En Sıcak Konular

Aziz Dolu

Atabey
Aziz Dolu
29 Aralık 2015

Kızıl Elma Her Derde Deva



Türkler, doğaya ve doğadaki varlıklara ayrı bir önem vermiş; ayrı bir sevgi beslemişlerdir. Bu sevgi, gök yeleli kurttan başlamış; ağaçlara (andız, çam, kayın…), kuşlara (doğan, güvercin, kartal, kuğu, şahin, turna… ) hatta gökteki yıldızlardan, yerdeki atlara, taşlara kadar her varlığı kucaklamıştır. Doğayla barışık, doğayla iç içe bir hayat süren Türklerin inanç değerleri (ahkâm, norm) de haliyle doğadan esinlenme yoluyla ortaya çıkmıştır.

 

Kazakistanlı bilimcilerin araştırmalarından çıkan sonuçlara bakılırsa; elma bitkisi, yeryüzünde ilk kez Altay bölgesinde ve kırmızı elma (yani kızıl elma) olarak görülmüş. Bu veriler doğru ise sonsuz güç sahibi Yüce Yaratıcının, biz Türklere yönelik rahmetinin, bereketinin ne derece büyük olduğuna bir kere daha iman edebilirsiniz canlar. Şöyle ki, ilkçağlarda Türklerin temel geçim (iktisat, economi) kaynağı -tarım, ticaret, zanaat vs. de olmakla birlikte-  hayvancılıktı. Haliyle başta Tarım havzası, Turfan bölgesi vd. olmak üzere çeşitli bölgelerde tarımsal üretim çok gelişmiş hatta Uygurlar çağının ilerisinde tarım faaliyetleri gerçekleştirerek diğer Türk hanedanlıklarının aksine bir tarım ülkesi olmuş olsalar da Türk boylarının büyük çoğunluğunda ağırlıklı olarak hayvansal gıdalar tüketiliyordu.

 

Uygurlar ve tarım demişken, 2500 yıl önce inşa edilen Karız tünellerinden bahsetmeden geçmek olmaz elbette. Tanrı Dağlarında, yerin 110 metre altından başlayan; ortalama 100 metre derinlikte yol alarak 12 ay sıcaklık ortalaması 40 dereceyi geçen dahası yaz aylarında 65 dereceyi gören Taklamakan çölünü aşıp, Turfan bölgesine su taşıyan; kolları ile birlikte toplam uzunluğu 5100 km’yi bulan bu sulama tünelleri bugün bile hâlâ iş görmekte, Turfan’a her yıl 200 milyon metreküp su taşımaya devam etmektedir. Çöl ikliminin hüküm sürdüğü Turfan ve diğer bölgeleri bir vaha haline getiren Uygur Türkleri çöle hayat vermekle kalmamış, tarımsal faaliyetlerde de zirve yapmıştır. Günümüzde kullandığımız “turfanda” sözcüğü de Uygurlardan bir yadigârdır bu arada.

 

Sağlıkla ilgili olarak biz Türkleri yakından ilgilendiren sorunlardan biri de gut hastalığıdır malûm. Peki, ama neredeyse bir “Türk hastalığı” olarak adlandırabileceğimiz “gut” en çok kimlerde görülür? Hayvansal gıdaları sıkça tüketenlerde tabi ki!.. Elma ile gut ne alâka?.. Hemen merakınızı giderelim. Elmada bulunan bir madde gut hastalığına karşı çok iyi gelir canlar. Misal eklem ağrıları özellikle de ayak başparmaklarında şiddetli ağrı olarak ortaya çıkan gut rahatsızlığı olanlar, ağrıları başladığında bir adet kırmızı elma yedikleri takdirde ağrılarının hafiflediğini hissedeceklerdir. Derdini veren Yüce Allah, dermanını da vermiş ve elma bitkisini Altaylar bölgesinde yaratmak suretiyle Necip Fazıl’ın tabiriyle “Allah’ın seçtiği, kurtulmuş millet” olan Biz Türklere rahmet kapılarını ardına kadar aralamıştır.

 

Peki, ama Türklerle özdeşleşen “Kızıl Elma” ülküsü nasıl ortaya çıkmıştır. Buhara, Semerkant gibi şehirlerin bulunduğu Horasan ve daha yukarılarının yani Batı Türkistan’ın ilim-irfan merkezi olduğu zamanlarda, Avrupalı bir tüccar bölgeye gelir. Akşam bir handa konaklayan tüccar, diğer insanlarla sohbet ederken gezip gördüğü yörelerde üç ay gece-üç ay gündüz olduğunu söyler. Orada bulunanlar, yalancının-dolandırıcının teki olduğunu düşündükleri tüccarı, sultana şikâyet ederler. Tüccar, sultanın huzurunda da söylediklerinin arkasında durur. Bunun üzerine sultan, kendisiyle alay ettiğini düşündüğü tüccarın idam edilmesine karar verir. Adamcağız, öldürüleceğini duyunca feryat-figan, yemin-billah söylediklerinin doğru olduğunu tekrarlamaya başlar. Bunun üzerine, huzurda bulunan vezirlerden biri “Sultanım, bir de Birûnî kulunuza sorsaydınız.” filan deyince büyük Türk bilgini Birûnî huzura çağrılır. Anlatılanları duyunca Birûnî’nin gözleri parlar. “Doğrudur, hünkârım!” der. Sultanın önünde duran meyve sepetinden bir kırmızı elma alan büyük bilgin, elmayı sultana doğru kaldırarak “Sultanım! Araştırmalarıma göre dünya şu gördüğünüz kızılca elma gibidir ve kendi etrafında dönmektedir. Böylece de geceler ve gündüzler oluşmaktadır. Yalnız mevsimlerin oluşabilmesi için dünyanın eğik olması gerekmektedir. Bu adam, benim buluşumun canlı şahididir. Bırakın gitsin” gibisinden sözlerle tüccarın söylediklerini teyit eder. Bunun üzerine, adama ihsanlarda bulunulur ve salıverilir. O günden sonra Türk cihan hâkimiyeti mefkûresinin (ülkü) adı kısaca “Kızıl Elma” olur. Ötüken ormanlarında başlayan bu kutlu davaya, Osmanlı’da da bir hayli divânenin meftun olduğunu biliyoruz. Dahası Osmanlı’dan, günümüze Anadolu’nun köylerinde, kasabalarında okullarda fen bilgisi dersinde sıra yerküre konusuna gelince bütün öğretmenler ağız birliği etmişçesine ellerine geçirdikleri elmaları dünya maketi olarak kullanmışlardır. Böylece Kızıl Elma ülküsü, yeni nesillerin yüreğinde bir kutlu ateş olarak içten içe yanmaya devam edegelmiştir.

 

Ha, şimdi bir yanlış algıya, anlamaya da sebebiyet vermeyelim canlar. Birûnî, Batı’da “Dünya, yuvarlaktır; dünya dönüyor” diyenlerin “içlerine, şeytan girmiş” denerek, yakıldığı çağdan 500 sene önce yaşamış ve dünyanın, yuvarlaklığını, döndüğünü, hem de 23/27’ derecelik/dakikalık yörünge eğimini ve hem de 6 km. yanılma payıyla çapını hesaplamayı başarmış bir adamdır. Hem de neyle? Matematik ve gökbilimi (astronomi) hesaplamaları ile!.. Peki, bu bilgileri Batı’da kimler; ne zaman söyleyebilmiştir? Misal dünyanın yuvarlaklığını ve döndüğünü Macellan, Kopernik gibi kişiler; Birûnî’den 500 yıl sonra söyleyebilmiştir!. Günümüzde kabul edilen bilimsel ölçüm değerine (23/26.7’) ancak 1950 yılında ulaşılabildiği de hesaba katıldığında, sadece dünyanın eğimi konusunda bile Batılı bilginlerden -neredeyse- bin yıl önde olduğu ve dahi ne büyük bir deha ile karşı karşıya olduğumuz çok daha iyi anlaşılacaktır.

 

Osmanlı’da da Kızıl Elma’ya meftûn bir hayli divanenin olduğunu biliyoruz demiştik. Ömer Seyfettin de bunlardan biridir. Bir asır geçmesine rağmen, onun ve öykülerinin (hikâye) yerini hiçbir edebiyatçımız dolduramamıştır. Velhâsıl onun öyküleri yeni kuşaklara mutlaka ve mutlaka okutturulmalıdır. Özellikle de “Kızıl Elma Neresi?” adlı öyküsü!.. Osmanlı Padişahı Kanunî Sultan Süleyman sefere çıkar. Akşam olup; ordu konaklayınca, günün yorgunluğunu atmak isteyen Padişah otağına çekilir. Gecenin karanlığında, bir ara “Kızıl Elma’ya!, Kızıl Elma’ya!” gibi haykırışlar duyar. Gerçi sefere çıktığından bu yana da duymaktadır bu naraları. Vezirleri, kazaskerleri, bölükbaşıları filan çağırıp, sorar: “Nedir bu Kızıl Elma?” Ne bilsin yeniçeri ocağından yetişme gariban devşirmeler?.. Hepsi boynunu büker. Bir diğeri, bir diğeri… Sonunda “Kızıl Elma’ya” diye haykıran Anadolu sipahilerinden (Türkmen askerler) üçü tutulup, getirtilir huzura. Padişah sorar: Nedür bu Kızıl Elma meselesü? İmdü, anlatın hele!..” Gariban Anadolu çocukları, Türkmen kültürünün de verdiği terbiye ile sol eli göbeğinde, sağ eli onun üzerinde; boyunları hafif eğik “Padişahımız bilir!” derler. Başka da tek söz etmezler. Sorunun yanıtını, Kanunî anca o verir. Kızıl Elma, -Allah’ın izniyle- Türk’ün ulaşmak istediği hedeftir. Bu bazen Kudüs olmuştur, bazen İstanbul; bazen Roma, bazen Viyana... Şimdilerde de Halep, Musul yahut Kerkük!..  Hem Başbuğ Attila’nın da dediği gibi ülke sınırlarında sorun varsa, bunu gidermenin en iyi yolu, ülke sınırlarını genişletmek değil midir zaten?!.

 

Velhâsıl Kızıl Elma her derde, deva!.. Baş ağrısına, yürek yangısına…

 

Aziz Dolu Atabey

http://azizdolu.blogcu.com/

 



Bu yazı 302 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 16 Temmuz 2017 Ömer Halisdemir
    • 5 Temmuz 2017 Musul; Nureddin Zengi'nin Yadig
    • 23 Mayıs 2017 Ra, Rab, Tanrı ve Türkler
    • 7 Mart 2017 Türkiyeyi Ve Dünyayı Anlamak
    • 14 Ocak 2017 Rainadan, Radikalizme
    • 1 Ocak 2017 İslam, İslamcılar ve Anarşizm
    • 22 Aralık 2016 Kurt Ulur, Vatan Kurtulur
    • 7 Aralık 2016 Şangay Bilmem Ne Kaçlısı
    • 20 Kasım 2016 Başkanlık Tartışmaları
    • 20 Kasım 2016 Fıratın İki Yakasını Bir Araya Getirmek
    • 7 Ekim 2016 Bir Meşrep Olarak Alevilik
    • 22 Eylül 2016 Piruz Dilenci; Güney Azerbaycanın Özgürlük Ateşini Harlayan Adam
    • 11 Eylül 2016 Bu da oldu; Atatürkün resmine sansür
    • 31 Ağustos 2016 Yüksekova İl Olmalı
    • 18 Ağustos 2016 Yapılandırma Ayarlarına Dönüş
    • 8 Temmuz 2016 Atatürk Türkiyesinden, Humeyninin İranına
    • 2 Temmuz 2016 Akıl ile vicdanın hasbıhali
    • 2 Temmuz 2016 Almanların Maskarası, Çerkezlerin Yüzkarası
    • 29 Mayıs 2016 Bir, Üç, Beş
    • 23 Mayıs 2016 Otizmliler, ille de AKP diyormuş

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,927 µs