En Sıcak Konular

Üzeyir Lokman Çaycı

Varoluş Üçgeni
Üzeyir Lokman Çaycı
12 Nisan 2013

Prof. Sabri Fettah Berkel



 

O bizim öğretmenlerimizden biriydi

Biz iç mimarlık ve endüstri tasarımı  bölümünün ilk öğrencilerindendik. Bölüm başkanımız Prof. Dr. Önder Küçükerman'dı. Bize ders veren öğretmenlerimiz Prof. Nermin Sinemoğlu, Prof. Namık Bayık, Prof. Sadi Öziş, Prof. Sabri Fettah Berkel, Doçent Altan Gürman,  Doçent  Dr. Yılmaz Morçöl,  Öğretim Görevlisi Ertil Ayaydın, Öğretim Görevlisi Baki Aktar, Öğretim Görevlisi Ercüment Tarcan, Öğretim Görevlisi Sabit Ayasbeyoğlu idi. Asistanlar ise Mehmet Şenel,  Alım Güven, Gürkut Uysal, Nuri Doğan'dı.
 
Profesör Sabri Fettah Berkel ile Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu'nda tanıştık. Temel tasarlama derslerimize giriyordu. İlk dersimizde bize «ben öğrencilerimi sınıfta bırakmam... Yani benim derslerimde not konusunda hiç endişelenmeyin. Derslere yakınlık duyup, bir şeyler öğrenme ya da ilgisiz kalıp gelecekte başarısız olma  gibi konulardan bahsederek sizin gibi yetişkin insanlara nasihatte bulunmayı da düşünmüyorum.» dedi. O sanatın inceliğiyle notla korkutmanın gereksizliğini biliyor ve önümüze hiç bir engel koymadan  bizi özgür bir şekilde geleceğe hazırlamayı düşünüyordu. Onun bu tavrı sanat ve sanatçı duyarlılığının bir göstergesi idi. Picasso, Cezanne gibi usta sanatçılara ait getirdiği resimler üzerinde her birimiz saatlerce konuşabiliyorduk. Onların sanatlarındaki uzaysal hareketler, ritmler, paralellikler, kesişmeler, renkten renge geçişler veya renk uyumları, şekil ve görüntü tekrarları gibi bir çok konuyu tablolarda görerek bir sanatçının dikkat etmesi gerektiği temel kuralları belirliyorduk.
O bize «ben kabiliyet diye bir şeye inanmıyorum, her meslek, her bilgi, her yetenek, sonradan eğitimle kazanılır... Öğretmen varsa, öğrenmek isteyen varsa o zaman eğitim de, bilgi de var» diyordu.
Birinci sınıfta Profesör Sabri Fettah Berkel'in girdiği Temel Tasarlama dersimden yirmi üzerinden 14,
İkinci sınıfta Prof. Dr. Önder Küçükerman'ın girdiği Temel tasarlama dersimden yirmi üzerinden 19, Prof. Nermin Sinemoğlu'nun girdiği sanat tarihi dersimden yirmi üzerinden 20,
Üçüncü sınıfta Prof. Dr. Önder Küçükerman'ın girdiği tasarlama uygulama dersimden yirmi üzerinden 20, Prof. Sadi Öziş'in girdiği endüstri tasarım tarihi dersimden yirmi üzerinden19,
Son sınıfta Öğretim Görevlisi Sabit Ayasbeyoğlu'nun girdiği devrim tarihi dersi mezuniyet  notum yirmi üzerinden 20 idi.
 
O öğrencileriyle arkadaş gibiydi
 
Okulda öğretmenimiz, otobüste yol arkadaşımızdı... Onunla her konuda rahatça konuşuyorduk.
Sabri Fettah Berkel'in sanat geçmişi oldukça yüklü idi. Onun «ünlü» olmak gibi bir kaygısı  da yoktu. Nurullah Berk bunu «Sabri Berkel'in  "ün" denilen gelip geçici, nankör, pamuk ipliğine bağlı kavramdan uzak kalışı, kuşkusuz, sanatsal çabası içinde benimsediği bir tutumun sonucu oldu. Kimilerinin sebze ve meyve sergisi açar gibi yılda bir kaç kez mostraladıkları  "sergi"ler hevesinden uzak yaşıyarak içine kapanık, fildişi kulesindeki sessiz çalışmaları Sabri Berkel'i toplumdan, çevresinden uzak tutacaktı.» şeklinde açıklamaktadır.
 
Sanat hayatı
 
O, 1907'de Üsküp'te (Yugoslavya) doğdu. 1927 yılında Üsküp Sırp-Fransız okulunu «Ecole Franco - Serbe» bitirdi. 1927-1928 yılları arasında gördüğü eğitim sonucunda «Belgrad Güzel Sanatlar Okulu'nun hazırlık bolümünden» diploma aldı. 1929 -1935 yıllarında süren eğitim döneminde«Floransa Güzel Sanatlar Akademisi'nde» «Regia Accademia di Belle Arti» «Felice Carena'nın atelyesinde» çalıştı. Aynı Akademi'de iki yıl fresk ve gravür etüt ederek Akademiyi bitirdi.
 
1935'de Türkiye'ye geldi. Aynı yıl içerisinde İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde «ikinci kat salonunda» kişisel resim sergisini açtı. 1936 yılında Ankara İsmet Paşa Kız Enstitüsü resim öğretmenliğine atandı. İki yıl bu görevini sürdürdü. 1938 yılında İstanbul Erkek Terzilik Okulu ve Sultan Ahmet Kız Sanat Okulunde  resim öğretmenliği yaptı. «Leopold Levy'nin teklifi üzerine» 1939 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde Gravür Atölyesi asistanlığına getirildi. 1939, 1940, 1941, 1944, 1945 yıllarında yurt içinde açılan sergilerde dikkatleri çekti. 1946 yılında Paris'te açılan «Geçmişin ve bugünün Türk Sanatı» sergisine katıldı. 1947 yılında Millî Eğitim Bakanlığınca «Lüks Kitap» basan basımevlerinde araştırma ve inceleme yapmak üzere Paris'e gönderildi. Kitap uzmanı ve güzelci «esthète» «J.G. Daragnes'in atölyesinde»  etütler yaptı ve «André Lhot'un atölyesinde» resim düzeltme günlerini izledi. İngiltere, İtalya ve İspanya'da araştırmalar yaptı. 1948'de Amsterdam'da, 1949'da Torino'da sergilere  katıldı. 1949 – 1974 arasında  İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde Dekoratif Sanatlar Bölümü galeri öğretmenliği yaptı. Yurt içi ve yurt dışında açtığı biçok sergiden sonra  1965 – 1969 yılları arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde Resim Bölümü Başkanlığı'na getirildi. 1939'dan 1969 yılına kadar kesintisiz gravür öğretmenliğini, 1969'dan sonra da Yüksek Resim Bölümü uygulama atölyeleri başkanlığını ve Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek okulunda Temel Tasarlama derslerini sürdürdü. 
1977'de İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğü'ne atandı ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nden emekli oldu.
1977'de Hollanda hükümetinin davetlisi olarak Hollanda'ya gitti, oradaki sanat akademilerini inceledi. 1984'te "Rönesans'tan Günümüze" adıyla kendi portresini yapan dünyadaki önemli sanatçılardan bir koleksiyon oluşturan Floransa'daki Uffizi Müzesi, Sabri Berkel'den de bir otoportre aldı. Sanatçı eserlerini Ankara, İstanbul ve İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzeleri'ne bağışladı.
1989'da Atatürk Kültür Merkezi'nde sanatçının "Retrospektif Sergisi" açıldı ve "Devlet Sanatçısı" unvanı aldı. 1993'te de yaşamını yitirdi.
 
Sergileriyle ilgili yazılanlar
 
«Sabri Fettah'ın sergisi»
Tan Gazetesi,  05.11.1935
 
Bu yıl gördüğümüz resim sergilerinden biri de İtalya'da resim tahsilinden dönen Sabri Fettah'ın Güzel Sanatlar Akademisi'nde açtığı resim sergisi oldu. Genç ressam bu sergisinde bize üzerinde zevkle ve dikkatle durulacak kuvvetli desenler gösterdi. Bunlar arasında bilhassa bilhassa demiruçlu kalemle çizilmiş ve hiçbir zaman kötü bir akademizme düşmeden anatomisi kavranmış çıplak etütleri vardı. İtalya'da Floransa akademisinde akademi âzalarından Felice Karena'nın talebesi olan sanatkârın teşhir ettiği boyalı resimleri bizi desenleri kadar tatmin etmedi. Genç ressamın ilerde bize desenleri kadar güzel boyalar vermesini beklerken kendisisni tebrik ederiz.
 
Tan Gazetesi haberin devamında «kendisiyle konuştuk» başlığıyla söyleşisini sürdürüyor :
 
Sabri Fettah ile görüştük . Kendisine şu sualleri sorduk.
¤  Niçin İtalya'ya gittiniz ?
¤  Modern sanat hakkında ne düşünüyorsunuz?
¤  İtalya'da yeni sanat nasıl karşılanmıştır ?
Ve şu cevapları aldık :
Bellini Giotto, Piero della Francesca, Fra Angelico'nun iman ve şevkat dolu sanatı, dünyalar yaratan, insaniyetin daha büyük bir adam görmediği büyük Mikelanj, pentür ve teknik hususunda irileşemeyen Tisyen büyük Leonar, Rafael, Donatello bana sanatın  ne kadar büyük ne kadar mukaddes olduğunu öğrettiler. Eserlerini yakından görmek, hakiki sanatın ne olduğunu anlamak yarın yapacağım sanatın tmellerini kurmak için İtalya'ya gittim, yoksa Elgrekoyu, Valâskezi, Rembranti, Robensi, Delakruayı sevmediğimi, anlamadığımı ve takdir etmediğimi zannetmeyiniz.
Bence bu sanatkâra göre, yeni sanat, eski sanat yoktur, iyi ve büyük sanat, kötü ve küçük sanat vardır. Bugün modern sanat ismi altında ortaya atılan eserlere bakın, bütün teorilerini, elemanlarını, eski Türk, Mısır, Asûr, Yunan, Bizans, Bellini'den Tiepolo'ya kadar yapılan sanatta göreceksiniz. Bunun için yeni sanat diye ortaya eser atmak bence haylıca güçtür.  Bunları söylemekten maksadı, Sezan'ı, Vangok'u, Renuar'ı, Pikasso'yu, matis'i sevmediğimi ve takdir etmediğimi sanmayın, her asırda, her periyodda yapılan sanatı takdir ederim, yalnız itikat ve hakikati meydana koymak meselesi vardır. Meselâ ben Pikasso'dan, Matis'ten çok fazla Mikelanj'a ve Tisyen'e inanır, iman ederim.
Bugün artık mucizeye, Autoditattismo'ya, Infantilismo'ya inanmıyoruz, beynelmilel formlar üzerine kurulan sanatkârların içlerinden doğmayanyeni bir şey yapmak arzusu ile lüzumsuz deformeler, sahte görüşler, stravagant şeyler bulmak ve yapmak tamamıyle bunlar kaybolmaya başlamıştırlar, bunun için bugünkü sanatkâr bütün ismelerden uzak, hiçbir sanatkârın sanatını kendisine sikem olarak almayarak, etrafındaki herşeyi kaplayan boşlukta, ziyada yenilikleri görmek kendi kendine gayet samimî, hayata karşı sade ve sanata karşı kuvvetli bir aşk ve iman, bunlardan maada kuvvetli bir hazırlanış lâzımdır. Ancak böyle bir kuvvetle bugün bir sanatın temeli kurulabilir. Tabii trajik büyük Jeni, Mikelanj'a varılamaz, fakat kuvvetli bir baş ve iyi hazırlanmış bir el ile daha çok şeyler yaratılabilir.
İtalya'daki şimdiki sanat gayet kuvvetli temeller üzerine kurulan bir sanattır, harpten evvel başlayan fütüristler, kübistler, Paris sanatının döküntüleri kalmamıştır. Şimdi eski hakikî İtalyan sanatından ilham alınarak bilhassa büyük sanatın elemanları olan teknik komposizyon yaratmak hissi ve millî bir sanat gayesiyle çalışılıyor. Sanata çok ehemmiyet veriliyor.
İyi sanatkârlardan Felice Carena, Carra, Casorati-Sironi, Conti ressamlarından, Martini, Andreotti heykeltraşlardan vardır, bu saydığım sanatkârlar bugünkü İtalyan sanatının temelini kurmuşlardır.
 
Ressam Sabri Fettah
Ulus Gazetesi, 21.12.1935, Cumartesi
Arif Dino
 
Klasisizme yeniliği mezceden bir artist
Harpten önce başlayan ve harpten sonra çok rağbet bulan Fovizm, kubizm, fütürizm, sürrealizm gibi yeni ekoller sanatı adsî hakikatçilikten ayırarak mücerred bir sanat telakkisis yaratmak ve yeni şekillerle yeni ahenkler aramak emelindeydi. Bütün bu hareketleri temsil eden bir tek şahısvar. Bu şahsın ideolojisi bir ihtiyaca karşılık mı teşkil ediyordu ? Zannederim ki evet. Çünkü adsî sanatın yeni rakibi çoktan doğmuştu. Bu haşmetlû fotoğraf ve devletlû sinematoğrafdı. Buna rağman yeni adsî sanat Pikaso'ya ve taraftarlarına karşı bir reaksiyon olarak doğmuştur.  Fakat inkâr olunamayacak bir hakikati de müşahede etmeliyiz : Sanat telakkisini reddetmelerine rağman bunlar Pikaso'nun  ve doğurduğu cereyanların mirasçıları olmuşlardır. Şu cihetle ki tekniklerinde hafifletilmiş ve bazı başka bir şekilde daha kuvvetlendirilmiş bir mücessemiyet arayışları, satıh tahlilleri vardır.
Bu izahtan sonra genç ressam Sabri Fettah'ın sanat telakkisisni tahlil edebiliriz :  Şekillere riayet, mücesseniyet, satıh ifadeleri ve çizgi ahengi bu ressamda çok kuvvetlidir. Bence Sabri Fettah, gördüğüm eski ve yeni Türk ressamları arasında en kuvvetlisisdir. Çünkü kültürü rönesans ananesine merbut olakla beraber yeni resm tarzlarını klasik bir muhafazakârlıkla mezceden bir kabiliyeti vardır. Van Goh'un «sade renkle ifade olunmaz. Siyah beyazla da pek âla ifade olunabilir» cümlesini, ressam Sabri eserleriyle ispat etmeye çalışmış gibidir. Biliyoruz ki bazı yeni ressamlarda şekil renge hakimdir (Misal Matis). Ressam Sabri rengi şekle yardımcı olarak kabul ediyor, bu hususta rönesans ananelerine sadık kalmakla beraber müfrit bir adsecilikten de çok uzak bulunuyor. Bence bu bir meziyettir, çünkü adsicilik; mücerred olarak ele alındığı zaman, kendi başına bir sanat kıymeti taşımaz, fotoğraf bunun en güzel misalidir. Sanatkârın elbette ki kendine has bir görüşü, bir ifade tarzı olmak lazım gelir.
Ressam Sabri Fettah eserlerinde sert ve kesin hatları seviyor. Realiteyi, realiteden de üstün göstermeye muvaffak olan bir görüş kabiliyetine sahiptir. Aşkınlıklara kapılmamasına rağmen sanat telakkisi modern diye vasıflandırılabilir.
Resim sanatının seçkin ülkesi olan İtalya'dan memleketimize olgun bir kabiliyetle dönmüş olan Sabri Fettah Türk sanatı hesabına çok şeyler
bekliyebiliriz.
 
Sabri Fettah'ın sergisi
Tasvir Gazetesi, 25.04.1945, Çarşamba
Hakkı Anlı
 
Onu aramıza karıştığı gündenberi, sarı kravatı, yeşil çorabı, kırmızı süet ayakkabısı, mavi elbisesi ve her gün traşlı çehresi ile şık  ve temiz bir adam olarak tanırız. Kazara, içimizden biri sarı kravat taksa «Çallı'nın Sabri Fettahlaşmışsın !» darbı meseli aklımıza gelir.
Elbise provasında bulunmak felaketine uğrayanlar bir buçuk saat süren bu faciadan bir netice alınamayıp ertesi güne talik edildiğine şahit olmuşlardır. Odasının onu tatmin edecek rengi buluncaya kadar sekiz defa badana olduğunu söylersem titizliğinin yalnız giyimde olmadığı anlaşılır. Bu müşkülperest ressamın sanatı da giyiniş ve yaşayışına çok benzer.
Resim yapmaya karar vermeden önce günlerce düşünür. Ahlar…. Oflar…. Modelini beğenmez, fakat bir de istediği şerait dahilinde çalışmaya başlarsa modelinin karşısından ayırmak müşkül olur.
O, resim yaparken konuşulamaz, bir yaprağın titreyişine bile sinirlenir, çok inatçıdır, kararından kimse vazgeçiremez. Yapacak ve bitirecektir… Onda geçici hevesler yoktur. İnandığına tam inanır, yapmak istediğini tam yapar.
Bu sanat terbiyesini nerede aldığını bilmiyoruz. Yanlız şu var ki diğer ressamların ve gevşek, ihmalkâr üslubunu onda göremeyiz. Sanatının birinci vasfı itinadır. Modellerinde, kağıtlarında, tuvalinde ne kadar titizse bir fon göstermekte  ve renklerinde ağır başlı bir alıcılık tevlid etmekte de o kadar müşkülperesttir.
Mevzularını her gün Lebonda oturduğu kibar insanlar arasından ziyade iki elma, uyuyan bir çocuk, harapça bir Fatih semtinden intihap edişi şahsiyetinde büyük bir tezat teşkil eder.
Fakirlik ve çirkinliğe tahammülü olmamakla beraber merhameti ve iyi kalpliliğiyle meşhurdur.
Natürden çok alıcıdır, uydurma bir sanatın bıktırıcı olacağına kanidir. Resimleri hakikat, çok hesaplı bir komposizyon, renk ve desen taşırlar. Tesirlerinden kaçınır, fakat buna rağmen Valasquez, Cezanne, Manet ve Greco'yu çok sever.
Cumartesi günü Kısmet hanında yüzden fazla resim teşhir edilen ve seçme bir davetli kütlesi huzuzrunda açılan sergisi çok alakayı çekmiştir.
 
S. F. Berkel'in sergisi
Cumhuriyet Gazetesi, 01.05.1945
Fikret Adıl
 
Resim sergileri birbiruni takip ediyor. İstanbul, resim tezahürü bakımından bu sene olduğu kadar hiçbir vakit bu derece velûd olmamıştı. Fahrünnüsa Zeid'in sergisi daha kapanmadan, Sabri Fettah Berkel, Beyoğl'nda bir sergi açtı. Haber aldığımıza göre, o kapanmadan bir başka sergi daha açılacaktır.
Sabri Fettah Berkel'in sergisinde, yüze yakın resim var. Bu resimlerden çoğunu tanıyoruz. Fakat bu, sanatkârın İstanbul'da ilk şahsi sergisi olduğu için onu, bütün eserleriyle birlikte görmemeize vesile oluyor.
Umumî bir resim telâkkisi vardır. Sabri Fettah Berkel bu telâkkiyi kendi sanat endişeleriyle barıştırmaya muvaffak olmuştur. Bir başka ifade ile, Sabri Fettah Berkel, «aruz» ile resim yapan bir sanatkârdır, yani ressamın bütün eserleri mevzun ve mükaffâdır. Eserlerinde hâkim bir titizlik var. Bu titizlik onun sanat araştırmalarını örtüyor; adeta görünmesine mani oluyor diyebileceğim. Bu nokta çok mühimdir ve resimde sadece görünüşe ehemmiyet verenleri yanlış yola sevkedebilir. Bence bu, Sabri Fettah Berkel'inlehine değildir ve şahsiyeti hakkında bir iltibasa yer veriyor.  Vakıâ, kendisi de buna müsade etmektedir. Ressam bir mevzuun veya mesud bir renk ve şüphesiz kuvvetle hâkim olduğu «metier» sini derhal müdahale ettirerekkendisine bir hudut çiziyor. Bu sebepten, onun eserlerinin heyeti umumiyesine hâkim olan «procédé» meydana çıkıyor.
Sabri Fettah Berkel, aynı zamanda kuvvetli bir «illustrateur» dür. Eğer memleketimizde bir lüks tabiliği olsaydı, onun «graphisme» inden ve «mise en page» daki imkânlarından çok istifade ederdi. Fakat bana öyle geliyor ki, bu vadideki imkânların tahakkukuna intizaren, Sabri Fettah Berkel kendi kendinin kabuğunu kırarak  ve etrafın «aman ne derler» demesine ehemmiyet vermeden hislerinin yularını boşaltırsa tam şahsiyetini bulacaktır.
1945 yılını taşıyan ve serginin bir köşesine adeta çekinerek astığı küçücük bir sulu boyası bana bu kanaati vermiş bulunuyor.
 
Lüks kitap ve resim
Her Hafta Dergisi, 27.11.1948
 
Sabri Berkel Güzel Sanatlar Akademisi gravür atelyesi öğretmeni genç ve değerli bir ressamımızdır. Akademiye bir kitap estetiği şubesi ilâvesi düşünüldüğünden bu hususta incelemelerde bulunmak üzere Paris'e gitmiş ve dönmüştür. Bu ders yılı içinde açılmasına çalışılan bu şube ve seyahati hakkında Berkel muharririmize izahat vermiştir.
Güzel Sanatlar Akademisi'nde olduğu kadar, kendi dostları arasında da çok sevilen ve sayılan ressam Sabri Berkel, geçen sene Paris'e gitmeden önce D grubunun açtığı sergide sanat çalışmalarına yeni bir çehre getirmiş olarak görünüyordu.
Onu, sanatın bir dönüm yerinde, öğretmeni olduğu Gravür atölyesini bağlı bir kitap estetiği şubesini açabilmek için icap eden bilgiyi edinmek üzere Paris'e gönderildiğini işitmek yani eserlerinin yarattığı sürprizi bastıran bir başka sürpriz mahiyetinde telakki edilmişti.
Bir sene sonra Avrupa'dan döndüğünü öğrenince, kendisiyle görüştüm. Başkaları için çalışan insanlara has bir cömertlikle, Avupa'dan getirdiği birçok nadir fotoğraflarla beraber fikirlerini bana açtı. Bu fotoğraflarda gözü terbiye etmek için çalışanların asırlar boyunca yaptıkları muhteşem eserleri seyrettikten sonra, sordum :
-  Kitap estetiği üzerindeki çalışmalarınızı anlatır mısınız?
Berkel şu cevabı verdi :
-  Vekâlet beni Fransa'da meşhur kitap mütehassısı ve esteti M. Darağnes'in yanına gönderdi. Bu zat dünyaca tanınmış bir kitap ustasıdır. Onun yanında kitap yapma, kıymetli ve lüks kitap tabetme işleri üzerinde çalıştım. Ayrıca Paris millî kütüphanesinde mevcut kıymetli şark ve garp el yazması eserleri ve matbaanın icadından bugüne kadar kıymetli baskı eserleri üzerinde tetkiklerde bulundum.
 
Bu arada Venedik'te 50 seneden beri her iki senede bir açılan beynelmilel sanat sergisini de gezdim, gördüm.  Bu sergiye bu sene bizim de iştirakimiz arzu edilmiş, fakat bilmediğimiz bir sebeple bu dâveti kabul etmemişiz, bunu Türk sanatı için büyük bir kayıp olarak zikrediyorum, iştirak etseydik dünya sanat topluluğu içinde kendimizi gösterecektik, etmemek bence yanlış bir harekettir.
İfade vasıtaları beynelmilel olan resim sanatkârlarının, kendi değerlerini beynelmilel bir sanat meşherinde göstermek imkânlarından  mahrum edilmiş olması karşısında duyduğu bu üzüntüyüe hak vererek ve onun böyle bir sergide görünmek cesaretini takdirle karşıladıktan sonra şu suali sordum :
-  Memleketimizde bir lüks kitap tab'ıihtiyaci var mı?
-  Bizim  eski el yazmalarımızı istisna edersek, dünkü ve bugünkü matbu eserlerimiz tab'ı sanatı bakımından çok fakirdir. Bunların hiç bir baskı bilgi zevk ve tekniği ile alâkası yoktur.  Halbuki, bugünkü dünya kitapçılığına bir göz atacak olursak, bunların her birinin bir düşünce ve bir sanat mahsulü olduğunu ilk anda görürüz.  Bizde da kitap tab'ı işi çok daha zevkle ve anlayışla yapılabilir.
-  Bu kitap tab'ıları sanatı hakkında biraz fikir verebilir misiniz?
-  Yaptığım tetkiklerden edindiğim neticeye göre, baskı sanatı 3 kısma ayrılıyor. Biri yüksek lüks baskı, yarı lüks baskı ve alelâda tab'ı denilen üçüncü sınıf baskı..
-  Bunlar arasındaki fark nedir?
-  Bunların birbirinden farkı mı? Evvelâ yaşayan veya ölmüş olan yüksek bir muharririn bir eseri intihap edilir, bu eseri süsleyecek ve meydana getirerek ressam tayin olunur, bundan sonra kitabın şeklini  ebadını, nisbetlerini tesbit etmek üzere kitap mimarı diyeceğimiz mütehassıs bir sanatkâr eserin  estetik şeklini tayin eder. Bu üç elemanın müşterek çalışması ve birinci sınıf bir malzeme ile meydana gelen esere «Grand lüks» adı verilir. Bu kaitaplar mahdut sayıda basılırlar, bütün sayılar numaralı ve damgalıdır. Birçokları kitap çıkmadan önce ısmarlanmış olduğundan çarçabuk tükenir.  Bu kitapların fiatları hakkında bir fikir vermek için bir iki misal vereyim : Matis'in illüstre ettiği Caz isimli kitabın  fiatı 50 bin frank, Braque isimli sanatkârın  sanat düşüncelerini havi kitabı kendisi  tarafından illüstre edilerek yapılmış ve 70 adet basılmıştır. Tanesi de 70 bin franga satışa çıkarılmıştır. Grand Lüks'ün baskı adedi 250'yi geçmez, yarı Lüks'ün de baskısı 500'ügeçmemesi lazım.
 
Memleketimizde birkaç nümunesini gördüğümüz illüstre edilmiş kitaplar, maalesef tab'ı imkânını bile bulamadan orijinal nüsha olarak bir iki tane yapılmıştır.
Sabri Berkel'den Avruapa'daki yeni sanat cereyanları hakkındaki fikirlerini sordum, şu cevabı verdi :
-  Avrupa'da bilhassa son zamanlarda modern sanat çok hücuma uğruyor. Hatta sanatta da bir nevi siyaset yapılıyor.
Bildiğiniz gibi sanat ebedi birşey olduğuna  göre bütün bu telakkileri geçici bir hadise diye kabul etmek daha doğru olur zannederim. Kıymetli bir eser her zaman kendi devrinde yapılmıştır.  Bu devri tamamlayıp ileri devirlere intikal halinde kıymetini muhafaza ettiği takdirde, üzerinden modern etiketi çıkarılarak klâsik olur.
Paris, bu davada en ileri giden bir merkezdir. Orada sanatın bugünkü mukadderatını tayin eden Matis, Picasso, Braque gibi büyük kıymetler yaşamakta ve bugünkü sanata önderlik etmektedirler.
İngiltere,  Fransa ve İtalya'da  bur sene sanat tetkikleri yaptıktan sonra memleketine dönen Sabri Berkel'den batıda yaptığı bu tetkiklerden sonra sanata karşı nasıl davranacağını sordum.
Sabri Berkel :   «Bu tetkiklerin benim anlayışımdan geniş ufuklar açacağını ümit ederim, renkte ve şekilde daha ziyade iddia ve ifadeyi şiddetlendirmeye taraftarım.» cevabını verdi ve ilâve etti : «Memleketimizdeki çok kıymetli  sanat eserlerinin bizim bugünkü sanatımıza analık edebileceğine de kaniim, yalnız bunları sevmesini ve anlamasını garpte öğrenmek ve sanatkarlarımıza da layık olan hayat ve itibarı sağlamak şartıyle.
 
Sanatı
 
Sanatçının en verimli çağlarına denk düşen Türkiye sanat ortamına baktığımızda etkileşim içinde olduğu sanatçılar «D Grubu» (1933-1951) sanatçılarıdır. 1933'de beş ressam ve bir heykeltıraş, altı sanatçı arkadaşın (Nurullah Cemal Berk, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve Zühtü Müridoğlu) oluşturduğu grup, modern sanat tarihimizin ilk grup etkinliğidir. Daha sonraları Turgut Zaim, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Eşref Üren, Arif Kaptan, Halil Dikmen, Sabri Berkel, Salih Urallı, Hakkı Anlı, Fahrünnisa Zeid, Nusret Suman ve Zeki Kocamemi'nin de katılımıyla sayıları artmıştır. Grup üyelerinin çoğu Paris André L'hôte atölyesinde çalışmış, "kübist" ve "yapısalcı", Fernand Léger'nin "sentetik kübist" biçim anlayışını benimsemişlerdir.
 
1951'de «Kubbeler I - II» ve «Kedi» adlı yapıtlarıyla soyut resme başlamış, soyut geometrik arabeskleri yapmıştır.
1952'de «Yoğurtçu», «Simitçi», «Mimar Sinan» adlı yapıtlarını gerçekleştirmiştir. 1953'teki üçüncü kişisel sergisinde, Kübizm sonrası natürmortlar ile soyut geometrik kompozisyonlarını sergilemiştir. 1954'te Yapı Kredi Bankası'nın düzenlediği ve uluslararası sanat eleştirmenlerinin (Paul Fierens, Lionello Venturi, Herbert Read) jüri üyeliği yaptığı «İstihsal» adlı ödüllü sergiye «Ege'de Tütün» adlı eseriyle katılmıştır. 1956'da 28. Venedik Bienali'ne katılmıştır.
Sabri Berkel 1957'de kaligrafiye bağlı lekelerle düzenlemelere başlamıştır (1. dönem). 1961'de 22. Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde «Kompozisyon no.1» ile ödül kazanmıştır. 1962'de jeste bağlı lekelerle düzenlemelere girmiştir (2. dönem).
 
Sabri Fettah Berkel kendi döneminde olup bitenleri yakından izledi, sanat felsefesinin en önemli isimlerinden, Picasso, Cezanne, Kandinsky ve Worringer'in iyi bir yorumcusu ve okuyucusu oldu. Bu felsefeleri resmine kattı  ve tüm sanat yaşamında tutarlılığını sürdürdü ve Türk resmine yeni, benzeri olmayan bir anlam ve ifade ekledi. Sanatçının ilk eserlerinde figüratif, klasik anlayış yansıdı. 1951 sonrasında ise figürden uzaklaşarak soyut çalışmalara başladı. Çizgilerine ve renk kompozisyonlarına yüklediği anlam ise büyüktü.
 
Sabri Fettah Berkel 16.04.1953 – 09.05.1953 tarihleri arasında Beyoğlu'nda Flarmoni Derneği salonlarında açtığı  üçüncü kişisel sergisinden on gün sonra  yani 19.04.1953 tarihinde Yeni İstanbul Gazetesi'nde yayınlanan söyleşide yöneltilen «Modern sanat nedir? Bu sergi ile ne vermek istediniz?» sorusuna «Sanatın bir evrimi var, bunu görmemek, ona bigâne kalmak sanat yapmamak demektir. Evvela şunu söyleyeyim. Modern resim kelimesi bizde yanlış anlaşılıyor. Dünyada da öyle. Modern denilince çarpık çurpuk resim anlaşılıyor. Değil, Rafael de zamanında moderndi. Delacroix da, Manet de moderndi, bugün bunların hepsi klasik olmuşlardır. Rönesans'a da zamanında modern çağ deniliyordu. Benim modern anlayışım, bugünün sanatkârı tarafından bugün yapılan sanat demektir» cevabını verdi. Sabri Berkel klasik sanatı da çok iyi biliyordu, akademide ve ona bağlı yüksek okullarda öğrencilerine  «resimlerin ana kurallarının dışına çıkılamayacağını ve kompozisyonlarının korunması gerektiğini»  temel prensipler olarak akıllarından çıkarmamalarını öğütledi.
 
Sabri Fettah Berkel her tasarısının ya da  kompozisyonun en mükemmel halini bulabilmek için adeta bir matematikçi gibi titiz, sabırlı ve azimle çalışırdı. O eğitimin başlangıcından hayatının sonuna kadar devamlı yükselen, gelişen ve farklılaşan bir yol izledi.
O sadece resimle değil gravür, kaligrafi ve baskı resimleriyle de ilgilendi. Ebru, hat vb. İslam sanatlarıyla da beslendi. Kendisine ait ve onu etkileyen çevresindeki bütün alt yapıların ona kazandırdığı olanakları irdeleyerek,  kendi soyut süzgecinden geçirerek sanatına aksettirdi.
Çok yönlü ve özgün bir sanatçı olarak Sabri Fettah Berkel kendi sözleriyle sanatının özünü şöyle açıkladı : «… Ömrünü varılması zor olan sanat aşkına adayacaksın. Yalnız sanatı ve sanata ait şeyleri realize edeceksin. Seni bu yoldan hiçbir kuvvet çeviremeyecek, ne para, ne şöhret. Eğilmeyeceksin, başka yollara sapmayacaksın, aklının ve zevkinin erdiği şeyleri bildiğin gibi yapacaksın. Bu senin hayatına mal olsa da dönmeyeceksin. Bir ömrü bu uğurda seve seve harcayacaksın.» (Sabri Berkel, Yeni İnsan, 1963, İDGSA yayını, 1977, s. 43)
 
Ömrü dolu dolu geçmiş, kendisini sanatına adamış, eserleriyle ışık saçmış olan Sabri Fettah Berkel'in öğrencilerinden biri olarak, onu biz akademisyen kimliğiyle unutmayacağız. 
Onun bıraktığı ışık ise asla sönmeyecektir.
 
İstanbul, 15.01.2011


PROF SABRI BERKEL VE ARKADASLARIM DGSA UESYO NISANTASI UZEYIR CAYCI ARSIVI 


PROF SABRI BERKEL 


Bu yazı 1,369 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 11 Mart 2016 Harem Konusu
    • 12 Şubat 2016 Ordu ve siyaset
    • 16 Ocak 2016 Muhalefet partileri nasıl şekillendirildi?
    • 31 Ekim 2015 Seçimler Ve Türkiyemiz
    • 3 Eylül 2015 Tilki
    • 22 Ağustos 2015 Öfkenin Bir Ucu
    • 25 Temmuz 2015 Ah Ahmet Vefik Paşa Ah!
    • 12 Temmuz 2015 AKP'li yöneticilerin suç ve günah işleme özgürlükleri
    • 8 Aralık 2014 Geçmişteki zulüm tezgahı bu kez AKP tarafından kuruldu!
    • 12 Kasım 2014 Eğitim Sisteminin Ve Ahlakın Çürütülmesi İçin
    • 9 Ağustos 2014 Kime oy vereceğiz ?
    • 25 Haziran 2014 Atatürkçesine
    • 20 Ocak 2014 Onu susturun!
    • 20 Aralık 2013 AKP yöneticileri ve dindar gençlik SAFSATALARI
    • 2 Aralık 2013 Aynadaki Adam
    • 19 Kasım 2013 İstanbul
    • 11 Kasım 2013 Atatürk Ve Ayhan Baran
    • 20 Ekim 2013 Evet Tayyip dünya lideri!
    • 30 Ağustos 2013 İstiklali olmayanın istikbali olamaz!
    • 3 Temmuz 2013 Hıyarname

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    10,181 µs