Konuk Yazar - turkocagi.org.tr
Prof.Dr.Mehmet Öz Türk Ocakları Genel Başkanı
27 Ağustos 2015
Türkiyenin Yolu: Mill Birlik İçin Güçlü Devlet
2015 genel seçimleri ve sonrasındaki gelişmeler, içte ve dışta yaşadığımız zorlukların sert bir şekilde bir kez daha yüzümüze vurmasına sebep oldu. Gelişmeler; çok değil, birkaç yıl önce Güzel şeyler olacak! beklentisiyle başlatılan demokratik açılım ve çözüm süreci girişimlerinin, Türkiyenin kanayan 30 yıllık yarasının haricî şart ve faktörlerden bağımsız ve muaf bir şekilde tedavi edilmesinin mümkün olmayacağı yönünde ikazda bulunanları haklı çıkardı. 6-8 Ekim olaylarında iflas eden çözüm süreci, seçimlerden sonra buzdolabına kaldırıldı.
Türkiyedeki terör örgütünün kendine has özellikleri, uluslararası bağlantıları, bu coğrafyanın tanziminde büyük güçlerin ve İsrailin böl-yönet politikası vb. bir dizi faktörü yeterince dikkate almayan bir yaklaşımın çözüm değil çözülme getireceğine, terörü belli bir süre durdurmakla birlikte ileride telafisi imkânsız ağır sonuçlar doğuracağına dair ikazlara kulak verilmedi. Hatta bu ikazlar, Siz, kanın durmasını istemiyor musunuz; analar ağlasın mı? gibi demagojik söylemlerle çarpıtıldı. Şimdi gelinen noktayı iyi teşhis etmek zorundayız. Bölgenin yüz yıl sonraki düzeninin uzun vadeli görünümüne bakmalıyız. Kısa vadede meydana gelen vukuatı önemsemekle birlikte büyük resmin içindeki yerini görmeliyiz. Bölgede Kürt kardeşlerimizle diğer unsurlar arasına sokulan fitnenin en önemli gerekçesinin İsrailin ve enerji kaynaklarının güvenliği meselesi olduğu çıplak bir gerçektir. Arap baharı, Ortadoğuya demokrasi, seküler ve kadın haklarına saygılı Kürt hareketi gibi söylemler, sadece ve yalnızca makyaj malzemesidir.
Bu süreçte, Müslümanlar arasındaki medeniyet içi çatışmayı körüklemede kullanılan en etkili iki unsur, yükselen etnik Kürt milliyetçiliği ve radikal selefi akımlardır. Bunların yanına İran etkisi ve Şiilik de eklenmelidir. Böylece, Iraka ilk müdahale ile başlayan ve 2003 işgaliyle tahkim edilen Sünni-Şii-Kürt üçlü ayırımının temelinde, Suriye ve Irakın bölünmesi adım adım tatbik mevkiine koyulmuştur. Bu bölgenin en önemli ülkesi olan Türkiye de açık bir şekilde bölünme tehdidi ile karşı karşıyadır.
Osmanlı Devletinin dağılma döneminde, Osmanlı yönetimine yönelik insani müdahaleler tarihi, bugünkü idarecilerimiz için çok öğreticidir. HDP Eş Başkanı F. Yüksekdağın, Alman Hükûmetini Türk Hükûmetine baskı yapmaya çağırması, bazı hükûmet destekçisi basın mensuplarını şaşırtmış. Tarih ve siyaset bilmemek, tam da böyle bir şeydir. Malum, Osmanlının dağılma döneminde, bütün ayrılıkçı unsurların uyguladığı klasik bir taktikti bu. Türkler katliam yapıyor. propagandası (yaygarası) kopartılır; Avrupa devletleri, insani müdahaleye davet edilirdi. Aşağı yukarı yüz yıllık bir dönemde Yunanlılar, Bulgarlar, Ermeniler gibi gayrimüslim unsurların yanında bazı Müslüman topluluklar adına hareket edenler de bu yöntemi kullandılar. Kürtçü ayrılıkçı siyasetin o dönemdeki temsilcileri için de olağan bir durumdu bu. Dolayısıyla bugün, bunda şaşılacak bir durum yoktur.
***
Ülkede yaşanan ve özellikle İngiliz basınının iç savaş olarak tanımlamakta ısrar ettiği terör eylemlerine karşı en sert ve tavizsiz şekilde mücadele edilirken bunu, milletimizi oluşturan unsurlardan birine yönelik bir hareket olarak yorumlayan ve gösterenlere karşı da halkımız sağlıklı bir şekilde bilgilendirilmelidir. Biz, öteden beri çözülmeye yol açacağını ifade ettiğimiz çözüm sürecine barış kelimesini ekleyenlere itiraz ettik ve dedik ki, bu ülkede Türk-Kürt savaşı yok, kavgası yok. Bin yıllık kardeşliği berhava ettirmeyeceğiz. Elbette ki problemler olmuştur ve olacaktır. Önemli olan, bunları adalet ve hakkaniyet ölçüleri, millî devlet ve üniter yapı içinde çözmektir. Bu bakımdan, milliyetçi camianın hem 12 Eylül öncesinde hem de sonraki dönemlerde Türk milleti kavramını kapsayıcı ve içerici bir anlayışla kullandığı aşikârdı. Buna rağmen, sol çevrelerin yanında İslamcı kalem ve siyaset erbabının bir kısmı da, maalesef, bu millet ve milliyet anlayışının kritik önemini takdir edemedi; takdir etmek bir yana, ırkçılık gibi saçma sapan suçlamalara konu etti.
Bütün bu gerçeklere rağmen, iktidar partisinin âkil adamlıktan siyasete geçen yeni bir milletvekilinin 2002den bugüne kadar geçen süreci, Türk milleti kavramının tasfiyesi ve yerine Türkiye milletinin inşası olarak (kendi ifadesiyle dışlayıcı ve baskıcı Türk milletinden kapsayıcı ve özgürleştirici Türkiye milletine geçiş süreci) tanımlaması (Habertürk Gazetesi, 24 Ağustos 2015), yaşadığımız fetret ve kimlik bunalımı döneminin hangi zihniyetin, hangi gerçeklerden kopuk fantezilerin sonucu olduğunu ortaya koyuyor.
Bu sakat zihniyeti neresinden düzelteceksiniz? Türkiye, Türk ülkesi demektir. Millete Türk milleti yerine Türk ülkesi milleti diyorsunuz. Coğrafi ad; millet adı olamaz, milletin adından türer; Fransanın Fransızların ülkesi, Rusyanın Rusların ülkesi olması gibi. Siz bugün Türk milleti kavramını tartışmaya açtınız, yarın onlar Türkiye adını tartışır. Nitekim enternasyonalist bazı İslamcı kesimler, Anadolu adını yeğliyor. Bu topraklara, 12. yüzyılda Haçlılar Türkiye adını verdi. Bizim ecdadımız buraya İklim-i Rum (Roma ülkesi) diyordu. Zira buraları biz Romadan (Bizans, Doğu Romaya çok sonra verilen bir isimdir.) aldık ve eski isimlerle de bir problemimiz olmadı. Nitekim Romanın Batı Anadoludaki eyaletinin (thema) adı olan Anatolia/Anadoluyu hem bugünkü Türkiyenin batı yarısında kurulan Osmanlı beylerbeyliğinin adı hem de Osmanlı teşkilatında Asya topraklarının tamamı (Anadolu Kazaskerliği) için kullandık; bir dönem, daha sonra Karaman adını alacak yöreye Yunan vilayeti dedik.
Osmanlı döneminde, Avrupalıların çoğu bütün Osmanlı topraklarına Türkiye, etnik kökenine bakmaksızın Osmanlılara Türkler, Osmanlı sultanına Büyük Türk diyordu. Çin ve Arap kaynaklarında, daha sonra da Batılı kaynaklarda kapsayıcı anlamda kullanılan Türk ve Türkiye tabirlerinin, bir hanedan devleti olan Osmanlı Devleti tarafından vurgulanmaması tabii idi. Bununla birlikte anayasal yönetime geçildiğinde, henüz pek çok dinî ve etnik topluluk bulunmasına rağmen Türk dilinin resmî dil ittihaz edilmesi çok anlamlıdır. Bu tarihî gerçekleri bilmeyen veya görmezden gelen bir anlayışla millî birlik sağlanamaz. Etnik fitne de bir kez bu denli köpürtüldükten sonra kolay yatışmaz. Onun için şimdi işimiz, 10-12 yıl öncesine göre çok daha zorlaşmıştır. Millî birliği çözücü söylem ve uygulamaların zihinlerde yarattığı istifhamlar; etnikçi dilin keskinleşmesi; mezhep, tarikat ve meşrep bağlılıklarının üst kimliğin yerini alması, bundan sonra sağlanacak mutabakat için zorlaştırıcı özellikler taşıyor.
***
Ortadoğuda yaşanan gelişmelerin de kuvvetlendirdiği kimlik siyasetinin kutuplaştırdığı bir ortamda Türkiye, beş ay içinde ikinci kez genel seçim yapmış olacak. Türkiyenin her bakımdan bir yeniden diriliş hamlesine ihtiyacı var. Kimileri buna yenileme (restorasyon) diyor. Sadece yenilemeye değil, tarihimizle geleceğimizi buluşturan, bir ayağıyla sıkı sıkıya millî ve yerli köklerimize bağlı, diğer ayağıyla bütün insanlığa söyleyecek sözü olan yeni medeniyet tasavvurumuzun millî ve evrensel boyutlarını mezceden bir söyleme ve bunun kuvveden fiile geçirilmesine muhtacız. Türk tarihi, Türk-İslam medeniyeti tecrübesi, kabaca 19. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan yenileşme, çağdaşlaşma çabalarımız bir laboratuvardır. Bu tecrübeyi, kadim değerlerimiz ve yeni çağın ışığında yenileyecek bir ilim, kültür, sanat ve tefekkür hamlesidir asıl çaremiz.
İçinde bulunduğumuz sıkıntılı ortamdan çıkışımızda, köklü devlet geleneğimiz çok önemli bir avantajımızdır. Devlet kurumlarının son dönemde uğradığı bütün tahribata rağmen Türk devleti, toplumumuzun genlerinde var olan aklıselim, vakar, feraset gibi hasletlerimizle, badire gibi görünen bu süreçten daha da güçlenmiş olarak çıkacaktır. Belirli bir bölgede, çözüm süreci uğruna devlet otoritesini zaafa uğratan yapılanmalara göz yumulmasının doğurduğu manzaralar, hepimiz için ibretamiz olmuştur. Bundan sonra, devletin, her türlü paralel yapılanmaya karşı aynı tavizsiz tavrı göstermesi kaçınılmazdır. Devletin, yurttaş-bireye hukuk devleti çerçevesinde en geniş özgürlüğü sağlaması ve bunu teminat altına alması bir yükümlülüktür. Bunun gereklerinden biri de bu gibi yapıların yurttaşların hak ve hürriyetlerine yönelttiği tehditlerin bertaraf edilmesidir. Bu bakımdan devletin son dönemde, kökeni ne olursa olsun terör örgütlerine karşı başlattığı mücadeleyi, hukuk içerisinde kalarak tavizsiz bir şekilde sonuna kadar sürdürmesi bir zarurettir.
Kaynak:http://turkocaklari.org.tr/sayfa/5584/turkiye-nin-yolu-mill-birlik-icin-guclu-devlet.html
Bu yazı 1,368 defa okundu.
Diğer köşe yazıları
Tüm Yazılar
-
7 Mart 2022
Rusya'nın Ukrayna işgali ve Düşündürdükleri
-
14 Aralık 2021
TÜRK DEVLETLERİ TEŞKİLATI
-
25 Mart 2021
2020lerde Dünya, Bölgemiz ve Türkiye
-
27 Mart 2020
Kut'tan Milli İradeye: Türkler'de Egemenlik Anlayışı
-
1 Mart 2020
Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe
-
1 Şubat 2020
Türk Ocakları: 108 Yıl Önce 108 Yıl Sonra
-
1 Ocak 2020
Kıskaçtan Çıkış: Doğu Akdeniz Meselesi
-
5 Aralık 2019
Suriyeli Sığınmacılar Meselesi: Nasıl Bakmalı?
-
29 Ekim 2019
Barış Pınarı Harekatı ve Sonrası
-
15 Ekim 2019
Kutadgu Biligde Devlet Ve Toplum Anlayışı
-
22 Mart 2019
Tarih Işığında Yeni Zelanda'daki Müslüman Katliamı
-
10 Mart 2019
Dünden Yarına 28 Şubat
-
16 Şubat 2019
Beka ve Siyaset
-
26 Ocak 2019
XX. Yuzyıldan XXI. Yuzyıla Turk Milliyetçiliği: Tarih, Millet ve Din
-
1 Ekim 2016
Türkiyenin Tek Gündemi Beka Meselesidir
-
1 Ağustos 2016
FETÖ/PDYnin Hain Darbe Girişiminden Sonra: Millet, Devlet ve Demokrasi
-
3 Temmuz 2016
Vekalet Savaşları, Terör Ve Türkiye
-
2 Şubat 2016
Terörle Mücadele ve Sistem Tartışmaları
-
29 Aralık 2015
2016ya Girerken '' Havf ile Reca'' Arasındaki Türkiye
-
12 Kasım 2015
Sistem Ve Çözüm
Yorumlar
+ Yorum Ekle