En Sıcak Konular

Yavuz Bülent Bakiler
Konuk Yazar-Türkiye
Yavuz Bülent Bakiler
17 Ocak 2011

Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi gerçek mi safsata mı?



“Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi gerçek mi safsata mı?” -1- 
 
Hürriyet gazetesinde Soner Yalçın, iki haftadan beri, ısrarla sorup duruyor: “Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarihinden utanıyor mu? Güneş Dil Teorisi gerçek mi safsata mı?”
Fakülte Dekanı Prof. Dr. Rahmi Er ise, Soner Yalçın’ın Güneş Dil Teorisi üzerine sorduğu soruya hiç cevap vermiyor. Hatta, dolaylı yoldan bile bu konuya girmiyor. Bu soruya, Türkiye’de kolay kolay cevap verilemez. Hele üniversite hocalarımızın, devlet memurlarımızın doğru-dürüst cevap vermeleri beklenemez. Çünkü sorunun içinde Atatürk var. Bir ilim adamı veya bir devlet memuru; “Bu teori doğrudur. Dilimizin kaynağını gösteren ilmî bir açıklamadır!” diyemez. Çünkü hem ilmî hüviyeti, hem de devletle olan bağlılığı, böyle bir açıklama yapmasına çok büyük bir engeldir. Aynı şekilde bir ilim adamı veya bir öğretmen, bir asker de kalkıp: “Güneş Dil Teorisi bir safsatadan ibarettir!” diye açıklamada bulunamaz. Çünkü o zaman âdeta küçük kıyamet kopar/koparılır. Birtakım kimseler tarafından; “Atatürk! Atatürk düşmanlığı! İrtica! İnkılâp! Şeriât, laiklik...” gibi konularda, batarya ile ateş başlatılır. Savcılarımız harekete geçebilir! Bana inanmıyor musunuz? Önce size müthiş bir hatıramı anlatayım, sonra da Güneş Dil Teorisi ne ise, onu size olduğu gibi yazmaya çalışayım:
1966 yılında Ankara’daydım. Hisar Dergisinin yazarları arasındaydım. Derginin sahibi Mehmet Çınarlı, bir gün bana dedi ki:
-Hisar’ın kasım sayısını Atatürk’e ayıracağız. Senin için Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan bir randevu aldım. Yarın evinde seni bekleyecek. Git, kendisiyle Atatürk üzerine güzel bir konuşma hazırla!
Bir gün sonra Yakup Kadri’nin Kavaklıdere’deki evine gittim. Beni yanına oturttu. Ben, ömrümde onun kadar zor konuşan, dakikada ancak 5-10 cümle söyleyebilen bir kimse tanımadım. Ses alma cihazım yoktu. Yalnız, çok kuvvetli bir hafızam vardı. Böyle sohbetlerde, karşımdakini dikkatle dinliyor, sonra oturup bana anlatılanları olduğu gibi yazıyordum. Bir ara sordum:
-Efendim dedim. Atatürk’ün, son dil anlayışı olan Güneş Dil Teorisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
-O dil teorisinin hiçbir ciddi tarafı yoktur. Bizi, bütün dünya milletleri karşısında çıkmazlara sokan bir safsatadan ibarettir, dedi ve bildiklerini uzun uzun anlattı.
Ben hemen cebimden kâğıt kalem çıkararak dinlediklerimi yazmak istedim. Bileğimi tutarak yazmama mani oldu:
-Çok rica ediyorum, bunları sakın yazmayın dedi. Yazarsanız tekzib ederim diye ikazda bulundu.
-Efendim söz! dedim. Katiyyen yazmayacağım!
Hisar’a döndüğüm zaman M.Çınarlı şaşkındı:
-Yahu dedi Yakup Kadri’ye ne sordun ki adamı çok korkuttun? Bana telefon açtı. Yavuz Bülent’in hazırladığı metni görmezsem, imzalamazsam, tekzib ederim, diye tutturdu.
-Güneş Dil Teorisi üzerine bir soru sordum. Yazmaya kalkınca çok korktu. Atatürk’ün ölümü üzerinden 28 yıl geçtiği halde, koskoca Yakup Kadri korkusundan ne yapacağını şaşırdı. Sizi de araması, korkusundandır.
Yakup Kadri’den dinlediklerimi yazacağım. Şaşıracaksınız!..

“Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi gerçek mi safsata mı?” -2-
 
Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Atatürk üzerine sohbetimiz, Hisar dergisinin 1966 yılı kasım sayısında yayımlandı (35. sayı). Kendisine söz verdiğim için Güneş Dil Teorisi hakkında anlattıklarını yazmadım. Aradan 54 yıl geçtiğine göre artık yazabilirim... Karaosmanoğlu’ndan dinlediklerim aynen şöyle:
“Vedat Nedim Tör, 1935 yılında Basın Yayın Genel Müdürüydü ve arkadaşımdı. Bir gün beni telefonla aradı: ‘Yakup dedi, Avusturya’dan gelen Kıverniç isimli bir uzman, şimdi yanımda. Türkçe üzerine çok farklı iddiaları var. Kendisi, bu çalışmalarını Atatürk’e bizzat anlatmak istiyor. Sen Atatürk’ün sofralarında olan adamsın. Alıp götürsene bu adamı Gâzi’ye!’
Ben de gidip Kıverniç’i gördüm. Türkçe üzerine anlattıkları, beni de çok şaşırttı. Onu alıp Gazi’nin huzuruna çıkardım. Adam Atatürk’e dedi ki: ‘Ekselans! İlk insan, Güneşi gördüğü zaman A diye bir ses çıkardı. Böylece Türkçe’deki ilk sesli harfi telaffuz etti. Güneş battığı zaman A!A!, A!A! demeye başladı. Şimdi hayretimizi A!A! diye ifade etmesi bundandır. Sonra bu ilk insan, Güneşe AĞĞĞ! demeye başladı. AĞ hem güneş, hem de beyaz demektir. İlk insan, karşısında bir canavar görünce: OOO! dedi. Türkçe’nin ikinci sesli harfi böylece ortaya çıktı. Sonra ilk insan, uzaklık fikrini: UUU! diye anlattı. Merakını gidermek için E?E? diye sordu. İlk insan, yine çeşitli tabiat olayları karşısında Ö, Ü, İ, I gibi seslileri çıkardı. Sonra bu sesliler yanına, birtakım sessizler koyarak ilk heceleri söylemeye başladı. Mesela A yanına T‘yi koydu: AT! AT! AT! dedi. U yanına Ç koyarak UÇ! UÇ! UÇ! dedi.
Ekselans! İlk insanın ilk telaffuz ettiği AĞ hecesi, başka kelimelerin oluşmasında büyük rol oynadı. AĞ, kelimelerde ana köktür. Mesela ilk insan: AĞ+AN+AĞ+AR+AK+AĞ hecelerini arka arkaya sıraladı. AĞANAĞAR/AĞANAĞAKAR dedi. Sonra ilk defa baştaki AĞ hecesini dilinden düşürdü: ANAĞAKARA demeye başladı. Sonra bu kelimeden de bazı heceler ve harfleri düşürerek ANĞARA! ANĞARA! diye haykırdı. ANĞARA da zamanla ANKARA oldu.’
Atatürk, adamın anlattıklarını dinledi ama hiçbir soru sormadı. ‘İlk insanın önce A dediğini, bir canavar gördüğünde OOO! diye bağırdığını AĞANAĞAKARAĞ karışıklığından Ankara ismini çıkardığını nereden biliyorsun? İlk insanla aramızda milyonlarca sene var’ demedi. Adam da Atatürk’ün çok, hoşlandığı cümleyi söyledi:
Ekselansları dedi: ‘İlk insan Türk’tür! İlk lisan Türkçe’dir. Bütün dünya dilleri Türkçe’den doğmuştur!’
Atatürk çok coşkun duygularla Türk milliyetçisiydi. Hemen etrafındakilere emir verdi: ‘Bütün dünya dillerinin Türkçe’den doğduğuna dair, araştırmalar yapacaksınız, eserler yazacaksınız!’ dedi.
Falih Rıfkı Atay, ÇANKAYA isimli eserinde, bu Güneş Dil Teorisine inanmadığını yazıyor. Bu teori tam bir safsatadan ibarettir. Ama bazı adamlar Atatürk’ün gözüne girmek için uydurmalara başladılar. Yok biz Ay’a ok atarken okay! okay! demişiz de Batılılar bunu Okey‘e çevirmişler. Yok bizim AVRAT kelimemizi AFRODİT, AKADAM tamlamamızı AKADEMİ şekline sokmuşlar. Biz BARABAR demişiz, Batılılar PARALEL demişler, biz BELLETEN demişiz, onlar bunu BÜLTEN şekline sokmuşlar vs. vs... Prof. Hâzım Nazım ONAT, Arapça’nın Türkçe’den doğduğuna dair 435 sayfalık bir kitap yazınca, Konya’dan milletvekili oldu.
Bu teori, 1935 yılından 1940 yılına kadar DTCF’de ders olarak okutuldu. Bu safsatayı, İsmet İnönü, 1940 yılında ortadan kaldırdı. İyi ki kaldırdı. Çünkü ilim dünyasında büyük çıkmazlardaydık.”

Ağzınızı bir karış açacak müthiş belge (!) 
 
Bugün size, ağzınızı bir karış açacak müthiş bir belge sunacağım. Bu belge, Kverniç’in Atatürk’e kabul ettirdiği Güneş-Dil Teorisi sebebiyle bundan 75 yıl önce, zamanın devrimci ve ilerici gazetesi olan Cumhuriyet’te yayımlandı. Yazının başlığı: ADAM YALVAÇ’IN UÇMAKTAN KOVULMASI şeklindedir. Metinde geçen ADAM, Hz. ÂDEM‘dir. HAVA ise Hz. HAVVA!
Kverniç’e göre ilk insan TÜRK, ilk lisan TÜRKÇE değil miydi ve bütün dünya dilleri Türkçe’den doğmamış mıydı? Alın size Güneş-Dil Teorisine göre mükemmel bir kıssa:
“Ulu Tanrı, bizim ilk babamız olan Adam Yalvaçı (Âdem Peygamberi) ve onun eşi Hava ninemizi yarattıktan sonra, onları uçmak (cennet) içinde yaşatıyordu. Bu yeşil bahçenin içinde, bunların arı yaşamaları için, buradaki alma ağacının, yemişinden yemeği, bunlara yasak etmişti. Günün birinde, ak pınarın başındaki alma ağacının gölgesinde otururlarken tavgaç (şeytan) çıkageldi. Hava ninemize yaklaşarak onu tavladı. Ve bu güzel almadan yemelerini onlara tapşırdı (tavsiye etti).
Bu sırada, Hava’nın karşısında yan gelip, onun güzelliğiyle esri (sarhoş) olan Adam Yalvaç, İpdeşi (eşi, karısı) Hava’nın sunduğu almayı yemekten kendini tutamadı.
Yalvaç (peygamber), Tanrı buyruğunun tersine bu suçu işleyince, Ulu Tanrı gücendi ve bunları uçmaktan kovmak için kurgu kurdu (karar verdi). Bu isteğini onlara iletmek için Uçkun’u (Meleği) yanlarına yolladı. Uçkun, Tanrı buyruğunu Yalvaca söyledi. Adam Yalvaç (Âdem peygamber) Uçkunun söylediklerini anlamadı. Ve şaşkın şaşkın ona bakarak yerinden bile kımıldamadı.
Uçkun, bu kez Farsça söyledi. Adam gene anlamadı. Bunun üzerine ne yapacağını bilmeyen Uçkun, geriye döndü. Gördüklerini Ulu Tanrı‘ya ulaştırdı. Bu sırada gökler titredi ve şöyle bir buyruk duyuldu:
-Hey Uçkun, benim kulum olan bu Yalvaç, Türkçe’den başka dil bilmez. Ona benim buyruğumu Türkçe anlat!
Uçkun, hızlı bir uçuşla Yalvaçın yanına vardı ve sözüne şöyle başladı:
-Hey ünlü Yalvaç! Ben Ulu Tanrıdan gönderilmiş bir yasulum. (Kulum!.. Bir yasa adamıyım) Onun yüksek buyruğunu size iletmeye geldim. Bu eşsiz uçmağı, Ulu Tanrı, size armağan etmiş ve bu urunda (makamda), arı yaşamanız için, bu alma yemişinden tatmağı, size yasak etmişti. Ancak siz Tavgaç’ın tavına uyarak, Tanrı buyruğunun tersine, bağışlanmaz bir suç işlediniz. Bundan ötürü Ulu Tanrı, size kızmış, sizi buradan kovmayı bana buyurdu. Tanrı sizi sınadı. Siz onun yahşiliğini (iyiliğini) ve uçmağın değerini bilmediniz. Haydin gidin buradan!..
Bu sözleri dinleyen Adam Yalvaç, korkusundan ürperdi ve hemen Hava’nın elinden tutarak, Uçmağın penceresinden kendini loş karanlığa fırlattı.
Tanrının ilk kulu olan Atam Yalvaç’ın Türk olduğunu, ve Türkçe’den özge (başka) bir dil bilmediğini, dünkü bitik yazıda, okuyucularımıza, anlatmıştık. Sözlerimize tutalga (Delil) olarak Tebrizli Türk Ozanı Şükühî’nin bu nesne için yazdıklarını anabiliriz. Bundan da anlaşılır ki, Türk ellerinin her bucağında yaşamış olan eski bilginler, ozanlar ve başka kimseler, hep Atam Yalvaç’ın Türk olduğunu biliyorlarmış. Ve bu inanışlarını da yeri geldikçe berkitiyorlarmış...”
KARANLIKTA KALAN BİR NOKTA: Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan yeni Hz. Âdem ile Hz. Havva kıssası aynen böyle. Yalnız, karanlıkta kalan iki nokta var:
1-Tavgaç (şeytan) Hava ninemize yaklaşarak onu tavladığına, elma ağacından elma koparıp yemeleri için dil döktüğüne göre, tavgaç acaba hangi dille konuşmuştu? İnsanlar, kelimelerle düşünüp kelimelerle konuştuğuna, karar verdiğine göre bu nokta açıklanmamıştır. Yani şeytan da mı Türk’tür?
2- Ulu Tanrı, her şeyi bildiğine göre, Uçkununu (Meleğini) Ünlü Yalvacına (ulu peygamberine) gönderdiğinde, onun Türkçe’den başka bir dil bilmediğini niçin hatırlamamıştır!.. Bu noktaları da bize, herhalde Hürriyet yazarı Soner Yalçın açıklayacaktır.

Türkçe’mizin büyük talihsizliği
 
1932-1938 yılları arasında, Atatürk’ün üç ayrı dil anlayışı oldu. Atatürk 1932-1934 yılları arasında, dilimize Arapça’dan ve Farsça’dan giren ne kadar kelime varsa, hepsinin ayıklanıp atılmasını istiyordu. “Şey” kelimesini bile yasaklamıştı. Türkçe’miz her gün kan kaybediyordu. Kimse kimseyi anlayamaz hâle gelmişti. Falih Rıfkı Atay, ÇANKAYA isimli eserinde, o tasfiye hareketinden çok şikâyet ediyor. ÇANKAYA‘nın 476. sayfasında diyor ki:
“Arapça olduğu için ‘şey’siz yazıp konuşacaktık. Bir akşam, sofra bittikten sonra, Atatürk, yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti:
-”Dili bir çıkmaza saplamışızdır” dedi. Sonra: “Bırakırlar mı dili bu çıkmazda?
Hayır! Ama ben de bu işi başkalarına bırakmam! Çıkmazdan biz kurtaracağız!” dedi. Dilde tasfiye hareketinden bizzat Atatürk vazgeçti.
1934-1935 yılları arasında, Atatürk, Türkçe’mizde sadeleşme hareketine girişti. Bu dil anlayışı çok doğrudur. Türkçe’miz nefes almaya başladı.
1935-1938 yıllarında Atatürk, Güneş-Dil Teorisine inandı. Bu anlayışın Dil ve Tarih Coğrafya fakültesinde ders olarak okutulmasına emir verdi. İsmet İnönü, 1940 yılında, (Güneş-Dil Teorisinin hiçbir ilmî özelliği olmadığı için) bu derslerin yasaklanmasını istedi.
Dil bizim varlık sebebimizdir; şah damarımızdır. Büyük Cemil Meriç diyor ki: “Kamûsumuza -lügâtımıza- uzanan el namusumuza uzanmış demektir.” Şimdi herkese soruyorum: Kamusumuza neden el uzatıldı/uzatılıyor? Bunun cevabını dosdoğru verenler, parmakla gösterilecek kadar azdır: Cumhuriyetimizin ilânından sonra, devlet hayatımızda çok yetkili olan bazı kimseler, sandılar ki, geri kalışımızın sebebi İslâmiyettir. Onlar, açık açık diyorlardı ki: “Kur’an, 1400 yıl önceye ait bir çöl kanunudur. Baştan sona kadar Muhammed’in eseridir! İslâmiyetten, yani Kur’an-ı kerimden ayrılmadan ilerlememiz mümkün değildir!”
Bu düşüncede olanlar, Kur’an dili olan Arapça’nın da, Türkçe’mizden tamamen çıkarılıp atılmasını istiyorlardı. Bu bakımdan:
1931 yılında, bazı milletvekillerimiz, ilim adamlarımız ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğimiz tarafından hazırlanan, Devlet Matbaasında bastırılan ve 1950 yılına kadar liselerimizde okutulan TARİH kitabının 2. cildinin 89. sayfasında şöyle bir iddiada bulunuyorlardı:
“Muhammed, 40 yaşına geldiği zaman, vatandaşlarını kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine dâvete başladı.”
Bu kitabın 90. sayfasında diyorlardı ki: “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir.” Bunlar, dehşet verici bir inkârın ifadeleridir.
1975 yılında basılan PAŞALARIN KAVGASI isimli kitabın 173. sayfasında Kâzım Karabekir Paşanın hâtıratından alınan bir bölüm var. Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya diyor ki: “... Dinî ve namusu olanlar kazanamazlar fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir.” Aynı kitabın 159. sayfasında, Atatürk, Karabekir’e diyor ki:
“Evet Karabekir! Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’anı Türkçe’ye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutturacağım. Ta ki budalalık edip de, aldanmakta devam etmesinler!”
Aynı kitabın 145-146-147. sayfalarında, bizzat, Karabekir Paşanın hatıralarından alınan çok önemli bir bölüm var. Eski başbakanlarımızdan Fethi OKYAR, eski dışişleri bakanlarımızdan Tevfik Rüştü ARAS, büyük bir öfke ile Karabekir Paşa’ya diyorlar ki: “...Türkler, İslâmlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar. Ve İslâm kaldıkça da bu halde geri kalmaya mahkûmdurlar!”
Karabekir Paşa, bu görüşlere şiddetle karşı çıkıyor; “Türkler ne dinsiz olurlar ne de Hristiyanlığa geçerler!” diyor. Müzakereler sertleşince Atatürk toplantıyı kapatıyor.
Bâzı kimselerin, laikliği hâlâ İslâm düşmanlığı şeklinde anlamaları ve bin yıldan beri konuşa konuşa tamamen Türkçeleştirdiğimiz Arapça asıllı kelimeleri dilimizden silip atmaya çalışmaları, bir Ebu Leheb öfkesiyle Kur’ana ve Sevgili Peygamberimize yumruk sıkmalarındandır.

 

 

Not: Yazarın 08-09-15-16 Ocak 2011'de Türkiye Gazetesi'nde yayımlanan yazıları burada birleştirilmiştir



Bu yazı 2,442 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 30 Mart 2013 Allaha ısmarladık
    • 10 Mart 2013 Anıtkabir'de Kral Abdullah'ın gözyaşı
    • 4 Mart 2013 Hocalı'da Ermeni ve Rus vahşeti
    • 25 Şubat 2013 Ah Enver Ağabey!
    • 24 Şubat 2013 Sinoplu gençleri kim tahrik etti?
    • 18 Şubat 2013 Kemalizmin millet anlayışında dinin yeri yoktur
    • 4 Şubat 2013 Türk Olmak Şereftir
    • 21 Ocak 2013 Nazım Hikmet'e niçin saygı duyayım? -ll-
    • 14 Ocak 2013 A. Menderes'e tekme tokat dayak, Apo'ya renkli televizyon
    • 13 Ocak 2013 Terör biter mi dersiniz?
    • 31 Aralık 2012 Soner Yalçına Açık Mektup
    • 25 Kasım 2012 Turan Yazgan Hoca da...
    • 23 Ekim 2012 Fazıl Say cayırtısı
    • 21 Ekim 2012 MHP Devlet Bahçeli'yle büyümüyor, büyümeyecek!
    • 8 Ekim 2012 Atsız Şaman mıydı?
    • 1 Ekim 2012 Balyoz davasının hakimi ben olsaydım...
    • 9 Haziran 2012 Abdurrahim Karakoç (1932-2012)
    • 9 Nisan 2012 Ordumuzu siyasete bulaştırmamak
    • 1 Nisan 2012 Türk Ocakları 100 yaşında
    • 5 Mart 2012 Hocalı mitinginde bir yanlışımız

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,566 µs