyorsa kim kiminle evlenmiş ne önemi var! Modernizmin bize dayattığı alanların öznesi miyiz, nesnesi mi? Kendi kaynaklarımız yerine, geçerli sayılan değerleri bizleştirme kurnazlığı asla kendimiz olamayacağımız bir alandır ki yanlış soruya doğru cevap aramanın ta kendisidir.

    Şair “onun annesi diyorlar /bu yeter sevgilim bu yeter bana” dizeleriyle kadın için ölümsüzlük ve hayırla yâd edilme yolunu göstermiş aslında. Şimdi talepleri, kadın anlayışı bakımından Modern bir kadından farkı olmayan, ben merkezli, annelik duygusundan uzak, gözüne dünya kaçmış bir başörtülü ile evlenen, aslında kiminle evlenmiş oluyor? Ekonomik ve kültürel bağımsızlık, ayakları üstünde durma teranesi ile meşbu bir başörtülü kız, kimlik ve kişilik zafiyetine uğramış erkeğin eseridir. İki bedende bir ruh olan evlilikte bir tamamlama söz konusuyken günümüzde süt emzirme konusunu bile tartışmaya dönüştüren eğitimli Müslüman hanımların anlayışında, çatışan ve lades olmamak için hep aklımda diyen bir gerilim söz konusu.

   Erkek bütündür, kadın parçadır; erkeğin kadına olan hasreti, bütünün parçaya olan hasreti gibidir; kadının erkeğe olan hasreti ise parçanın bütüne olan hasreti gibidir, diyor Arabi. Eşitlik, ekonomik özgürlük, diploma derken fıtratından uzaklaşan kadınla, evliliği modern hayatın ihtiyaç olarak gösterdiği şeyleri edinmek için ortak arayışına indirgeyen erkeğin kurduğu evlilik ancak şirket mantığıyla yürüyebilir. Böyle bir evden de Çanakkale, Yemen, Sarıkamış şehidi değil kötü bir tüketici yetişebilir. Onun annesi olmayı, tüm sıfatlardan üstün bilmeyen bir genç kız başörtülü olsa ne olur olmasa ne olur? Başörtülü kızların tercihleri, evliliklerinden de örtülerinden de daha önemli bence. Cahiliye kirlerini hiçbir örtü kapatmaz. Gözünü dünya bürümüş bir modern başörtülü, sistemin bizi denemesiydi. Onları fıtratlarına uygun ilimle mücehhez kılacağımıza, ilmihalle donatacağımıza bu keyfiyette okullar açacağımıza yine gösterilen yolda yürümeyi seçtik! Yol bizim mi değil mi, bunu anlamadan, yoldan emin olmadan; bana ve hedefime ait olmayan bir yolda kim hangi şekilde yürürse yürüsün! Bilirim ki “kadın alçalırsa beşer alçalır”  AH MİNEL AŞK!

     Yukarıdaki bu çelişik durum, diğerlerinde de fazlasıyla bulunuyor. Geleneksel çizgiyi takip edenlerin de hedefleri bakımından modern kadınlara benzeyen tutumları inkâr edilemez.

      Hizmetleri (!),gezmeleri sekteye uğramasın diye çocuk doğurmayı yüksünen, diploma tutkusunu aratacak derecede başka meşguliyetleri önceleyen geleneksel tipi de örnek olarak sunacak değilim. Mesele bizden, medeniyetimizden doğmuş, süzülmüş aile ve aşkı yaşayabilmek ve kararan üzümlerin değil, parlayan yıldızların modeli olabilmektir! Büyüklerin huzurevine, çocukların bizden kimselerin kreşlerine terk edildiği bir senaryoda, Müslüman bir kimse; aktör olmak bir yana rol almayı bile seçmişse, yangının kıyafetle, evlilikle söneceği yok! Her üzüm, kararmasına mazeret teşkil eden bir üzümü, neden bizim bağımızda buluyor?  Samimiyet ve merhamet eksenli kadını inşa etmenin derdine düşerek fıtrata dönüşü sağlamalı, bu kamburumuzu parlayan yıldıza dönüştürmeliyiz.



Bu yazı 1,849 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 4 Aralık 2014 Öğretmenin Eğitime Katkısı
    • 1 Mayıs 2010 Türkülerimiz ve Acılarımız Bağlamında Biz
    • 4 Nisan 2010 Üşüyen Değil Davası Olan MUHSİN BAŞKAN
    • 26 Mart 2010 İlahiyatçı Bilgeliğin Dayanılmaz Hafifliği: BAYRAKTAR BAYRAKLI Örneği
    • 15 Aralık 2008 O Ayakkabılardan Öpüyorum Kardeşim
    • 22 Eylül 2008 Ulusalcı Paranoya ya da Vatan Satma Töhmeti
    • 15 Eylül 2008 Hazreti Ali Atatürk Olarak Dönmüş(!)
    • 8 Eylül 2008 Oruç Bizi Nasıl Tutar?
    • 4 Eylül 2008 Yeni Müsteşriklerimiz:Ateist Bilgelerimiz
    • 27 Ağustos 2008 Farklılık mı Aykırılık mı?
    • 26 Haziran 2008 Avrupalı Turistler Niçin “Kırolarla” Evleniyor?
    • 15 Haziran 2008 Bir Zulüm Tapınağı: Banka
    • 5 Haziran 2008 Başörtülü Kızlar Bağlamında Aşk ve Evlilik
    • 25 Mayıs 2008 Eğri Duruşun Doğrucu Davutları: Yaşar Nuri ve Ahmet Hakan
    • 14 Mayıs 2008 SÜKÛTUN SESİ YA DA ÂKİF’İN RESMİ
    • 11 Mayıs 2008 Çağdaşlığın Dayanılmaz Örtüsü
    • 4 Mayıs 2008 Zamane Hokkabazı
    • 27 Nisan 2008 İsmet İnönü’nün Pul Davası Bağlamında Siyasi Kekemelik
    • 24 Nisan 2008 Ukayl bin Ebu Talip Resminden Bugüne Bakış
    • 19 Nisan 2008 23 Nisan Çocuk Bayramı İçin Laik Faşizan Çocuk Aranıyor!

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,969 µs