En Sıcak Konular

ÜLKEMİZDE FUTBOLUN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ

6 Mart 2019 17:08 tsi
ÜLKEMİZDE FUTBOLUN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ Ülkemizde futbolun ilk olarak 19. yüzyılın son çeyreğinde oynanmaya başladığı bilinmektedir.

ÜLKEMİZDE FUTBOLUN DOĞUŞU

Ülkemizde futbolun ilk olarak 19. yüzyılın son çeyreğinde oynanmaya başladığı bilinmektedir. Osmanlı döneminde Selanik'te yakılan ilk ateş, zamanla Bornova çayırlarına kadar yayılmıştır.

İlk futbol kulübü ise yine İzmir'de İngilizler tarafından kurulmuştur. Daha sonra ise İstanbul'a bulaşan bu güzel salgın, Kadıköy ve Moda çayırlarını etkisine almasıyla beraber neredeyse tüm kentin ilgisini çekmeyi başarmıştır.

1897 yılında İzmir'den gelen karmanın İstanbul karmasıyla karşılaşması, Türk topraklarındaki ilk futbol maçı olarak tarihe not düşülmüştür.

İlk Türk futbol takımı ise Fuad Hüsnü Bey ile Reşat Danyal Bey tarafından devrin hafiyelerinden kaçabilmek adına İngilizce isimle kurulan 'Black Stocking' olmuştur. Bu takımın Rumlarla Papazın çayırında 1901'de oynadığı maç ise bir Türk takımının ilk futbol maçı olarak kayıtlara geçmiştir.

Genelde İstanbul'da yaşayan İngilizlerin başı çektiği, ayrıca Rumların da katılımıyla genişleyen futbol sevgisi, arka arkaya futbol kulüplerinin kurulması sonucunu doğurmuştur.

İngilizlerin ve Rumların ortaklaşa kurduğu Kadıköy Futbol Kulübü bu anlamda İstanbul'un ilk kulübüdür. Fakat çıkan anlaşmazlıklar neticesinde İngilizler Moda Futbol Kulübü'nü kurmuş, ardından Kadıköylü Rumlar, Elpis ve Imogene kulüplerini kurarak İngilizleri takip etmiştir. Bunun ardından aynı takımların katılımıyla 1903 yılında İstanbul Futbol Ligi kurulmuştur. İstanbul'da bir futbol liginin kurulması, bu coğrafyada futbolun daha da yaygınlaşacağının ilk işareti olmuştur. Türk gençlerinin de bu yeni kurulan takımlara olan ilgisi, zamanla 'Biz niye bir futbol takımı kurmuyoruz'' fikrine dönüşünce ilk resmi futbol takımımız da ortaya çıkmıştır. 1905'te Mekteb-i Sultani'nin 10. sınıf öğrencileri, arkadaşları Ali Sami Yen'in önderliğinde Galatasaray'ı kurmuştur. Galatasaray, 1905-1906 sezonunda İstanbul Ligi'ne katılmış, 1907-1908'de ise kazandığı ilk şampiyonlukla Türk futbol tarihi için bambaşka bir başlangıcı müjdelemiştir. Ardından Fenerbahçe ve Beşiktaş onları takip edince Türk futbolu yeni bir boyuta doğru ilerlemeye başlamıştır.

Türkiye'de futbolun tam olarak yeşermeye başladığı periyot 1908-1923 yılları arasıdır.

II. Meşrutiyet sonrası esen özgürlük havasında yeni takımlar kurulmuş, bu arada Türk takımları da varlıklarını ciddi bir şekilde teyit ettirmiştir. İstanbul'un ardından İzmir, Ankara, Eskişehir, Bursa, Adana ve Trabzon şehirlerinde futbol büyük bir hızla yayılmaya başlamıştır. Pazar Ligi, Cuma Ligi, İstanbul Türk İdman Birliği Ligi ve İstanbul Şampiyonluğu Ligi bu dönemin önemli organizasyonları olmuştur. Daha sonrasında yaşanan savaşlarla beraber futbol, yaklaşık 11 yıllık bir sekteye uğramıştır.

Erken Cumhuriyet dönemi, Türkiye'de başka birçok alanda oldu gibi futbolda da ilk önemli hamlelerin atıldığı bir dönüşüm süreci olmuştur. Kazanılan zaferin getirdiği rüzgârla yeni bir ulusun temelleri atılırken, modernleşme ve dünyanın ileri medeniyetleri seviyesine erişme emeli bu yeni ulusun ilk hedefidir. Bilim, sanat ve spor olmak üzere her alanda yeni bir yapılanma ve oluşum söz konusudur. [1]

TÜRKİYE FUTBOL FEDERASYONU KURULUYOR 

Türk sporunun ilk teşkilatı olan Türk İdman Cemiyetleri İttifakı'nın kurulmasının ardından Yusuf Ziya Öniş başkanlığında ilk Türk Futbol Federasyonu 1923 yılında Şehzadebaşı'ndaki Letafet Apartmanı salonunda yapılan toplantıda 'Futbol Heyet-i Müttehidesi' adıyla kurulmuştur. Ardından FIFA'ya başvurulmuş ve Türkiye 21 Mayıs 1923 tarihinde FIFA'nın 26. üyesi olmuştur.

FIFA üyesi Türkiye, ilk milli maçını Cumhuriyetin ilanından üç gün önce oynar. 26 Ekim 1923 tarihinde İstanbul Taksim Stadı'nda Romanya'yla oynanan bu maç 2-2 sonuçlanmıştır. Ardından gelen dönemde Milli Takım'ı 1924 Paris Olimpiyatlar'na hazırlaması için İskoçya'dan Billy Hunter getirtilmiştir. Hunter, Türk futbolculara çağdaş futbolu tanıtan ve sistemli bir şekilde çalıştıran ilk teknik adam olmuştur. 

Yine 1924 Paris Olimpiyatları'nda Çekoslovakya'yla oynanan ve 5-2 kaybedilen maç, kayıtlara Milli Takım'ın yurtdışındaki ilk maçı olarak geçmiştir. 

1936'ya kadar süren bu dönemde ilk Türkiye Şampiyonası Ankara'da yapılmış ve şampiyon Harbiye olmuştur. 1924'te FIFA'nın isteğiyle Sovyetler Birliği-Türkiye maçını Hamdi Emin Çap'ın yönetmesi ise bir Türk hakemin ilk kez bir milli maçta görev yapması anlamına gelir. İlk kez hakem ve antrenör kursu açılması da yine bu döneme rastlamış, ilk deplasmanlı lig kapsamındaki Milli Küme maçları da yine bu dönemde tertip edilmiştir. 

1938 yılında Türk Spor Kurumu'nun kaldırılması ve Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü'nün Türk sporuna hâkim olmasıyla beraber futbol da devlet yönetimine geçmiş olur. [2]

MERHABA DÜNYA KUPASI

Bir sonraki dönem, Türk futbolunun gelişmesinin devamı diye özetlenebilir. 1952'de profesyonelliğin kabulü, 1954'te Milli Takım'ın İsviçre'de düzenlenen Dünya Kupası'na ilk kez katılması, yine bu dönemde bazı Türk oyuncuların yurtdışında top koşturması önemli gelişmelerdir.

Türk Milli Takımı aslında 1950 yılında, tarihinde ilk defa Dünya Kupası finallerinde mücadele etme hakkını kazanır. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, tam 12 yıl sonra Dünya Kupası'nın yeniden düzenlenmesine karar verilmiştir. Finaller, savaştan yeni çıkan Avrupa'da değil, sırası gelen Amerika kıtasında oynanacaktır. FIFA, bu konuda fazla düşünmez ve Dünya Kupası finallerini düzenlemek için can atan Brezilya'da karar kılar. Ancak bu karar Türkiye için ciddi bir darbe olmuştur. Çünkü elemelerde Suriye'yi 7-0 gibi ezici bir üstünlükle mağlup eden Milli Takımımız, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar nedeniyle dünyanın öbür ucundaki Brezilya'ya gidemeyecektir.

Yine de Dünya Kupası hasretimiz çok uzun sürmez. 1954 Dünya Kupası finalleri İsviçre'de oynanacaktır. Milli Takımımız elemelerde İspanya ile eşleşir. Bütün dünya gibi İsviçreliler de İspanya'nın finallere katılacağına o kadar inanmıştır ki, hatıra eşyalarına İspanyol bayraklarını bile işlettirmiştir. Milli Takımımız, Madrid'de oynanan ilk maçı 4-1 kaybettiğinde hiç kimse şaşırmaz zaten. Ama bu işin bir de İstanbul'u vardır. Ay-yıldızlı on birimiz, rövanş maçını 1-0 kazanır. O dönemlerde averaj kuralı uygulanmamaktadır. İsviçre'deki finallere gidecek takımı belirlemek için tarafsız sahada üçüncü bir maçın daha oynanması gerekmektedir. Tarafsız saha ise İtalya'nın başkenti Roma'dır. 90 dakikanın sonunda skor tabelasına 2-2'lik sonuç asılmıştır. Dönemin statüsünde uzatmalar ya da penaltılar yoktur. İsviçre biletini alacak takımı kura atışı belirleyecektir. Atışı yapacak kişi ise maç sırasında top toplayıcı olarak görev yapan bir İtalyan çocuğudur. Maçtan önce Türk futbol tarihine geçeceğinden habersiz olan Franco isimli çocuk, hakemin ve kaptanların yanına gelir. Kaptanımız Turgay Şeren "Yazı" demiştir. Franco'nun parayı havaya fırlatmasıyla küçük metal parçasının yere düşmesi arasında geçen süre sanki bir asır gibidir. Meraklı gözler paranın üzerine eğildiğinde, yazı bölümünün Milli Takımımıza İsviçre yolunu işaret ettiğini görür. Türkiye, tarihinde ilk defa Dünya Kupası finallerindedir.

Ancak finallerdeki performansımız umulanın çok gerisindedir. İlk rakibimiz Federal Almanya karşısında 2. dakikada Suat Mamat'ın attığı golle 1-0 öne geçsek de 14. dakikada Schaefer, 52. dakikada Klodt, 60. dakikada O.Walter ve 81. dakikada Morlock'un gollerine engel olamayarak sahadan 4-1'lik yenilgiyle ayrılırız. İkinci maçtaki rakibimiz zayıf Güney Kore'dir. Suat'ın 10 ve 30, Lefter'in 24, Burhan'ın 37, 64 ve 70, Erol'un da 76. dakikada attığı gollerle Güney Kore'yi sahaya çıktığına pişman ederiz: 7-0. Bu arada Almanlar Macaristan'a yenilmiş ve  bir kez daha rakibimiz olmuştur. Ancak Milli Takımımız Almanlar karşısında ilk karşılaşmadaki kadar bile direnç gösteremez. 22. dakikada Mustafa ve 82. dakikada Lefter'le bulduğumuz gollere 7. dakikada O.Walter, 12 ve 79. dakikalarda Schafer, 31, 60 ve 71. dakikalarda Morlock, 62. dakikada da F.Walter'le karşılık veren Almanlar maçı 7-2 kazanıp ümitlerimizi sona erdirir.[3] 

UEFA'YA ÜYE OLUYORUZ

1950'lerden 1960'lara uzanan sürecin kilometre taşları, İstanbul, Ankara ve İzmir'de profesyonel futbol liglerinin kurulması, diğer şehirlerde futbol kulüplerinin hızla çoğalması, Avrupa kupalarında Galatasaray, Göztepe ve Fenerbahçe'nin elde ettiği başarılı sonuçlar, ayrıca bazı kulüplerde oynamaya başlayan yabancı futbolcular olmuştur. 1962 yılında UEFA, Türkiye'nin tam üye olduğunu duyurur.

Yine 1962-63 sezonundan itibaren Avrupa Kupa Galipleri Kupası'na katılacak takımları belirlemek üzere Türkiye Futbol Federasyonu 'Türkiye Kupası' organize eder.

Ayrıca 1967 yılında 20. UEFA Genç Milli Takımlar Şampiyonası Türkiye'de düzenlenir. 70'ler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de önemli bir değişim sürecini getirmiştir. Bunun en belirginlerinden biri yabancı teknik direktörlerin Türkiye'de daha fazla boy göstermesidir.

Nitekim önce İngiliz Brian Birch, ardından Brezilyalı Didi çalıştırdıkları takımlarla Türkiye Ligi'nde başarılı sonuçlara imza atmışlardır. Aynı tarihler içinde Milli Takım istikrarsız sonuçlar almaya başlamıştır ve aynı durum kulüplerimizin Avrupa kupası maçları için de geçerlidir.

Ayrıca bu dönemde çok sayıda Yugoslav oyuncu da liglerde top koşturur ki, bu durum neredeyse 90'lı yıllara kadar devam eder. 70'ler, Türk futbolunda "Anadolu İhtilali"nin yaşandığı dönemdir aynı zamanda. Trabzonspor, 1974 yılında yükseldiği Türkiye Ligi'nde ikinci sezonunda şampiyonluğa ulaşmış, çok kısa bir süreçte 6 şampiyonluk elde ederek futbolun Anadolu'ya yayılmasında da öncü bir rol üstlenmiştir.

80'li yıllarda değişen yönetim anlayışıyla beraber futbolda da aynı süreç hüküm sürer. Birkaç münferit başarının yanında çok kayda değer gelişmeler yaşanmaz. Ama Jupp Derwall'in Türkiye'ye gelmesi ve Galatasaray'ı sistemli futbol oynayan bir takım haline getirmesi, bir şeylerin değişeceğinin ilk göstergelerinden biri olmuştur. Nitekim Galatasaray'ın Derwall döneminde yardımcılığını yapan Mustafa Denizli yönetiminde 80'li yılların sonunda Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final oynaması her şeyin bambaşka bir bakış açısıyla değişebileceğinin ilk göstergelerinden biri olur. Aynı dönemlerde, 1989 yılında devrin Başbakanı Turgut Özal'ın da desteğiyle Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığına Şenes Erzik atanmış ve bu da Türk futbolu için önemli milatlardan biri olmuştur. Erzik'le beraber altyapıya verilen önem artmış, daha sistematik çalışma şartları oluşturulmuştur. 90'lar bu anlamda Türk futbolunun atılım ve devrim yıllarıdır. 1990 yılında Erzik, UEFA Kongresi'nde ilk Türk temsilci olarak İcra Kurulu üyeliğine getirilirken, iki önemli komisyonun da Asbaşkanlığına seçilmiştir. Tüm altyapı yatırımları 1992'de meyvesini vermiş ve A Genç Milli Takım tarihte ilk defa Avrupa Şampiyonu olmuştur. Bu başarının tesadüfi olmadığı, sonraki yıllarda elde edilen diğer sonuçlarla desteklenmiş, gençlerimiz, 1994 ve 2005 yıllarında iki kez daha Avrupa Şampiyonluğu'nu elde etmiştir. [4]

ÖZERKLİK VE TARİHİ BAŞARILAR

1992 yılında Türkiye Futbol Federasyonu özerkliğe kavuşur. Futboldaki gelişim ve değişim,  futbolun sadece bir spor dalı olmadığını da ortaya çıkartmıştır. Futbolun yarattığı parasal değerlerin giderek büyümesi ve futbola olan ilginin yaygınlaşması, lokal federasyonlar nezdinde bu spor dalının bağımsız bir yapı içerisinde yönetilmesini zorunlu kılmıştır. 17.6.1992 tarihinde 3813 sayılı Kanunla Türkiye Futbol Federasyonu özerk hale getirilir. Kanunun 1.  maddesiyle, futbol faaliyetlerini millî ve milletlerarası kurallara göre yürütmek, teşkilatlandırmak ve Türkiye'yi futbol konusunda yurt içinde ve yurt dışında temsil etmek üzere özel hukuk hükümlerine tabi, tüzel kişiliğe sahip, özerk Türkiye Futbol Federasyonu kurulur. Faaliyete geçtiği günden beri özerk Futbol Federasyonu, faaliyetlerini büyük bir başarıyla sürdürür. 1992 yılında seçimle işbaşına gelen ilk TFF Başkanı da yine Şenes Erzik olmuştur.

Özerkliğin ardından 1996 yılında uygulamaya konulan Havuz Sistemi ile kulüplerin naklen yayın gelirleri yüz milyon dolarlarla telaffuz edilen boyutlara ulaştırılmıştır. İlerleyen yıllarda ise özellikle Milli Takımımızın elde ettiği başarılar sponsorluk yolunu açmış, Türkiye Futbol Federasyonu dev anlaşmalarla futbol ekonomisinde milyonlarca dolarlık bir katma değer oluşturmuştur. Futbol ekonomisinin önemi kulüpler tarafından da anlaşılmış, sponsorluk gelirleri bu alanda da devreye sokulmuştur.

1993 yılı da Türk futbolu için hareketli geçen bir dönem olmuştur. 16 yaş altı Avrupa Futbol Şampiyonası TFF tarafından organize edilmiş ve Profesyonel Türkiye Ligleri'nde Fair Play uygulamasının startı verilmiştir. Yine aynı sene dopingle mücadele kapsamında başlatılan çalışmalardan olumlu sonuçlar alınmaya başlanmıştır.

1994 senesinde Viyana'da düzenlenen toplantıda TFF Başkanı Şenes Erzik, UEFA Asbaşkanlığı'na ve FIFA İcra Kurulu'na seçilmiştir.

Aynı dönemde ilk kez bir bayan hakemimiz, Lale Orta, FIFA kokartı takmıştır. Yine aynı süreçte tesisleşme hamlesi başlatılmış, Beylerbeyi'ndeki Atatürk Eğitim ve Araştırma Merkezi, Levent'teki TFF Merkez Binası ve Riva'daki Milli Takımlar Kamp ve Eğitim Tesisleri arka arkaya tamamlanmıştır. Tesisleşme hamlesi kulüplere de yayılmış, birçok kulübümüz Futbol Federasyonu'nun ayırdığı fonlar sayesinde yeni tesislere kavuşmuştur.

İLK KEZ AVRUPA ŞAMPİYONASI FİNALLERİNDEYİZ

1996 yıındal A Milli Takım bir ilki başararak İngiltere'de düzenlenen Avrupa Futbol Şampiyonası Finalleri'ne katılmaya hak kazanmıştır.

Fatih Terim yönetiminde 1991'de Akdeniz Oyunları'nda finale çıkan genç jenerasyon, Türk Futbol Tarihi'nde milat olmuştur. Fatih Terim, Sepp Piontek'in yerine Milli Takım?ın başına geçtiğinde, 1991'den itibaren bir araya getirdiği bu jenerasyonla tarihi bir başarıya imza atmıştır.

Milli Takımımız, 1996 Avrupa Şampiyonası elemelerinde İsviçre, İsveç, Macaristan ve İzlanda ile birlikte 3.Grup'ta yer almıştır. Milli Takımımız 8 maçı 4 galibiyet, 3 beraberlik ve 1 yenilgiyle İsviçre'nin ardından ikinci sırada tamammış ve İsveç'i ardından bırakıp o günkü statüye göre 'en iyi ikinciler' arasında yer alarak İngiltere'deki finallerin yolunu tutmuştur.

Ancak finaller Milli Takımımız ve ülkemiz için bir hayal kırıklığı olur. Milli Takımımız, oynadığı futbolun karşılığını alamaz. Nottingham'daki ilk iki maçta Hırvatistan ve Portekiz'e 1-0, Sheffield'daki son karşılaşmada ise Danimarka'ya 3-0 yenilen millilerimiz, grubu gol atamadan, puan alamadan tamamlayarak elenir. Fakat büyük finallere katılmanın yolu da artık açılmıştır.

1997'de Şenes Erzik'in bırakmasıyla kısa bir süreliğine Abdullah Kiğılı'nın üstlendiği Futbol Federasyonu Başkanlığı'na, Aralık ayında Haluk Ulusoy seçilmiştir. 1998'de TFF'nin yurtdışında yaşayan yeni yetenekleri kazanmak ve keşfetmek amacıyla Almanya'da Avrupa Futbol Temsilciliği Bürosu hizmete girmiştir. Bu arada TFF Onursal Başkanı Şenes Erzik, Dublin'deki toplantıda UEFA Yönetim Kurulu'na girmiş ve FIFA Hakem Komitesi Başkanlığı'na seçilmiştir.

Haluk Ulusoy başkanlığında girilen 2000'li yılların ilk dönemi Türk futbolunun en pırıltılı günleri diye adlandırılabilir. Altyapıya, eğitime ve tesisleşmeye yapılan yatırımlar sonuçlarını vermeye başlamış hem Milli Takımımızın hem de kulüp takımlarımızın başarılarıyla neredeyse kemikleşmiştir.

UEFA KUPASI İLK KEZ TÜRKİYE'DE

Türk futbolunun kulüpler düzeyinde en önemli uluslararası başarısı 2000 yılında elde edilmiştir. Ligde 1998-99 sezonunu şampiyon olarak tamamlayan Galatasaray, 11 Ağustos 1999'da Rapid Wien'i 3-0 ve 1-0'lık sonuçlarla yenerek girdiği Şampiyonlar Ligi'nde, Chelsea, Hertha Berlin ve Milan'ın da yer aldığı gruptan çıkamasa da Milan'ı ardında bırakarak yoluna UEFA Kupası'nda devam etme hakkını kazanmıştır. Şampiyonlar Ligi'nden elenmenin hüznü de UEFA Kupası'nda elde edilen tarihi zaferin başlangıcı olmuştur. Sırasıyla İtalya'nın Bologna, Almanya'nın Borussia Dortmund, İspanya'nın Real Mallorca ve İngiltere'nin Leeds United takımlarını, üstelik oynadığı 8 maçta hiç yenilmeden ve tam 5 kez kazanarak eleyen Galatasaray, finalde bir başka İngiliz takımı Arsenal'in rakibi olmuştur.

Danimarka'nın Başkenti Kopenhag'daki Parken Stadı, 17 Mayıs 2000 günü Türk futbol tarihine altın harflerle geçecek bir başarıya evsahipliği yapmaktadır. Fatih Terim'in takımı, normal süresi ve altın gol uygulaması yapılan uzatma bölümleri 0-0 sona eren maçın nihayetinde, penaltı atışlarında Arsenal'e 4-1 üstünlük kurarak UEFA Kupası'nın sahibi olmuştur.

25 Ağustos 2000 tarihi de Türk futbolu için önemli kilometre taşlarından biridir. UEFA Kupası sahibi Galatasaray, o sezonun Şampiyonlar Ligi şampiyonu Real Madrid'le, Monaco'nun II. Louis Stadı'nda Süper Kupa için karşı karşıya gelmiştir. Takımın başında Fatih Terim'in yerine Mircea Lucescu vardır artık.

Taffarel-Capone (Fatih), Bülent, Popescu, Hakan Ünsal-Ümit, Okan (Hasan), Suat, Emre-Hagi (Bülent Akın) ve  Jardel'den oluşan Galatasaray takımı 1-1'lik beraberlikle uzatmaya giden maçı 2-1 kazanarak Süper Kupa'yı da Türkiye'ye getirmiştir. Galatasaray'a ve Türk futboluna bu tarihi zaferi kazandıran golleri 41 ve 103. dakikalarda Jardel kaydederken, Real Madrid'e 79. dakikada Raul'ün attığı gol yetmemiştir. [5]

AVRUPA ŞAMPİYONASI'NDA ÇEYREK FİNAL

Türk futbolunun Galatasaray'la elde ettiği bu iki tarihi başarının arasında Milli Takımımızın 2000 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda çeyrek final oynaması yer almıştır. Mustafa Denizli yönetiminde, Hollanda ve Belçika'nın ortaklaşa düzenlediği 2000 Avrupa Şampiyonası finallerinin yolunu tutan Milli Takımımız, İtalya, evsahibi Belçika ve İsveç'le birlikte B Grubu'nda yer almıştır.

Arnhem'deki 2-1'lik İtalya yenilgisi ile turnuvaya kötü bir başlangıç yapan Milli Takımımız, Eindhoven'da İsveç'le 0-0 berabere kaldıktan sonra grubun finali niteliğindeki karşılaşmada evsahibi Belçika'yı Brüksel'de 2-0 yenmeyi başarmıştır. Bu galibiyet, ay-yıldızlı ekibimize İtalya'nın arkasından grup ikinciliğini ve futbol tarihimizde bir ilk olan çeyrek finali getirmiştir. Ancak Amsterdam'da oynanan maçta Portekiz karşısında uğranılan 2-0'lık yenilgi, Milli Takımımızın daha ilerilere gitmesini engellemiştir. [6]

2002 DÜNYA KUPASI: ALTIN SAYFA

Türk futbolunun zirve yaptığı tarih 2002'nin yaz mevsimidir. Ancak bu tarihin yaklaşık 2 yıl öncesine gidip Japonya ve Güney Kore'nin ortaklaşa düzenleyeceği Dünya Kupası'nın elemelerinden başlamak gerekir maceraya. Milli Takımımız, Avrupa elemelerinin 4.Grubu'nda İsveç, Slovakya, Makedonya, Moldova ve Azerbaycan'la mücadele etmiştir. 10 maçın sonunda alınan 6 galibiyet, 3 beraberlik ve 1 yenilgi, İsveç'i geçmeye yetmez. İstanbul'da İsveç'le oynanan maç 2-1 kaybedilince Kuzeyliler grup birincisi olarak Uzakdoğu'nun yolunu tutar, bize de Avusturya ile baraj maçı oynamak kalır.

Şenol Güneş yönetimindeki Milli Takımımız da ilk ciddi patlamasını işte bu baraj maçlarında yapmıştır. Viyana'da oynanan ilk maçı Okan'ın golüyle 1-0 kazanarak Türkiye'ye avantajlı bir skorla dönen ay-yıldızlı ekibimiz, Ali Sami Yen Stadı'ndaki rövanşa bu rahatlıkla çıkar ve tarihi bir skorla galip gelerek tarihi bir sonuç elde eder. Milli Takımımıza 5-0'lık galibiyetin yanı sıra tam 48 yıllık aradan sonra Dünya Kupası finallerine katılma hakkını da getirmiştir. Ama tarihin yazacağı gerçek zafer için biraz daha beklemek gerekmektedir.

Finallerde C Grubu'nda Brezilya, Kosta Rika ve Çin'le birlikte yer alan Milli Takımımızın ilk rakibi, turnuvanın sonunda kupayı kaldıracak olan Brezilya'dır. Ulsan'da 3 Haziran'da oynanan maçta Milli Takımımız, sahadan 2-1'lik yenilgiyle ayrılır.

9 Haziran'daki rakibimiz Kosta Rika'dır ve maç Incheon'da oynanmaktadır. Milli Takımımız, 1-1'lik sonuca razı olur. Artık her şey Çin'le oynanacak son maça kalmıştır. Üstelik averaj hesaplarının yapıldığı grupta Brezilya'nın da Kosta Rika'yı farklı bir skorla yenmesi gerekmektedir. 13 Haziran'da Seul'de Çin'i 3-0 yenen Milli Takımımız, Brezilya'nın da Kosta Rika'yı 5-2 mağlup etmesiyle, averajla da olsa bir üst tura yükselmeyi başarır.

İkinci turdaki rakibimiz, evsahibi takımlardan Japonya'dır. Milli Takımımız, Japonya'yı 1-0 yenerek çeyrek finalin kapısını açmıştır.

Yeni rakibimiz Senegal, Fransa'yı yenmiş, Danimarka ile Uruguay'ın da bulunduğu gruptan ikinci sırada çıktıktan sonra İsveç'i elemiş sürpriz bir ekiptir. Milli Takımımız, Osaka'da son derece keyifli ve heyecanlı bir 90 dakikanın golsüz sona ermesinin ardından uzatmaya giden karşılaşmayı 1-0 kazanır. Türkiye yarı finaldedir artık ve rakibimiz grup maçında 2-1 yenildiğimiz Brezilya'dır.

Millilerimiz 26 Haziran'da Saitama'da sambacılarla başabaş bir futbol oynamasına rağmen Brezilya'nın golüne engel olamaz ve final şansını kaybeder. Yeni hedef dünya üçüncülüğüdür bundan böyle. Ve rakip de bir başka evsahibi Güney Kore'dir.

Japonya'dan Güney Kore'ye dönen Milli Takımımız, 29 Haziran'da Deagu'da Güney Kore'nin karşısına çıkar. Tribünler tamamen evsahibi takım taraftarlarının işgalindedir doğal olarak. Dünya Kupası tarihi zevksiz ve keyifsiz üçüncülük maçlarıyla doludur ama bu kez öyle olmayacaktır. Bir takımın evsahibi, diğerinin ise başarıya bu denli aç oluşu ortaya final gibi bir müsabaka çıkartır. Milli Takımımız, 3-2'lik skor üstünlüğü ile dünya üçüncülüğünü kazanır.

Ama Türkiye Uzakdoğu'da sadece dünya üçüncülüğünü elde etmekle kalmaz. Deagu'da, kendi evinde kaybetmenin üzüntüsüyle gözyaşlarına boğulan Güney Korelilerin ellerinden tutup tribünleri hep birlikte selamlayan ve kazandıkları zaferi paylaşma büyüklüğünü gösteren futbolcularımız, Fair Play ödülünün de sahibi olmuştur. [7]

FRANSA'DA SAĞLAMASINI YAPTIK

2002 Dünya Kupası'nda elde edilen üçüncülüğün sağlaması Fransa'da düzenlenen Konfederasyon Kupası'nda yapılmıştır. Bu organizasyona, Dünya Şampiyonu ve finalisti ile kıta şampiyonu milli takımlar davetlidir. Dünya Kupası finalisti Almanya'nın turnuvaya katılmayacağını açıklamasının ardından dünya üçüncüsü Türkiye'ye davetiye çıkartılır. Milli Takımımız B Grubu'nda Dünya Şampiyonu Brezilya, Afrika Şampiyonu Kamerun ve CONCACAF Şampiyonu ABD ile eşleşmiştir.

Şenol Güneş yönetimindeki takımımız ilk maçını 19 Haziran günü ABD ile oynar. Saint Etienne kentindeki Geoffroy Guichard Stadı'ndaki karşılaşmada Beasley'nin 36. dakikada attığı golle 1-0 geriye düşen takımımız, 39. dakikada Okan Yılmaz'ın penaltıdan verdiği karşılıkla eşitliği yakalar, 70. dakikada da Tuncay Şanlı'nın golüyle 2-1'lik galibiyete ulaşır.

Ancak 21 Haziran günü Paris'teki Stade de France'da oynanan Kamerun karşılaşmasında şansımız bu kadar yaver gitmez. Başabaş geçen karşılaşmanın 90. dakikasında Geremi'nin penaltıdan attığı gol Kamerun'a 1-0'lık galibiyeti getirir.

Gruptaki son maçımız Brezilya ile oynanacaktır ve şimdi hesap zamanıdır. 23 Haziran'da Saint Etienne'de bir kez daha Geoffroy Guichard Stadı'nın çimlerine çıkar Milli Takımımız. Brezilya'ya averaj üstünlüğümüz vardır ve bu karşılaşmadan alacağımız bir beraberlik yarı finale yükselmemize yetecektir.

23. dakikada Brezilya Adriano'nun golüyle öne geçer. Ancak bu kez karşısında daha dirençli ve kazanmaya istekli bir Türkiye vardır. Dünya üçüncülüğünün getirdiği güvenle perçinlenen mücadele gücü, Milli Takımımıza 53. dakikada Gökdeniz Karadeniz ve 81. dakikada Okan Yılmaz'la 2-1'lik üstünlüğü getirir. Brezilya 90+3'te Fenerbahçeli Alex'le beraberlik golünü bulur ama tabeladaki 2-2, Milli Takımımızın yarı final yolunu kapatacak bir skor değildir.

Yarı finalde Milli Takımımızın karşısında 1998'in Dünya, 2000'in Avrupa Şampiyonu Fransa vardır. 2002 Dünya Kupası'nda hayal kırıklığına uğrayan Fransızlar, evsahibi oldukları turnuvada kendilerini affettirmek niyetindedir. Paris'teki Stade de France'da oynanan maça bu hırsla başlarlar. 11. dakikada Thierry Henry, 26. dakikada Robert Pires'in golleriyle 2-0 öne geçerler. Milli Takımımız Gökdeniz Karadeniz'in 42. dakikada verdiği karşılıkla farkı bire indirse de 43. dakikada Sylvian Wiltord ilk yarının skorunu 3-1 olarak belirler. İkinci yarıda ise sahada bambaşka bir Türk Milli Takımı vardır. 48. dakika Tuncay'ın golü skoru 3-2'ye getirir ama sonrasında kurduğumuz baskı sonuç vermez. Milli Takımımız yine üçüncülük maçı oynayacaktır ve rakip, Kamerun'a 1-0 yenilen Kolombiya'dır.

28 Haziran'da artık "uğurlu stadımız" haline gelen Saint Etienne'deki Geoffroy Guichard'da karşılaşırız Kolombiya'yla. Son derece keyifli geçen maçı Milli Takımımız 2. dakikada Tuncay, 86. dakikada da Okan Yılmaz'ın golleriyle 2-1 kazanarak Konfederasyon Kupası'nın üçüncüsü olur.

YENİ BİR SAYFA    

2004 Avrupa Şampiyonası ve 2006 Dünya Kupası finallerine katılma şansını kaybeden Türkiye, 2008 Avrupa Şampiyonası öncesi yeni bir sayfa açmıştır. Artık Türk vatandaşı olan yabancı futbolcuların önünde Türk Milli Takımı?nda oynama şansı bulunmaktadır. Bunun ilk örneği ise Fenerbahçe?nin Brezilyalı futbolcusu Marco Aurelio olmuştur. Türk vatandaşlığına geçerek Mehmet ismini alan Aurelio, Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim tarafından ilk olarak Lüksemburg?la oynanan hazırlık maçında kadroya alınmıştır. 2008 Avrupa Şampiyonası finallerine katılmayı ana hedef olarak seçen Türk Milli Takımı, bu amaç doğrultusunda çalışmalarını ve iddiasını sürdürmektedir. [8]

YENİ BİR SAYFA: 2008 AVRUPA ŞAMPİYONASI

2004 Avrupa Şampiyonası ve 2006 Dünya Kupası finallerine katılma şansını kaybeden Türkiye, 2008 Avrupa Şampiyonası öncesi yeni bir sayfa açmıştır. Artık Türk vatandaşı olan yabancı futbolcuların önünde Türk Milli Takımı'nda oynama şansı bulunmaktadır. Bunun ilk örneği ise Fenerbahçe'nin Brezilyalı futbolcusu Marco Aurelio olmuştur. Türk vatandaşlığına geçerek Mehmet ismini alan Aurelio, Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim tarafından ilk olarak Lüksemburg'la oynanan hazırlık maçında kadroya alınmıştır.

2008 Avrupa Şampiyonası finallerine katılmayı ana hedef olarak seçen Türk Milli Takımı, bu amaç doğrultusunda çalışmalarını ve iddiasını sürdürmektedir. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinde C Grubu'nda Yunanistan, Norveç, B. Hersek, Macaristan, Malta ve Moldova ile eşleşen Türkiye A Milli Futbol Takımı aldığı başarılı sonuçlarla grubu Yunanistan'ın arkasından ikinci sırada tamamlayarak, Avusturya ve İsviçre'de ortak düzenlenen EURO 2008 finallerine katılmaya hak kazandı. 

EURO 2008'DE DESTAN YAZILDI

Skorun dışında başka güzellikler de arar futbol âşıkları. İstatistikler her zaman şampiyon olanı yazar ama gönüller de farklı bir zabıt tutar. 1954'ün Macaristan'ı 1982'nin Cezayir'i, 1988'in SSCB'si, 1990'ın Kamerun'u ya da tüm zamanların İspanya'sı, Hollanda'sı gibi. Onların hikâyeleri unutulmaz. İşte bu kupanın da bir öyküsünü yazacaksak eğer, o metnin altında en kabarık imzalardan biri Türkiye'ninki olacak. Türkiye bu turnuvada herkese yeni bir ufuk çizdi. Topun yuvarlaklığını, oyunun güzelliği ve belirlenemezliğini, bitti denildiği anlarda bile umuda vakit ayırmak gerektiğini öyle güzel anlattılar ki bize, sadece Türkiye değil, dünyanın bütün futbolseverleri alkışladı onları.

Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası… Futbolun festivalleridir bunlar. Bir ay boyunca neredeyse bir ayin gibi futbolseverlerin başı döner, yüreği ferahlar, futbol açlığı törpülenir. Büyük takımlar, enfes maçlar, olmadık işler, dram, gözyaşı ve sonsuz heyecan… Futbolu seviyorsak böyle güzel mevsimler içindir.

Ama asıl güzelliği başka bir yerde saklıdır bu tip turnuvaların. Sadece favorilerle peynir gemisi yürümez. Başka güzellikler de arar futbol âşıkları. Beklemediği yerden gelen soruları sever, gidiş yoluna puan verir, kanaat notu dağıtır durur. Evet, istatistikler her zaman şampiyon olanı yazar. Ama gönüller de farklı bir zabıt tutar. Çünkü şampiyon olan takım her zaman gönülleri fetheden değildir ve futbolseverler masal yazan takımları hiç unutmaz. Kazansalar da, kaybetseler de…

1954'ü Almanya kazanmış olabilir, kimse o Macaristan'ı unutmaz. 1988'in yakışıklısı evet Hollanda'dır, ama SSCB'siz o turnuva çorak kalmaz mı? 1982 Dünya Kupası'nı izleyenler finalist Federal Almanya'dan ziyade Cezayir'e sempati duyar. 1990'da Kamerun'un yeri ayrıdır. 1996'da evinde kaybeden İngiltere olmasa o turnuva çekilir miydi? Evet, İspanya ve Hollanda genelde kupa alamazlar, ama yakışıklı oynarlar. Nijerya, Güney Kore, Danimarka… Onların hikâyeleri unutulmaz. Çünkü oyun sadece kazananı öne çıkarmaz, gidiş yolu önemlidir.

İşte bu kupanın da bir öyküsünü yazacaksak eğer, o metnin altında en kabarık imzalardan biri Türkiye'ninki olacak. 2004'te kupaya egemen olan savunma taktikleri futbolun geleceğini karartırken, Türkiye bu turnuvada herkese yeni bir ufuk çizdi. Topun yuvarlaklığını, oyunun güzelliği ve belirlenemezliğini, bitti denildiği anlarda bile umuda vakit ayırmak gerektiğini öyle güzel anlattılar ki bize, sadece Türkiye değil, dünyanın bütün futbolseverleri alkışladı onları. Geri dönüşler, dramlar, hüzünler, yeni başlangıçlar… Hepsi vardı maçlarımızda. İzlemeye değerdi, değdi de.

Bu oyun renkli ve eğlenceli bir oyun. Bu özellikleri koruyan ona katkı veren her takım futbol adına kutsaldır. Tıpkı Milli Takımımız takım gibi…[9]


Kaynak:

[1] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=293

[2] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=294

[3] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=295 

[4] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=296

[5] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=297 

[6] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=298

[7] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=299

[8] http://www.tff.org/default.aspx?pageID=300

[9] http://www.tff.org/Default.aspx?pageId=922& 



Bu haber 50 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    12,173 µs