En Sıcak Konular

Yavuz Bülent Bakiler
Konuk Yazar-Türkiye
Yavuz Bülent Bakiler
23 Ağustos 2010

Yine yüce Kur’an meali dolayısıyla...



Yüce Kur’an 

Bu sene, ramazan ayımı bereketlendiren çok güzel bir hediye aldım: YÜCE KUR’AN ve Açıklamalı-Yorumlu Meâli. Bu güzel hediyeyi bana, aziz dostum Prof. Dr. M. Cemal Sofuoğlu göndermiş. Meâl; bilindiği gibi anlam, mânâ, yorum demektir.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i, İzmir Üniversitesine bağlı üç ilim adamımız 8 yıl baş başa verip çalışarak Türkçemize yeniden kazandırmışlar. Bu münasebetle: Prof. Dr. Abdülkadir ŞENER’e, Prof. Dr. M.Cemal SOFUOĞLU’na, Prof. Dr. Mustafa YILDIRIM’a minnet borcumu bin defa ifade ederim.
Bu ilim adamlarımız, YÜCE KUR’AN’ı sunuş yazılarında diyorlar ki:
“Anlaşılır bir dil kullanmaya gayret ettik. Fakat: Hidayet, dalâlet, zâlim, fâsık, azab, gazab... gibi bazı dinî kavramları, çoğunlukla muhafaza ettik. Mümkün olduğu kadar batı menşeli kelime ve tabirlere yer vermemeye ve din dilini korumaya özen gösterdik.”
Bu hassasiyet, bu dikkat, benim için çok önemli. Çünkü din dilini korumaya özen göstermek, sadece benim için değil, milletimiz için çok, çok önemli. Çünkü Türkçe, bizim varlık sebebimiz. Çünkü milletlerin hayatında dil ve din çok önemli iki ana temel. Sevgili Peygamberimiz “din nedir?” sorusuna “Din nasihattir!” diye cevap vermiş. Elbette din nasihattir. Ama biz bu nasihati, ancak zengin bir dille anlatabiliriz. Ruhsuz-köksüz bir dille, dinin güzel öğütlerini kat’iyyen anlatamayız. Şu hususa çok dikkat etmeliyiz: Türkiye’de, dün ve bugün, laikliği İslâm düşmanlığı şeklinde anlayan bazı mühürlenmiş kafalar, bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz, dağdaki çobana bile öğrettiğimiz, sevdirdiğimiz bazı kelimeleri sırf Kur’andan geldiği için dilimizden çıkarıp atmaya yerlerine ya batı dillerinden aldıkları veya rahatlıkla uydurdukları kelimeleri sokuşturmaktadırlar. Mesela; Kitap, katip, edebiyat, mektep, kalem, hayat, şart, hürriyet, imkân, hakimiyet, ruh, adam, şiir, şair... gibi yüzlerce kelimeyi neden dilimizden çıkarıp atıyoruz? yerlerine neden: Betik, yazman, gökçeyazın, okul, yazgaç, yaşam, koşul, özgürlük, olanak, egemenlik, tin, kişi, yır, yırman, ozan kelimelerini sokuşturuyoruz? Birinciler Kur’an dili olduğu için! Arapçadır diyerek mesela kelimesini atmanın, yerine Ermenice’nin orinak kelimesinden örneğin soysuzunu çıkarıp koymanın faydası ne? İsimden sıfat yapan (î) aidiyet ekini “Arapçadır” gerekçesiyle çıkarıp atmak, yerine Fransızcadan aşırdığımız “sel-sal” eklerini koymak bile Türkçemizi çok çirkinleştiriyor. Neden inşallah yerine umarım, Allahaısmarladık veya güle güle yerine Baay-babay! diyoruz?
Konu çok mühim ve uzundur. Yukarıda isimlerini verdiğim değerli ilim adamlarımız “bilim kişilerimiz değil” Yüce Kitabımız Kur’an’ın meâlini, (açıklamasını) anlaşılır bir dille yaptıkları, dinî kavramları korudukları, kullandıkları için çok ciddi bir hizmette bulunmuşlardır.
“Türkiye’nin %99’u Müslümandır” diyoruz. Acaba bu %99’u Müslüman olan ülke halkının %1’i Kur’an’ı Kerimin meâlini baştan sona kadar okumuşlar mıdır? Her evde bir Kur’an’ı Kerim vardır ve onlar, süslü örtüler içinde muhafaza edilmektedirler. Artık her Müslüman her ramazan ayında, Kur’an’ı Kerimleri, o süslü kılıflarından çıkararak her akşam yirmişer sayfa okumalıdırlar. Böylece ramazan sonunda Kur’an meâllerini baştan sona gözden geçirmiş olacaklardır. Bu çok mu mühim? Haftaya bu konu üzerinde yine duracağım!

Yine yüce Kur’an meâli dolayısıyla... 
 
Utanıyorum! Utancımı ifade edecek kelimeler de bulamıyorum.
Bundan on yıl kadar önce, İstanbul’da, bir büyük kuruluşun başında bulunan bir dostum beni telefonla aradı:
- İki yüz civarında elemanımız var. İstiyorum ki bizim salonumuzda senin bir sohbetini dinlesinler! dedi.
Kararlaştırdığımız günde çıkıp gittim. Salon tamamen doluydu. Sohbet konumuz “En büyük ayıbımızdı.“ Bana göre en büyük ayıbımız cehaletimizdir. Cehaletten büyük düşmanımız yoktur. Örnekler vererek, cehaletimizin tahribatından bahsediyordum. Beni dinleyenler arasında, sakallarını bir-iki aydan beri hiç kesmeyenler de vardı. Bir ara dedim ki:
- İslâm, inceliktir, güzelliktir, aydınlıktır, huzurdur! İslâmdan uzaklaştığımız için, manevî bir buhran yaşıyoruz. Kurtuluşumuz İslâmdadır! Yalnız İslâmı, bağırmadan, çağırmadan, kırıcı olmadan anlatmalıyız. Bakınız, Sevgili Peygamberimizin amcaları arasında kâfir olanlarda vardı. Peygamberimiz, çenesinin ucuyla göstermiş olsaydı, sahabe onları yok edebilirdi. Peygamberimizin vazifesi de dinde zorlamaya gitmeden sadece tebliğ etmekti.
Daha Yunus suresinin 99. ve 100. âyetlerini hatırlatmadan, yüzleri çeyrek sakallı olanlardan 8-10 kişi ayağa kalkıp bağırmaya başladılar:
- Sen Peygamberimize hakaret edemezsin! Amcalarına kâfir diyemezsin! Haddini bil! Seni protesto ediyoruz! Bunları söylemek için mi buraya geldin? Çıkıyoruz biz!
Diyerek kapıya doğru, öfkeyle, yürüdüler.
- Durun gitmeyin! Siz namaz kılıyor musunuz diye sordum.
- Kılıyoruz elbette ne var? diyerek bağırdılar.
- Peki namazlarınızda hiç Tebbet suresini okuyor musunuz?
- Okuyoruz ne var? diyerek dikleştiler.
- İşte siz o sureyi okuyunca, Sevgili Peygamberimizin amcası olan Ebu Leheb’e de onun karısına da lânet ediyorsunuz. Ebu Leheb, kâfir yaşadı, kâfir öldü. Peygamberimizin bir başka amcası Hz. Abbas da Bedir Savaşına kadar kâfirdi.
Kapıyı öfkeyle çarpıp çıktılar. Salonda ikiyüz kişi vardı. Dondum kaldım. Çünkü içlerinden bir tek kişi bile ayağa kalkarak arkadaşlarını uyarmadı:
- Yahu! Bu adam doğru söylüyor. Durun gitmeyin! Ayıptır! demedi.
Anladım ki salondaki Müslümanlar da Kur’andan haberdar değiller. Allah şahit, üzüntümden, utancımdan günlerce perişan oldum.
Geçen hafta yazmıştım. İzmir Üniversitesinden üç ilim adamımız: Prof. Dr. Abdülkadir Şener, Prof. Dr. M. Cemal Sofuoğlu, Prof. Dr. Mustafa Yıldırım 8 yıl çalışarak, Kur’an’ı Kerim’i YÜCE KUR’AN ismiyle açıklayan, yorumlayan bir meâl hazırlamışlar. Ben bu yeni meâli büyük bir dikkatle ve zevkle okuyorum. Öyle sanıyorum ki milletimizin %99’u, baştan sona kadar bir Kur’an mealini okumamıştır. Halbuki dinî yaşayışımızda, birinci kaynak Kur’andır. Sonra sünnettir. Sonra icma-i ümmet ve kıyastır. Meallerden daha geniş, fakat Kur’an’a, sünnete, icma-i ümmete ve kıyasa aykırı olmayan, olmaması gereken ilmihallerimiz de var. Elbet onlar da okunmalı. Ama hayır! Sanki ben; “Sakın ilmihal okumayın! Yalnız meal okuyun“ diye yazmışım gibi bir büyük infial başladı. Hayretler içinde kaldım. “Oku“ emrine rağmen, meal okumamakta direnen Müslümanlarımız var. Hayret! Hiçbir yazıma bu kadar tepki almamıştım. İlmihalcilere göre: “Kur’an’ı Kerim meâli hazırlayanların esas maksatları, dinimize zarar vermekmiş. Bu iş cerrah olmayan birinin eline ameliyatla ilgili bir kitap tutuşturup buna göre ameliyat et! demekten farksızmış! Dehşet verici bir iddia! Aman Ya Rabbim! Aman ya Rabbim! Oku! emriyle başlayan kitabının mealini okumayı doğru bulmayan, akıllarını kullanamayan Müslümanlarımız var.

Ben okumaya devam edeceğim
 
Bana göre, Mehmet Âkif Ersoy, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerimizin en büyük âbide şahsiyetlerinden biri. İnanıyorum ki, bin yıl sonra bile Mehmet Âkif, yine âbide şahsiyetlerden biri olarak selamlanacaktır.
Çünkü o, ışığını Kur’an’dan ve Sevgili Peygamberimizden alan mütefekkir şairlerimizdendir.
Kim, Hz. Mevlâna’nın eskidiğini iddia edebilir?
Kim “Yunus Emre, artık çok gerilerde kaldı” diye söze başlayabilir?
Hz. Mevlâna da, Yunus Emre de Kur’an-ı kerimden ve sünnetten feyizlenmişlerdir. Asırlardan beri dipdiri kalmalarının sebebi budur.
Mesnevî, baştan sona kadar Kur’an-ı kerimin tefsirinden ibarettir.
Yunus Emre de Hz. Mevlâna’nın Türkçe söyleyen yüzüdür.
1986-1987 yıllarında, hükümetimizin aldığı yerinde bir kararla Mehmet Âkif için, yurt içinde ve yurt dışında anma toplantıları düzenlendi. O münasebetle ben de kırk dört şehrimizde Âkif’i anlatmaya çalıştım. Hayretle ve dehşetle gördüm ki bizim “aydın” sanılan kişilerimiz M. Âkif’i katiyyen bilmiyorlar. Halkımızın da “okumak” gibi bir özelliği olmadığı için, Âkif’ten haberleri yok. Halkımızın yeteri kadar İslâm’dan da haberdar olmadığını, Âkif SAFAHAT kitabının SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDE şöyle açıklıyor:
“Çünkü biz bilmiyoruz dini. Evet, bilseydik,
Çare yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”
Kur’an-ı kerimi ölülerimize okuyalım mı? Elbette okuyalım. Ama onu, daha çok dirilerimiz okuyalım ve okutalım. Nasıl okuyacağımızı ve okutacağımızı yine Mehmet Âkif söylüyor:
“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”
Bazı kimseler; “Din meallerden öğrenilmez. İlmihal okumak lazımdır” diyorlar ve piyasadaki yanlış meallerden bahsediyorlar.
Ben, hiçbir yazımda bu düşüncenin aksini ima yoluyla bile ileri sürmedim. Milyon kere tekrarlıyorum: Elbette İslam âlimlerinin yazdığı ilmihaller de okunmalıdır. Ama biz Kur’an-ı kerim’de ne yazıldığını da bilmeliyiz. Mesela Kur’an’da, namazın nasıl kılınacağı, abdestin nasıl alınacağı açıklanmış değildir. Cebrail, sevgili Peygamberimize namaz kılmasını ve abdest almasını nasıl öğretmişse, biz de öyle yapıyoruz. Yalnız Kur’an meallerine şiddetle karşı çıkanlar, bana değil de önce milletimizin büyük İslam âlimlerine ve bu arada Diyanet İşleri Başkanlığımıza baş kaldırmalıydılar. Mesela Elmalılı Hamdi Yazır’a demeliydiler ki: “Din Kur’an’dan öğrenilmeyeceğine göre, sen neden onaltı ciltlik meâli hazırladın? Ey Ömer Nasuhi Bilmen, ey Hasan Basri Çantay... Siz neden böyle bir yola girdiniz. Ve ey Diyanet İşleri Başkanlığı siz neden Prof. Hayrettin Karaman, Prof. Ali Özek, Prof. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Mustafa Çağırıcı, Prof. Sadrattin Gümüş, Doç. Ali Turgut gibi kimselere bir ilmihal hazırlattırarak dinimizi anlaşılmaz hale getirdiniz” diye sormalıdırlar.
Kim ne derse desin Alâk suresinin ilk ayeti Kur’an’da kaldığı müddetçe ben üç değerli ilim adamımızın YÜCE KUR’AN mealini de diyanetin iki ciltlik ilmihalini de diğerleri gibi okumaya devam edeceğim.

 

Not: Yazarın,15-21-21 Ağustos 2010 tarihlerinde Türkiye Gazetesi'nde yayımlanan yazıları burada birleştirilmiştir.
 



Bu yazı 2,623 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 30 Mart 2013 Allaha ısmarladık
    • 10 Mart 2013 Anıtkabir'de Kral Abdullah'ın gözyaşı
    • 4 Mart 2013 Hocalı'da Ermeni ve Rus vahşeti
    • 25 Şubat 2013 Ah Enver Ağabey!
    • 24 Şubat 2013 Sinoplu gençleri kim tahrik etti?
    • 18 Şubat 2013 Kemalizmin millet anlayışında dinin yeri yoktur
    • 4 Şubat 2013 Türk Olmak Şereftir
    • 21 Ocak 2013 Nazım Hikmet'e niçin saygı duyayım? -ll-
    • 14 Ocak 2013 A. Menderes'e tekme tokat dayak, Apo'ya renkli televizyon
    • 13 Ocak 2013 Terör biter mi dersiniz?
    • 31 Aralık 2012 Soner Yalçına Açık Mektup
    • 25 Kasım 2012 Turan Yazgan Hoca da...
    • 23 Ekim 2012 Fazıl Say cayırtısı
    • 21 Ekim 2012 MHP Devlet Bahçeli'yle büyümüyor, büyümeyecek!
    • 8 Ekim 2012 Atsız Şaman mıydı?
    • 1 Ekim 2012 Balyoz davasının hakimi ben olsaydım...
    • 9 Haziran 2012 Abdurrahim Karakoç (1932-2012)
    • 9 Nisan 2012 Ordumuzu siyasete bulaştırmamak
    • 1 Nisan 2012 Türk Ocakları 100 yaşında
    • 5 Mart 2012 Hocalı mitinginde bir yanlışımız

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,064 µs