En Sıcak Konular

Yavuz Bülent Bakiler
Konuk Yazar-Türkiye
Yavuz Bülent Bakiler
21 Kasım 2011

Atatürk tartışmaya açılsın mı açılmasın mı?



Atatürk tartışmaya açılsın mı açılmasın mı?

Bazı köşe yazılarında, bazı TV programlarında, yeni yeni ortaya atılan önemli bir soru var: "Atatürk tartışmaya açılsın mı açılmasın mı?" 

Atatürk'ün ölümü üzerinden 73 yıl geçti. Biz hâlâ Atatürk üzerinde bir tartışma yapılmasından çok korkuyoruz. Çünkü bu, çok tehlikeli bir konu. Çünkü Atatürk, Türkiye'de 220 değil, 20.000 wolt gücünde bir cereyan. Ona dokunan kimseleri yakıp kavurabilir. Gitmiş olduğum şehirlerde, çıktığım kürsülerde, bana da Atatürk üzerine sorular soruluyor. Diyorum ki: Ben bu soruların cevabını biliyorum. Ama bana, öğretmen arkadaşlarımız ve devlet memurlarımız, sakın böyle sorular sormasınlar. Çünkü onlara, bir zarar gelmesini istemiyorum. İlmin kapısı şüphedir. Tenkid olmadan, bir meseleyi enine boyuna tartışmadan neticeye varamayız. Doğru! Doğru! Doğru! Ama Atatürk, bu doğrunun dışındadır. Türkiye'de en tehlikeli suçlamalardan biri: "Atatürk Düşmanı'dır!" Türkiye'de Atatürk zırhına bürünenlerin büyük bir dokunulmazlıkları vardır. Önleri açıktır. Mevkileri sağlamdır. Türkiye'de Atatürk üzerine rahat bir tartışma kat'iyyen yapılamaz. Atatürk her ne kadar; "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!" demişse de iktisaden ve fikren geri kalmış memleketlerde, önemli olan ilim değildir. Kimse ilmin tesbitine, âlimlerin ne dediğine bakmaz. Liderin ne dediğine bakılır. Liderin dediği dedik, çaldığı düdüktür. Liderin söylediklerine dikkat etmeyen kimseler, şu veya bu şekilde bertaraf edilirler. Türkiye daha, en az 50 yıl, ağzını "Atatürk dedi ki!" diye açacaktır. Büyük kalabalıklarımız daha 50 yıl, başı sıkıştıkça Anıtkabir'e koşacaktır. 
İşte size birkaç örnek: Milli Mücadelemizin en önemli kahramanlarından biri de Kâzım Karabekir Paşa'dır. Karabekir Paşa, İSTİKLÂL HARBİMİZİN ESASLARI kitabını, tamamen belgelere dayanarak yazdı. Ama o kitap, daha matbaada iken, çok yetkili birkaç kişi tarafından alınıp İstanbul surları dibinde yakıldı. Niçin? Atatürk'ün BÜYÜK NUTUK isimli eseri dışında, hiçbir esere tahammül edemediğimiz için. Olur mu? Yakışık alır mı? 
Atatürk'ün boşadığı eşi Latife Hanım, hatıralarını yazmıştı. Belirli bir süre hatıralarının açılmamasını, okunmamasını vasiyet etmişti. O süre 3-4 yıl kadar önce doldu. Birtakım Atatürkçüler, derhal Latife Hanım'ın hatıralarına el koydular. Yayınlanmasını yasakladılar. Niçin? 
Ben, 1966 yılında Ankara'da, meşhur ediplerimizden ve Atatürk'ün çok yakınlarından Yakub Kadri Karaosmanoğlu ile evinde konuşmuş, HİSAR dergisinin Atatürk sayısına bir belge hazırlamıştım. Bir ara sormuştum: 
- Efendim demiştim. Atatürk'ün Güneş-Dil nazariyesi hakkında ne düşünüyorsunuz? 
- Güneş-Dil nazariyesi, tam bir skandaldır! Hiçbir ciddi tarafı yoktur. Bizi bütün dünya milletleri önünde gülünç duruma düşürmüştür! demişti. 
Sonra birdenbire kendini toplamıştı. "Bunu yazarsanız tekzib ederim. Ben böyle bir şey söylemedim! derim" diyerek kızarmıştı. Yakub Kadri bir büyük gerçeği Atatürk'ün ölümünden 28 yıl sonra bile söylemekten müthiş derecede korkmuştu. İyi mi? 

Bilinmeyen Atatürk

Atatürk üzerine yazılanları dikkatle okuyorum. Çok defa görüyorum ki, Atatürk Türkiye'de yeteri kadar tanınmıyor. Eğer göğüslerimize Atatürk rozeti takmak, şuraya buraya "Atam izindeyiz!" diye yazmaksa, sonra Anıtkabir'e koşmaksa, saygı duruşunda bulunmaksa... alacağımız numara 10 üzerinden 10'dur. Eğer Atatürkçülük Atatürk'ü okumaksa, anlamaksa ve O'nun ifadesiyle: "Türkiye'yi çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak için çalışmaksa, kafa yormaksa"... Vah bize, vahlar bize! 

Ben, Atatürk üzerine yazılan kitaplardan sadece 90 kadarını okuyabildim. Kütüphanemde, aynı konuda 10 kitap daha var. Onları da okuduktan sonra: "Artık yeter!" diyeceğim. Okuduğum 90 kitaptan 40 kadarını, Kültür Bakanlığında müsteşar yardımcısı olduğumda, Bakanlık yayınları arasında bastırmış, tashihlerini de ben yapmıştım. 
Bana göre, Atatürk'ü okumadan, bilmeden sevmek, havaya yazı yazmak gibi bir şeydir. Bazı şairlerimizin, Atatürk'ün sarı saçlarına, mavi gözlerine, ince kalem kalem parmaklarına... şiirler yazmaları, faydasız inleyişlerdir. Bazı şairlerimizin ve kalemlerimizin, Atatürk'ü bir "ilâh" gibi göstermeleri, Kemalizmi yeni bir din olarak ele almaları, çok tehlikeli, çok zararlı faaliyetlerdir. Atatürk düşmanlığına zemin hazırlamaktır. 
Çok yazdığımı biliyorum ama yine de tekrar ediyorum. Dünyada en az okuyan milletlerin başında, maalesef biz de varız. Evlerimizin % 95'i kitapsız ve kütüphanesizdir. 
Evlerinde kitap ve kütüphane bulunan kimselerin çocukları da Türkçemizin durmadan tasfiye edilmesi, budanması yüzünden o taşlaşan kitapları okuyamamakta, anlayamamaktadırlar. Okumadan, bilmeden, araştırmadan Atatürkçülük olur mu? 
Resmî rakamlara göre, Almanya'da, bir yılda bin kişi için 2700 kitap basılmaktadır. Fransa'da 1100 kitap, Japonya'da 1000 kitap, Türkiye'de ise bir yılda bin kişi için sadece 7 (yedi) kitap gün yüzüne çıkmaktadır. Bu nasıl bir çiledir? Bu nasıl bir karanlıktır!.. 
Ben bir ara, MEB'de, Bakanlıklar Arası Ortak Kültür Komisyonu Başkanlığı yaptım. Yurt dışına gitmek için yazılı imtihanlardan geçen öğretmenlerimizi, bir de yüz yüze konuşarak değerlendirmek istedik. Bir gün 100 öğretmenimizi Atatürk konusunda tanımak istedim. Bir defa değil, bin defa yemin ederek yazıyorum. 
- Atatürkçü müsünüz? sorusuna 100 öğretmenimiz de "Evet! Elbette!" diyerek cevap verdi. Onlara tekrar sordum. 
- Atatürk'ün NUTUK isimli eserini okudunuz mu? NUTUK kaç cilttir? Bir tekinden bile cevap alamadım. Sonra gördüm ki, bırakın NUTUK'u hiçbir öğretmenimiz Atatürk üzerine yazılan bir tek kitap okumamıştır, bırakın okumayı, hiçbir öğretmenimiz, Atatürk üzerine yazılan bir kitap ismi söyleyememektedir. Böyle Atatürkçülük olur mu? 
Yarın, Atatürkçülük adına işlenen cinayetlerden bahsedeceğim... 

Atatürkçülük adına zulüm

Müslüman başka, Müslümanlık başkadır. Müslümanlık, incelik, güzellik, merhamet, adalet, aydınlık, temizlik... demektir. Ama bu güzelliklerden uzak Müslümanlar da var. Aynı şekilde, Atatürk başka Atatürkçüler başkadır. Ben Atatürk'ü de, Atatürkçüleri de çok iyi tanıdım. Atatürk'ten hiçbir korkum yok. Ama Atatürkçülerden çok endişeliyim. Çünkü ellerinde çok tehlikeli bir silah var: "Atatürk düşmanı!.." Adamlar bazen şahıslara karşı, bazen milletimize karşı bu silahı insafsızca kullanıyorlar. Atatürkçülerimiz, durmaksızın hep çağdaş medeniyetten veya Orta Çağ karanlığından bahsediyorlar. Bilmiyorlar ki çağdaş medeniyetin temelinde tenkid (eleştiri vardır.) Şüphe olmadan, tenkid olmadan, ilim olmaz. Bilmiyorlar ki, araştırmaya, öğrenmeye tenkide tahammül edemeyen geri kafalar, Orta Çağ karanlığını doğurmuşlardır. Bilmiyorlar ki Osmanlı'da Yeniçerilerin; "Söyletmen urunnn!" çığlıklarıyla kazan kaldırmaları, felaketimiz olmuştu. Atatürkçülerimizin çoğu da şimdi, eleştiriden korkan, "Söyletmen urunnn!" diye bağırıp çağıran kafalarla aramızdadırlar. 

Ben, ciddi bir devlet adamının, bir tarihçinin, bir dil âliminin... Atatürk'ü birkaç saat eleştirmesini dikkatle, hatta zevkle dinlerim. Ama aynı kişilerin, değil Atatürk'e, alelâde bir kimseye bile 3-5 kelimeyle sövüp-saymalarına asla tahammül edemem. 
Şimdi, şu 21. yüzyılda dahi, bazı Atatürkçülerimiz, Atatürk adına, devlet nizamımızı temelden sarsıyor, milletimize çok büyük acılar yaşatıyorlar. 
Dünyadaki en ahmak adam bile bilir ki veya bilmelidir ki ordusuz millet, ordusuz devlet, ordusuz vatan olmaz. Ordu düşmanlığı, felaketlerimizin ilk basamağıdır. Ama ordumuzu, siyasetin içine çekmek kadar da büyük bir gaflet ve ihanet olamaz. Bu bakımdan meydanlara ikide bir dökülerek "Ordu! Ordu! Çok yaşa" diye bağıranlar, (ordu+gençlik+CHP=iktidar) öfkesiyle ortalığa düşenler, gerçekte, bilerek veya bilmeyerek ordumuza çok büyük kötülükler yapanlardır. 
Şimdi bu sütûnda, bütün Atatürkçülerimizin karşısında değil, bütün medenî dünyanın önünde iddia ediyorum, her ne sebepten olursa olsun, ordumuzun kışlasından çıkarak, devlet idaremize el koyması, bazen bir partiye mensup olanları, bazen bütün bir milleti karşısına alması, yanlışların, zulümlerin en büyüğüdür. Atatürk, ordumuzu kesinlikle siyasetin dışında tutmaya çalışmıştır. 
Şimdi açın okuyun 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbelerini yapan komutanlarımızı. Hepsi de ağızlarını "Atatürk!" diye açıyorlar. 
Kendilerine: -Hangi kitapları okudunuz? diye sorulduğunda bir tek kitap ismi veriyorlar: Beyaz Zambaklar Ülkesi! 
Başka? Başka kitap yok! Bu nasıl Atatürkçülüktür? 
İddiamı bağıra bağıra söylüyorum: 27 Mayıs darbesinde bütün Demokrat Parti camiasına, 12 Eylül darbesinde bütün Türk milliyetçilerine ve milyonlarca insanımıza, Atatürkçülük adına zulmedilmiştir. 
Artık bu silah terk edilmelidir. 

Atatürkçülerden çok korkuyorum

Geçen hafta Atatürk üzerine yazdığım makalede demiştim ki: Atatürk'ten hiçbir korkum yok. Fakat Atatürkçülerden çok endişeye düşüyorum... Bu büyük endişemin elbette bir sebebi var: 

1979 yılında, Ankara Televizyonundan Kültür Bakanlığına müsteşar yardımcısı olarak geçmiştim. Bakanlık, 1981'de, Atatürk'ün doğumunun 100. yılını kutlama hazırlığı içindeydi. Ama kurulan komisyonda kimse vazife almak istemiyordu. "Bir yanlışımız olursa, bir ihmalimiz görülürse bazı kimseler tarafından Atatürk düşmanı olarak suçlanırız. Memuriyet hayatımız biter" diyorlardı. Mesela, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Cüneyt Gökçer, yapılmasını istediğimiz Atatürk filminde neden vazife almadı biliyor musunuz? 
"Sesim Atatürk'ün sesine benzemiyor. Boyum da 1.70 değil. Çok hücumlara uğrarım. Beni mazur görün!" dedi. Tiyatroda, nice kralları oynayan Cüneyt Gökçer, Atatürkçülerimizin hücumlarından korkuyordu ki haksız sayılmazdı. 
Kutlama komisyonunda gönüllü olarak ben vazife aldım. Ve milyonların önünde iddia ediyorum: 1981 yılı faaliyetleri arasında en doğru, en ciddi, en büyük hizmeti ben verdim... Neler yaptım biliyor musunuz? 1981 kutlamaları için, bütçemizde 120 milyon lira vardı. 1979 yılında 120 milyon lira ile Ankara'da 120 kaloriferli daire almak mümkündü. Durumdan haberdar olan Atatürk tüccarları bakanlığı âdeta kuşattılar. Atatürk'ün heykelini, büstünü yapanlar, vecizelerini yazanlar, resimlerini bastıranlar... etrafımı kuşattılar. Eserlerini yüksek fiyatlarla satıp, devleti bir montofon ineği gibi sağmak istediler. Ben o 120 milyon liradan Atatürk tüccarlarına tek kuruş kaptırmadım. 100. yılda, başta NUTUK olmak üzere, Atatürk'le ve Millî mücadelemizle ve Atatürk'ün yakın silah arkadaşlarının hatıralarıyla yüklü 100 kitabın bakanlık yayınları arasında çıkmasını planladım ve cumhuriyet tarihinde ilk defa, Millî Mücadele kahramanlarımızın eserlerinin de bakanlık yayınları arasında yer almasını kararlaştırdım. Dünyada, kahramanlarını bire indiren tek devlet galiba biziz. Ali Fuat Cebesoy Paşa'nın "MOSKOVA HÂTIRALARI"nı Bakanlık yayınları arasına ilk defa ben aldırttım. Sonra dokuz dalda yarışma açtırdım (şiirde, hikâyede, romanda, tiyatroda, senaryoda, ilmi araştırmada, resimde, müzikte heykelde.) Türkiye çapında bir ağaçlandırma faaliyeti başlattım ve beş milyon ağacın dikilmesine önayak oldum. Tasarladığım 100 kitaptan 40 tanesini çıkardım. Ali Fuat Cebesoy'un MİLLÎ MÜCADELE HÂTIRALARI isimli kitabının bitmesine sadece 5 forma kala çok Atatürkçü paşalarımız 12 Eylül darbesini yaptılar. Kitabın basımını durdurdular. Beni de müsteşar yardımcılığından derhal aldılar. Yerime bir emekli paşa getirdiler. 
12 Eylül Atatürkçü paşalarının, Kültür Bakanlığına getirip oturttukları Cihat Baban'la heykel konusunda yaptığımız bir münakaşayı yarın yazacağım. Şaşıracaksınız!.. 

Heykelci zihniyet beni de çarptı

12 Eylül 1980 darbesini yapan Atatürkçü subaylar, Kültür Bakanlığına Cihat Baban'ı getirdiler. Yeni bakan, koltuğuna oturur oturmaz beni çağırdı ve sordu: 

- 100. yıl için ne gibi çalışmalar yapacaksınız? 
Anlattım. Çıkarmayı planladığım 100 kitabın listesini istedi. Dosyamdaki listeyi çıkarıp masasına koydum. Kitap isimlerini dikkatle inceledi. Sonra başını kaldırıp yüzüme baktı. 
- Kitaplar güzel seçilmiş. Kim hazırladı bu listeyi? 
- Kitaplar konusunda eski bakanımız ve müsteşarımız yetkiyi tamamen bana bırakmışlardı. Sonra hazırladığım listeyi görüp onamışlardı. 
- Peki çıkarabilecek miyiz bu 100 kitabı? Türkiye çapında bir ağaçlandırma faaliyetine girmek bizim vazifemiz mi? 
- Bu listedeki 100 kitaptan 40'ının basımı tamamen bitti. Dağıtımına önümüzdeki yıl başlayacağız. Bana göre her bakanlık ağaçlandırma üzerinde durmalı. Bütün valilerimize bakan adına bir yazı göndererek, şehirlerinde bir bölgenin ağaçlandırılmasını istedim. Kaç ağaç dikebileceklerini sordum. Gelen cevabi yazılardan anlaşıldı ki 1981 yılında beş milyon ağaç dikilecektir. Kalan 60 kitap da önümüzdeki yılda elimizde olacaktır. 
Cihat Baban, bıçkın bir Bab-ı âli delikanlısının pervasızlığıyla konuşuyordu: 
- Bu yapılacak işlerin parasını iyi hesab ettin mi? Sonra bir yerlerin açıkta kalmasın dedi. 
Bir süre "utanmıyor musun?" der gibi yüzüne baktım. Eğilip masasındaki dosyamı aldım. Sonra sadece: Kalmaz, dedim ve çıktım. 
Tesbitlerime göre, Türkiye'de en rahat hırsızlık Atatürk'ün ismi arkasında yapılıyor. Eğer ben helâl ve hâram düşüncesi içinde olmasaydım, tamamen benim tasarrufumda olan o 120 milyon liradan çok rahat bir şekilde on daire parası çalabilirdim (10 milyon lira). 
Bir gün Cihat Baban beni çağırdı. Makamına girdiğimde gördüm ki, eski İzmir Belediye Başkanı, eski Sağlık Bakanı Behçet Uz da oradadır. Cihat Baban bana dedi ki: 
- Behçet Uz Bey, İzmir'den teşrif buyurdular. İzmir'e ulu önder Atatürkümüzün bir heykelini dikecekler. 10 milyon liraya ihtiyaçları var. Hemen yazısını yaz getir imzalayacağım! 
- Mümkün değil efendim dedim veremeyiz. Biz İzmir'e 10 milyon verdik mi bu kuvvetli bir gerekçe olur. Yarın Samsun gelir. Arkasından Erzurum, Sivas, Amasya, Ankara, Afyon, Çanakkale, Eskişehir, İstanbul gelir. Karşı çıkamayız. İzmir'de, Kordonboyu'nda bir Atatürk heykeli var. İzmirliler kendi aralarında para toplayıp on heykel daha diktirsinler ama bizden on milyon istemesinler! Veremeyiz efendim. 
Cihat Baban, ince çıngıraklı bir sesle bağırmaya başladı: 
- Bu bakanlıkta bakan ben miyim, sen misin haaaa? 
- Bakan elbette sizsiniz. Ama ben de çok ciddi bir hizmeti yürütmekle vazifeliyim. Size doğruları söylüyorum. İzmir'e 10 milyon veremeyiz! 
Cihat Baban'ın öfkeli sesi, bütün bakanlığı doldurdu: 
- Çık dışarıyaaa! 
Ben de aynı hışımla: Çıkıyorum! dedim ve çıktım. Cihat Baban bir gün sonra beni müsteşar yardımcılığından aldı. Almakla kalmadı Atatürkçü bakan, beni birinci dereceden beşinci dereceye düşürttü. İtiraz ettim. Altı ay sonra intibakım üçüncü dereceye çıkarıldı. Tekrar itiraz ettim. Altı ay sonra yeniden birinci dereceye yükseldim. 

Beni Atatürk değil Atatürkçüler çarptı. Cebesoy'un kitabı da bastırılmadı. 

 

Not: Yazarın , 06-12-13-19-20 Kasım 2011 tarihlerinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlanan yazıları burada birleştrilmiştir 



Bu yazı 1,312 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 30 Mart 2013 Allaha ısmarladık
    • 10 Mart 2013 Anıtkabir'de Kral Abdullah'ın gözyaşı
    • 4 Mart 2013 Hocalı'da Ermeni ve Rus vahşeti
    • 25 Şubat 2013 Ah Enver Ağabey!
    • 24 Şubat 2013 Sinoplu gençleri kim tahrik etti?
    • 18 Şubat 2013 Kemalizmin millet anlayışında dinin yeri yoktur
    • 4 Şubat 2013 Türk Olmak Şereftir
    • 21 Ocak 2013 Nazım Hikmet'e niçin saygı duyayım? -ll-
    • 14 Ocak 2013 A. Menderes'e tekme tokat dayak, Apo'ya renkli televizyon
    • 13 Ocak 2013 Terör biter mi dersiniz?
    • 31 Aralık 2012 Soner Yalçına Açık Mektup
    • 25 Kasım 2012 Turan Yazgan Hoca da...
    • 23 Ekim 2012 Fazıl Say cayırtısı
    • 21 Ekim 2012 MHP Devlet Bahçeli'yle büyümüyor, büyümeyecek!
    • 8 Ekim 2012 Atsız Şaman mıydı?
    • 1 Ekim 2012 Balyoz davasının hakimi ben olsaydım...
    • 9 Haziran 2012 Abdurrahim Karakoç (1932-2012)
    • 9 Nisan 2012 Ordumuzu siyasete bulaştırmamak
    • 1 Nisan 2012 Türk Ocakları 100 yaşında
    • 5 Mart 2012 Hocalı mitinginde bir yanlışımız

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,354 µs