En Sıcak Konular

Olcay Yazıcı
Konuk Yazar - Sanatalemi.net
Olcay Yazıcı
1 Ocak 1990

Yavuz Bülent Bâkiler’le 72 Yıl



“Yunus Emre gibi atsız-pusatsız/
Yeniden fethetmek Anadolu’yu!”

Romantik ve şiirimsi anlatım tarzı. Meftunu olduğumuz, o büyüleyen berrak dil. Biraz hüzünlü fakat oldukça keskin bir zekâ ile karşı karşıya idik. Cesur bir kalem, yiğit bir sesti. Bizim sesimiz, bizim türkümüz, bizim örfümüz, bizim öfkemizdi. Solun rakipsiz gibi görünen kibirli tavrı karşısında biraz ezik duran mâsum ve yalnız Anadolu delikanlısı, onun yazdıklarıyla cesaret buldu, kabuğunu kırdı ve ben de varım ve bu ülkenin asıl kimliği, kimyası, cevheri benim diye haykırdı, köklü bir özgüven rûhuyla.

Çünkü o, kök bilgiden gök bilgiye uzanan, bu toprağın kültürünü, irfânını ve imânını özünde harmanlayan; bu vesileyle de asıl ve asil bir terkibe ulaşan, mümtaz bir Türk aydınıdır.

“Yoksulluk edebiyatı” ile, “yoksula acıma idraki” onun samimi ve sarsıcı, “Sivas’ta Yoksul Çocuklar” şiiri ile birbirinden ayrıldı.

Başta şunu ifade etmek lâzım ki, Yavuz Bülent Bâkiler, şiirin en yakıştığı şairlerden biri, hatta biriciğidir. Duruşu, sevdâsı, edâsı ve asıl da sedâsı şiir olan adamdır o.

Yavuz ağabeyin, engin hoşgörü ve sevgisinden cesaret alarak ve ifadeyi, Yeşilçam menşeli bütün avamî çağrışımlardan tenzih ederek, onu, “Şiirin yakışıklı jönü!” diye tanımlamak geliyor içimden.

Bu kısa girizgâhtan sonra, özetle şunu söyleyebiliriz ki, Yavuz Bülent Bâkiler, Türk şiiri ve Türk tefekkürü söz konusu olduğunda, varlığı göz ardı edilemeyecek önemli bir isimdir. Onun için, ‘aşkın, Anadolu’nun ve Türk coğrafyasının şairi’ denilebilir. Kadın aşkından, ilâhî aşka doğru uzanan yoğun bir aşk teması görülür şiirinde. İşte, baktığında ve bir kalbi yaktığında, “Gözleri İstanbul Olan Güzelin” şiiri:

“Gözlerin İstanbul Oluyor Birden

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden
Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgârdır uzak dağlardan esen
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
Yalnız gözlerime bak diyeceksin.
Ellerim usulca ellerine değince
Kaybolup gideceksin
Bir elim seni çizecek bütün pencerelere
Bir elim seni silecek.
Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere
Senin için yeni baştan can kesilecek.
Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.”

Ve dahası:
“Benim de bir zamanlar sevdiğim vardı
Beyaz dantel yakalı liseli bir kız
Bağlarda, bahçelerde, yaylalarda yeşeren
Al karanfiller gibiydi aşkımız..”

Ve dahası var aşkın:

“Gözlerin olmasaydı, beni ağlatmasaydı
Alıp giderdim başımı uzak iklimlere yarın
Hani bahar gelince pembe güller açar ya
Senin de öyle mektupların.”

Onun şiirinin ikinci ana sütunu ise hiç şüphe yok ki, memleket sevdasıdır. Bütün çıplaklığı, bütün yalınlığı, bütün çaresizliği ve bütün dürüstlüğü ile Anadolu onun şiirinde dile gelir. Fazla kurgulanmamış, fazla süslenmemiş gerçekçi ifadelerle anlatılır Anadolu ve Anadolu insanının hayatı. Bu bazen buram buram bir türküdür, bazen bir ‘kan dâvâsı’, bazen de yanık, garip bir efkâr:

“Garibin anası pencerelerden
Yanık türkülerle yollara bakar
İncecik yüzünde her akşamüstü
Çizgi çizgi, nokta nokta bir efkâr.

Fakirin anası her sabah sessiz
Ağlar çocuğunun aç-çıplak durduğuna
Elleri koynunda kalır çaresiz
Bin pişman doğduğuna, doğurduğuna.”

ŞAİRİN İNSAN YÖNÜ

Anadolu resmedilir onun şiirinde. Sevdası, hasreti, elemi, ağıtıyla. Ve tabiî ki, şiirin sacayağından söz etmek gerekirse, üçüncü ve önemli bir ayak da, ‘kimlik şuurudur’, ‘kültür kökleri’, ‘yiğitlik’, ‘mertlik’; ‘dürüstlük’; özetle Türk örfü, Türk töresi, Türk ahlâkı, Türk’ün asâleti yansır mısralarına. Şairin doğup büyüdüğü, iklimini soluduğu yer olan Sivas’a tutkusu ise şiirinin önemli bir yanını teşkil eder.

İddiasız, iddialı bir şairdir Bâkiler.

“Yalnızlık” ve “Duvak” daha sonra tadına ve iklimine vardığımız şiir kitapları. Delikanlı, sevdâlı ve yalnızlığı, keskin bir bıçak gibi ruhunda yaşayan gençler için sevilerek okunan kitaplardı. Aşka ve yalnızlığa dair, melâlli ve lirik duygular çağlayanıydı şiiri. Çünkü, o zamanlar biz, ‘Sevdalı değil, kara sevdalıydık!’ Hayatın mâsum, nahif ama rûha işleyen türküsüydü mısralar. Yaşanılan hayata tutulan sırlı bir ayna gibi, kendi hasretlerimizi, kendi yaşantımızı yansıtıyordu. Çilemizi, sancımızı ve özlemlerimizi. Onun için sevmiştik bu yasemin kokulu şiirleri; çünkü yüreğimize işlemişti edâsı, musıkîsi. Kolay söylenmiş gibi duran ama derinlikler taşıyan içli/etkili bir şiirdi söylediği. Şiirin bütün inceliklerini, estetiğini ve romantik ses iklimini yansıtan, sâdelikte kalbî derinlikleri yakalayan, beşerî duygulara denk gelen şiirlerdi bunlar. Açık, anlaşılır ve duru. Hayatın içinden seçilmiş, bize dair fotoğraf kareleri...

Sonra, Türk Edebiyatı Dergisinde yayınlanan Sturga Şiir Akşamları intibaları. Derken, duygularımızı depreştiren “Üsküp’ten Kosova’ya” kitabı. Daha sonra da, “Türkistan..Türkistan” O romantik ve şiirli anlatım tarzı. Meftunu olduğumuz, iklimine irdiğimiz, o büyülü, berrak dil.

Biraz hüzünlü fakat oldukça keskin bir zekâ ile karşı karşıya idik. Cesur bir kalem, yiğit bir sesti. Bizim sesimiz, bizim türkümüz, bizim örfümüz, bizim öfkemizdi. Solun rakipsiz gibi görünen kibirli tavrı karşısında biraz ezik duran Anadolu delikanlısı, onun etkili hitabeti, kusursuz diksiyonu ve ses getiren etkili yazılarıyla cesaret bulmuştu.

Özellikle 70-80 kuşağı için bir öz güven aşısıydı bu yazılar. Solun maskesini düşüren, foyasını meydana çıkaran, efsânesini ve idollerini sarsan yazılardı. Bu zehir zemberek yazılar, kültür yangınımıza su serpiyor, gelecek güzel günlere dair ümidimizi artırıyordu. Nihayet rüyâ gerçekleşti ve yüzyüze tanışma fırsatı doğdu. Ardından daha da yakınlaşarak, aynı gazetede çalışma bahtiyarlığına erdik. Derken şiirin bu yakışıklı jönüyle, ağabey-kardeş olduk. O bana hep sevgiyle, ben ona hep hürmetle yaklaştım.

YERLİ-ONURLU DURUŞ

Yerli, onurlu ve bizden duruşu ile onu hep takdir ettik. Türk kültürüne, Türk diline, Türk irfânına, Türk tefekkürüne sahip ender şahsiyetlerden biridir Yavuz Bülent Bakiler. Hele ki, güzel Türkçe’mizin korunması, yaşatılması için verdiği büyük mücadele, her türlü takdire lâyıktır. Çünkü, millet olma aşaması, gelişmiş bir dil şuuru ile mümkün. Sonra din, örf ve töre gelir. Hemen hemen bütün kalelerin düştüğü, dil davâsının terk edildiği, uydurma ile gerçeğin birbirine karıştırıldığı, kaotik bir ortamda, Türkçe’ye sahip çıkışı büyük bir hizmet olmuştur.

Şiirde, oldukça uzun bir zaman deyim yerindeyse, “duraklama dönemi” yaşayan şair, 2003 yılında yeni bir “Harman”la çıktı okuyucunun karşısına. Bu romantik ama bir o kadar da, yiğit edâyı özlemiştik doğrusu. Şiir şarlatanlarının, medya simsarlarının cirit attığı bir ortamda, yeniden güzel şiirle buluşmak mutlu etti bizi. Belki biraz es geçtiğimiz, biraz kenar durduğumuz şiirini, daha bir derinden tetkik etme imkânı bulduk böylece. Doğrusu tedavüldeki genel geçer hükümlerin yer yer yanıldığını, bu şiirlerin pek öyle yabana atılacak ‘söyleyişler’ olmadığını kavradık bu vesileyle.

“Harman”, Yavuz Bülent Bâkiler şiirinin ‘hasat mevsimi’ bir bakıma. Kemâle ermiş, olgun başaklar gibi gülümsüyor zamana, “Harman.” Küllî bir bakışa, bütüncü bir yargıya kapı aralıyor. Toplu şiirler, şiiri hakkındaki hükmümüzü daha bir netleştiriyor.

Anadolu bozkırında. Kutlu bir esenlik türküsü yükseliyor Sivas ellerinden:

“Bir Selçuklu nakışında seni bulmak ne güzel
Ne güzel seni duymak bir ney sesinde
Şems-i Sivasî’nin mübarek türbesinde
Kandil kandil yanan şehir.”

daha önce de, dikkat çekildiği üzere; yoksulun yanında olmak için solcu, Marksist olmak gerekmediğinin isbatı, “Sivas’ta Yoksul Çocuklar”:

“Sivas’ta Ulu Câmi avlusunda çocuklar
Yalvaran gözlerle etrafa baka baka
Açıyorlar küçük esmer avuçlarını:
-Emmilerim sadaka, emmilerim sadaka!”

Hükümet konağının yanında biri
Bir avuç kemik, bir parça deri.
‘Boya-cila yimbeş, boya-cila yimbeş’ diye ağlıyor
Ve daha fırça bile tutamıyor elleri,

(....)
“Nane satan, su satan, yetim çocuklar
Şarkı söyleyemediler güneşe, aya...
Biliyorum ne masal dinlemeye doydular
Ne oyun oynamaya...”
(...)

“Gökteki yıldızlar kadar sayısız
Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları!
Alın bu gözleri benden, alın bu yüreği artık
Utanıyorum yaşamaktan.”

Fotoğrafı çizilen çocuklar kadar, çıplak, yalın ve samimi bir anlatım. Sanki görüntüye ruh, merhamet ve asil bir isyan yükleyebilen, gönül gözü ile mekânı ve insanı resmeden bir kamera, Ulu Câmi önünde insana dair lirik ve trajik bir film çekiyor. Poetik ve artistik maharet gösterisi ile süslenmemiş mısralar; yüreğimizin uçurumuna doğru hızla yuvarlanarak, bir insanlık çığlığına dönüşmekte ve en önemlisi de, vicdanımızı acıtmaktadır. Çıplak gerçeğin, idrakimizi sarsan derin bir yankısı bu. Suskun geceye sıkılan kurşunlar gibi, merhametti ve hissiyatı körelmiş ruhları sarsıyor mısralar.

Elleri daha fırça bile tutamayan çocuğun, tam da Hükümet Konağının yanı başında bu dramı yaşaması, arka planda, ekonomik-sosyal ve siyasî iradeye karşı ironik bir dokundurmadır. Bu da şirin sosyal ve toplumsal fonksiyonuna tekabül eder.

Yavuz Bülent Bâkılar’in birçok şiirinde yer alan çıplak, acımasız ve çaresiz realitenin, açtığı sıkıntılar, siyasî irade tarafından yeterince karşılık görmese de, Anadolu insanının mânevî bir sığınağı vardır, çok şükür. O da, elbette dindir, İslâm dinidir. Tevekkül, tahammül ve sabırdır:

“Ne şikâyet, ne kin, ne şüphe biraz
Sessizliği yüreğinin niyazındandır.
Elinin bereketi, iffeti, merhameti...
Kıldığı sonsuzluk namazındandır.”

Toprağı ipek bir seccade gibi kullanan, yanık gönüller, mücerret bir iklimin esenliği, esintisi ile iç yangınını dindirir ve kısmî bir sükûnete ulaşır. Tabiî ki, geleneksel, kerim bir devlete düşen, mistik sükûneti, âdil ekonomik ve içtimaî politikalarla destekleme erdemini göstermektir.

Fantezi pratiği olarak yazılan hayâlî şiirle, çıplak gerçeği yansıtan şiir arasındaki, bıçak ucu keskin farklılık işte burada ortaya çıkıyor.

Buram buram Anadolu tütüyor ifadeler. Sıcak tandır etmeği gibi yüreğimizi ısıtan, rûhumuzu şenlendiren, millî-mânevî duygularımızı uyandıran şiirler. Haksızlığa, kabalığa karşı çıkan; dürüstlüğü, insanlığı savunan şiirler. Sefalete karşı çıkmanın solun tekelinde olmadığını dünya âleme gösteren bir isim Yavuz Bülent Bâkiler.

Maksat kimilerinin yıllarca yaptığı gibi sömürüyü sömürmek, bu sömürü düzeninden, ‘ideolojik’ bir hisse kapmak değil, acıyı bütün şiddeti ve samimiyetiyle yüreğinde hissetmek. Yûnus gibi “Yaratılanı, yaratandan ötürü sevmenin’ erdemine ermek.

Bâkiler’in şiirinde gürül gürül Türk kültür ırmağı çağıldar. Nakış nakış bir hasret örülür Anadolu’da. Altaylardan Tuna’ya uzanır onun sevdalı, yiğit türküleri. Aslı-nesli belli bir kimliğin şiir diliyle dile getirilir insana ve memlekete dair meseleler. Duygu ve düşünce ‘Harman’ı. Kendi töresine, kendi örfüne, kendi ahlâk nizamına ve bin yıllık sağlam, sarsılmaz köklerine tutunan, geleneği geleceğe taşıma endişesi duyan şiirler güldestesi, “Harman”:

“Onlar, Gök-Hun’lardan bugüne kadar
Bütün zaferlerin müjdecileri
Serhat boylarında bin yıldan beri
Yerleri gökleri tutan bayraktır.”

Birden yürekleniriz onun şiiri ile. Bir şimşek çakar ansızın, bir ışık yanar, bir ümit uyanır içimizde:

“Kılıçların kından çekildiği an
Al atlar üstünde bir şafak vakti
Sefere çıkacağız Doğu’dan!”

Hemen her şiirinde, bir atar damar gibi devinir toprağın derin katmanlarında, küllerinden dirilmek ve ebedîyen var olmak fikri. Gün olur, “Fetih sancısına tutulur karanlıklar”; gün olur “Yeni destenler yazılır yiğitlik üzerine”; mümkündür, “Yeniden fethetmek Anadolu’yu” Mümkündür, yenden burçlara yükseltmek bayrağı:

“Yeniden cemre gibi düşmek toprağa
Yeniden haram etmek gece gündüz uykuyu
Yunus Emre gibi atsız-pusatsız
Yeniden fethetmek Anadolu’yu!”

Nasıl da muhtacız bu sese, bu diriliş dalgasına, bu direnme iradesine ve bu var-oluş ülküsüne. Bu ‘ruh uyanmasına.’ Evet, çaresiz Anadolu, ne zaman ki, ülke ‘aydınların ihaneti’ yüzünden uçurumun kenarına itiler; o zaman ‘çare’ olur yeni kurtuluşlara. Ders alınmamış ki, tarih yine tekerrür edecek gibi...

Sözün sonuna doğru gelirken, şunu belirtmek isterim ki, en çok sevdiğim, hatta meftûnu olduğum şiiri, “Şaşırdım Kaldım İşte”dir. Şiir zaten biraz da, aşkın (müteâl) oluşlar ve duyuşlar karşısında idrakimizin şaşakalması demek değil midir?:

“Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla
Bâzen sessiz sedâsız ipekten kanatlarla
Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla
Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla
Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla
Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla
Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla
Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla
Ne olur beni bir gün kapında olsun dinle
Öldür bendeki beni sonra dirilt kendinle
Çarpsan karasevdayı en azından yüzbinle
Nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle
Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle
Ama her defasında geri döndüm seninle
Hangi düğüm çözülür, nazla, sitemle, kinle?
Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle.
Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n’emsin?
Bâzan kız kardeşimsin, bâzan öpöz annemsin
Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin
Eksilmeyen çilemsin
Orada ufuk çizgim, burda yanım, yöremsin
Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin
Çaresizim çaremsin
Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n’emsin?”

Bu şiir bence Yavuz Bülent Bâkiler’in en güzel, en güçlü şiiridir.

Buyurun, işte bu da çıplak bir “Anadolu Gerçeği”:

“Yalın ayaklarınla koştun mu tarla tarla...
Duydun mu çıplak toprağın, çıplak insanın yasını?
Ağlayan kadınlarla, ihtiyarlarla...
Yaşadın mı bir yağmur duasını?

Bozbulanık ırmaklarda çimdin mi?
Kulak verdin mi yürekten kavala, saza?
Bir ipek seccade üstünde gibi, huzurla...
Durdun mu toprakta namaza ?

Bilir misin köylerde akşam olunca
Çekilir el ayak ortalıktan...
Bir hüzünlü ay doğar karanlığa sapsarı.
Başlar bir ağıt gibi sulardan, kapılardan:
Kurbağa feryatları, köpek ulumaları...

Geceleri süt kokan, gübre kokan evleri
Topraktır hep damları, duvarlarıysa kerpiç...
Seferberlik yıllarını dinlerken ürpererek
Tandır başlarında uyudun mu hiç?

Kış günleri trenlerle geçtin mi uzak köylerden
Gördün mü dehşetini, tipinin karın?
Çektin mi hiç acısını istasyonlarda
Tandır ekmeği satan, yumurta satan
Yarı çıplak çocukların?

Kılığın kıyafetin sarmadı beni
Söylediğin türküler bizim türkümüz değil.
Başka çeşmelerden doldurmuşsun tasını
Yüreğinde nakış yok, acı yok bizden
Bulutlar rahmetini kesmeden yavaş yavaş
İnsanlar selâmını esirgemeden
Savuş git içimizden.”

Değerli şair, cân dostu ve Anadolu’nun yiğit sesi, Yavuz Bülent ağabeye, ‘bâki’ hürmetlerimle...

NOT: 31 Mayıs 2008 Cumartesi, Türkiye Yazarlar Birliği ile Sivas Belediyesinin ortaklaşa düzenlediği, “Yavuz Bülent Bakiler ile 72 Yıl” toplantısında sunduğum tebliğ metnidir.




Bu yazı 2,169 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Temmuz 2008 Bilgiden Bilgeliğe
    • 14 Temmuz 2008 Acının Metafiziği
    • 7 Temmuz 2008 ''Hüzün Yılı''
    • 4 Temmuz 2008 Üsküdar'da Bir Hikmet Dükkânı
    • 1 Temmuz 2008 Çağımızın Ârifi
    • 18 Haziran 2008 Düşüncenin Gökkuşağı ve Söz Ummanı:Cemil Meriç
    • 10 Haziran 2008 Cebeci'nin Şiir İklimi
    • 5 Haziran 2008 Türkiye'nin Şairi : Dilâver Cebeci
    • 2 Haziran 2008 Yavuz Bülent Bâkiler’le 72 Yıl
    • 29 Mayıs 2008 Uçmağa Göçen Usta!..
    • 27 Mayıs 2008 Necip Fazıl Kısakürek
    • 14 Nisan 2008 Câmideki Rektör: Erol Güngör

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,576 µs