En Sıcak Konular

Yavuz Bülent Bakiler
Konuk Yazar-Türkiye
Yavuz Bülent Bakiler
15 Mart 2011

Japonya’da deprem, Türkçe’mizde zelzele!..



Eskiden zelzele diyorduk. Zelzele Arapça asıllı bir kelime. Sonra, teprenmek kelimesinden deprem kelimesine geçtik. Teprenmek kımıldamak, hareket etmek demektir. Bugün, yurdumuzun birçok bölgesinde, önümüzde, yanımızda, arkamızda duran kimseler durmadan hareket ediyorlarsa, kıpırdıyorlarsa, onlara, teprenmeyin! deriz. Veya etrafımızdaki kimselerin hareket etmeleri için: Tepreşin biraz diye sesleniriz.
Japonya’da meydana gelen büyük deprem felaketini, ben de televizyon ekranından ürpererek, dehşet duyarak seyrettim. Aynı zamanda çok şaşırdım da. Çünkü ilgililer, Japonya depreminin 8.9 şiddetinde olduğunu söylüyorlardı. Siz de şaşırmaz mısınız Japonya’da 4 dakika devam eden 8.9 şiddetindeki deprem dört yüz kişinin, haydi bilemediniz bin kişinin ölümüne sebep oldu. Acaba aynı şiddetteki bir deprem İstanbul’da meydana gelseydi kaybımız nereye varırdı? Yine yetkili kişilerin açıklamalarına göre, binalarımızın yüzde altmışı yıkılırdı. İstanbul’da on iki milyondan fazla insan yaşıyor. Demek ki birkaç milyon insanımız da enkaz altında kalırdı.
Japonya’yı depremden ziyade, zaman zaman on metreye yükselen dev dalgalar vurdu, devirdi, ezdi, sürükledi. İnsan kaybı, daha ziyade tsunami denilen o canavar dalgalar yüzündendir. Siz de dikkat etmişsinizdir, deprem esnasında, mağazaların raflarından, masaların üstlerinden düşen, kayan, yuvarlanan eşyalar oluyordu ama koskocaman binalar çökmüyordu. İşte size utanç yüklü bir soru: Türkiye’de, 1999 yılında Sakarya şehrimizde ve çevresinde 7.8 şiddetinde bir deprem, binlerce evimizi toprağa yapıştırdı. Peki aynı şiddetteki bir deprem neden Japonya’da 7-8 kişinin yaralanmasıyla duruyordu da Türkiye’mizde 30 bin canımızı, cananımızı altına alıp kuduruyor? Neden? Milyon kere haşa: Allah Müslüman Türk’ün düşmanı mıdır?
Sebebini ben size söyleyeyim mi? Deprem veya zelzele, önce bizim Türkçe’mizde meydana geldi, getirildi.
Dünyanın her tarafında olduğu gibi, bizde de insanlar, kelimelerle düşünüyor, kelimelerle konuşuyorlar. Şimdi dikkat buyurun: Japonya’da 8 yıllık ilköğretimden geçen çocukların ders kitapları 42 bin kelimeyle yazılıyor. Biz de ise bu rakam 6-7 bin civarındadır. Ve bizim sevgili çocuklarımız da bu 6-7 bin kelimenin %10’uyla düşünüp konuşmaktadırlar.
Düşünün lütfen 42.000 kelimeyle okuyup yazan Japonlar mı daha iyi düşünecekler, ilimde, irfanda, teknikte daha ileri gidecekler; yoksa 5-6 yüz kelime içine sıkışıp kalan bizim insanlarımız mı?
Japonya’da bir yılda basılan kitaplardan bin kişiye bin kitap düşüyor. Bizde, bin kişiye düşen kitap miktarı sadece yedidir, yedi, yedi. Japonya’da bir kişi (ortalama olarak) bir yılda 24 kitap okumaktadır. Türkiye’de, ömürleri boyunca bir tek kitap okumayan milyonlarca insanımız var. Japonya’da 5-6 bin kişiye bir kütüphane düşüyor, bizde ise 64.000 kişiye bir kütüphane!
Evlerimizin %95’i kitapsız ve kütüphanesizdir. Millî Eğitim Bakanlığımız, annelerimiz, babalarımız bizi, dil fukaraları olarak yetiştiriyorlar. Bizim insanımızın, idarecimizin, düşünme kabiliyeti olmadığı için, gidip dere yatağına ev yapıyor! Zemin araştırması yapmadan, mantar gibi çürük alanlar üzerine şehirler kuruyoruz. Bir evin depreme dayanıklı olması için demiri, çimentosu, kumu, yüksekliği ne olmalıdır? sorularının cevabını vermeden işe koyuluyoruz. Sonra da yaptıklarımızın altında yok olup gidiyoruz. Peki ama niçin? Çünkü düşünemiyoruz. Düşünmek, kelimelerle olur. Zelzele veya deprem, önce bizim Türkçe’mizi vurdu. Kaybımız ondandır.


Bu yazı 1,290 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 30 Mart 2013 Allaha ısmarladık
    • 10 Mart 2013 Anıtkabir'de Kral Abdullah'ın gözyaşı
    • 4 Mart 2013 Hocalı'da Ermeni ve Rus vahşeti
    • 25 Şubat 2013 Ah Enver Ağabey!
    • 24 Şubat 2013 Sinoplu gençleri kim tahrik etti?
    • 18 Şubat 2013 Kemalizmin millet anlayışında dinin yeri yoktur
    • 4 Şubat 2013 Türk Olmak Şereftir
    • 21 Ocak 2013 Nazım Hikmet'e niçin saygı duyayım? -ll-
    • 14 Ocak 2013 A. Menderes'e tekme tokat dayak, Apo'ya renkli televizyon
    • 13 Ocak 2013 Terör biter mi dersiniz?
    • 31 Aralık 2012 Soner Yalçına Açık Mektup
    • 25 Kasım 2012 Turan Yazgan Hoca da...
    • 23 Ekim 2012 Fazıl Say cayırtısı
    • 21 Ekim 2012 MHP Devlet Bahçeli'yle büyümüyor, büyümeyecek!
    • 8 Ekim 2012 Atsız Şaman mıydı?
    • 1 Ekim 2012 Balyoz davasının hakimi ben olsaydım...
    • 9 Haziran 2012 Abdurrahim Karakoç (1932-2012)
    • 9 Nisan 2012 Ordumuzu siyasete bulaştırmamak
    • 1 Nisan 2012 Türk Ocakları 100 yaşında
    • 5 Mart 2012 Hocalı mitinginde bir yanlışımız

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,371 µs