En Sıcak Konular

Üzeyir Lokman Çaycı

Varoluş Üçgeni
Üzeyir Lokman Çaycı
14 Mayıs 2012

Sebeplere takılanlar 5



¤  Beni satın alamadılar. Kalemimi kimseye satmadım, gururumu, onurumu, vatan sevgimi  pazarlamaktansa ölmeyi tercih ederim.
Ülkemizdeki vahim durum particiliği aşmıştır. AKP'ye karşı, sağ – sol ayırımı yapmadan birleşin ve kaynaşın!
Türk gençliğine tavsiyem budur : Emperyalist güdümlü AKP gibi partilere, işkencecilere, darbecilere asla destek olmayın. Bizim dedelerimiz vatanımız ve topraklarımız için canlarını feda ettiler! Bunu unutmayın ve topraklarınıza, vatanınıza sahip çıkın!
Bugün Malatya Kürecik'te kurulan füze kalkanı, ülkenizde geniş elektro - manyetik bir alan oluşturmaktadır. Bundan sonra ülkenizde rahat rahat Malatya kayısısı yiyemeyeceksiniz. Kanser dalga dalga ülkemizi kuşatacak. Irak'ta bomba yağdırılarak öldürülen Müslümanlar, AKP gafletiyle ülkemizde faili meçhul cinayetlerle, kanserle öldürülecek! Araçlar içerisinde subaylarınızın ölüleriyle, kaza süsü verilerek öldürülen insanlarınızla, düşürülen uçaklarınızla, yapay yöntemlerle oluşturulan yer sarsıntılarıyla, depremlerle sık sık karşılaştırılacaksınız. Ajanların cirit attığı, stratejik hassasiyetleri budanmış, etrafı denizlerle çevrili, gölleri bol,  düşmanı çok, iktidarı düşmanla dost olan bir ülkede huzur yüzü görmeyeceksiniz. 15 milyon nüfus açlık sınırı altında, 45 milyon nüfus yoksulluk sınırı altında yaşarken siz aç insanlarla yürekten vatan savunması da, huzurla ibadet de  yapamayacaksınız... 
 
¤   34 yıl önceki hukuksuzluklar, zulümler, kıyımlar  bugün Müslüman görüntülü AKP yöneticileri tarafından uluslararası alana yaygınlaştırılarak, içte ve dışta oluşturulan tertiplerle sürdürülüyor.  Diyemiyorlar ki Amerika istedi, Suriye'yi parçalayacağız... Suriye Müslümanlarını katledeceğiz...  Sünnî'leri Alevi'lerle-Şii'lerle, Alevi'leri-Şii'leri Sünnî'lerle çarpıştıracağız, diyemiyorlar!
Diyemiyorlar ki, Amerika istedi, biz Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kahraman mensuplarını, vatanseverleri terörist diye suçluyoruz. Diyemiyorlar ki biz kendi siyasi varlığımıza sebep olanların, bizi iktidara getiren dış unsurların, emperyalistlerin isteklerini yerine getirmek için Müslüman kanı akıtılmasına dahi  destek olmak için elimizden geleni yapma mecburiyetindeyiz!
Libya'da sergilenenler, Suriye aleyhinde sürdürülen çirkin politikalar, Irak'ta 2 milyon Müslüman'ın katledilmesi, Müslümanları katleden amerikan askerlerinin dua ile anılması bu ifadelerimi onaylamaktadır!
 
¤   Dün görüntüler gizliydi. Bugün her şey açık açık sergileniyor. Dün uyuyan az idi... Bugün milleti kapalı salonlarda, keyiflendirerek, oynatarak, dans ettirerek, dizi filmlerle, iğrenç senaryolarla,  gerçeklerden kopararak yavaş yavaş eritme, yok etme planlarıyla uyutuyorlar.
Kurbağayı çok sıcak bir suyla birden öldürme yerine, onu içine koydukları bir kova soğuk su içinde keyiflice, yavaş yavaş ısıtarak, alıştıra alıştıra, uyuşturarak, sarhoşlaştırarak sincice, kaynar su haline getirerek öldürüyorlar.
 

¤  Benim halim size ders olsun. Şu an kendinizi fazla emin hissetmeyin. Materyalist sistem içerisinde, sizi rahatsız ettiğine inandığınız, değerleri, ağabeyleri, büyükleri, babaları, anaları, tutkalları, bağlayıcıları, insan yücelten unsurları, uyarıcı melekleri, ilahî gerçekleri, siyaset uğruna, yozlaşmış kişilere, kurumlara bağlılığınızı kanıtlamak için, kendinize rahatlatıcı oyalayıcılar, yapay ağlama duvarları bularak dışlayabilirsiniz. Bunlardan kopuşların sizin kişiliğinize taktığı, püsküller, ponçaklar, süs çiçekleri sizi  bir müddet için rahatlatabilir. Yavaş yavaş ölüşünüzü, tükenişinizi çeşitli kisvelerle, maskelerle gizleyebilirsiniz. Ama kalpleriyle sizi görenler, sendelediğinize, tökezlediğinize bakarak sizin hangi felaket çizgisinde, hangi raydan, nasıl çıktığınızı mutlaka resimleyeceklerdir. Bu resim parçalanmış bir ruh portresidir. Sorunlarla donatılmış ailedir... Düşman tehditleriyle karşı karşıya bırakılan vatandır. Yok edilmeye çalışılan milletin bütünlüğüdür. Uyanın artık. Bilgisayarlar karşısında vatan savunulmaz. İsterseniz 40 üniversiteden mezun olun, isterseniz bir camide imamlık yapın, çok şey bildiğinizi iddia edin... üzerinizde taşıdığınız unvanlar, elbiseler, gösterişler, hava atmalar, sahip olduğunuz dünyevî araçlar, evler, mallar, mülkler sizi ALLAH'a yakınlaştırmaya asla yetmeyecektir!

Yassıada Deniz Yedek Subay Okulu'nda 15 Kasım 1976 tarihinde başlayan eğitim süresinden sonra 28 Şubat 1977 tarihinde pekiyi derece ile mezun oldum. Deniz Asteğmen olarak 02 Mart 1977 tarihinde Beşiktaş Deniz Müzesinde göreve başladım. 31 Ocak 1978 tarihinde de askerlik görevimi tamamlayarak terhis oldum. İstanbul'da bir çok fabrikaya iş başvurusunda bulundum. Bu arada İstanbul'da Karayolları'na ait bir sınava girerek kazandım. (Daha sonra bu sınav kazandı belgesiyle Ankara'da Bağkur Ankara Bölge Müdürlüğünde eksper – iç mimar olarak işe girdim.) Ayrıca bir fabrikanın Niğde, Kayseri, Konya bölgesi başbayiliğini yapma istediğim kabul gördü.

Bu arada iftiraya uğradım.
 
Tertip, iftira ve aramalar
 
¤  Daha önce ne demiştim :  Gurbete para, çıkar, mal – mülk için çıkmadım. Dua ile başlayan hicret beni dilediğim bir noktaya oturttu.
09.08.1978 tarihinde Niğde'nin Bor ilçesinde tertiplerle, iftiralarla karşılaştım. Babamım ruhsatlı tabancasıyla, okul projelerime ait  resimlerle, deniz yedek subay elbiselerimle,  arama izni olmadan, arandığı da belirtilmeden babama ait attariye ve ruhsatlı satışı yapılan av malzemeleri dükkanından alınan malzemelerle suçlandım. Gece yarısı yapılan aramalarda evlilik yüzüğüme kadar anneme, babama ve bana ait kıymetli eşyalarımız ve Zorki marka fotograf makinem gasbedildi.
 
Savcılığı devre dışı bırakmak ve rahatlıkla tertip yapabilmek için benim silah kaçakçılığı yaptığımı ileri sürerek polislere hukuksuz ev araması yaptırdılar!
 
Aramaya katılan polislerin çokluğu yapmak istedikleri tertibin büyüklüğünü gösteriyordu. Arama zaptında aramaya katılan 50 – 60 kadar polisin hepsinin isimlerinin yer almaması sadece 10'unun yer alması da bu hukuksuz aramayı, vicdanlı bazı polislerin hukuksuz görerek  imza atmamasından kaynaklanıyordu. Bu sebeple bir çok kez yırtılan bu tutanakların bu vicdanlı polisler tarafından gizlice alındığını ve tertibi yansıtan eklemeler ve çıkartmaların bir bir tespit edilerek  bu polisler tarafından tutanaklaştırıldığını, birer nüshalarının kendilerinde muhafaza edildiğini diğerlerinin de savcılığa verdiklerini fakat işleme konulmadığını da öğrendim.
Mahkeme safhasında onların bu zihniyet birliğiyle akşamüzeri, gece yarısında, sabaha kadar arama yapmalarını, daha sonra aramaya Jandarmanın da katılmasına rağmen bunun arama zabtında belirtilmemesini, arama izni olmayan babama ait dükkandan alınan malzemeleri ve hukuksuz aramaları sorgulayacak ben bir hukuk makamı, adalet öncüsü, devlet otoritesi göremedim. Size soruyorum : Gasbettikleri eşyaları, kimin nereye girdiğinin, nereyi aradığının belli olmadığını tespit ettirtmeyen, bunu tutanaklaştırtmayan, bunu sorgulamayan ve  vahim – iğrenç olaylara tek yönlü bakan bir adalet mekanizması aziz Türk Milleti'ne adalet dağıtabilir mi?
Daha eve girer girmez, Muhsin BURSA'nın  «seni tanıyorum, sen Mümtaz Baykal'ın adamısın, sana çektireceğim... o beni buraya sürdü» diyerek ellerimi kelepçelemesi zulmün görünen ilk halkasıydı (Karar, Sayfa 34, İstanbul,1989).  Bunu göremeyenler zulmü asla çözemezler, haksızlığı göremezler!
«Muhtar Sezai IRMAK'ın iki imzasını taşıyan, 26.05.1987 tarihli tutanaktaki şu ifadesi  hukuksuzluğun boyutlarını göstermektedir :
Arama esnasında normal Fikri ÇAYCI'ya ait eşyaların haricinde suç unsuru diye hiçbir şeyin bulunduğunu görmedim. Aramanın birinci bölümünde vardım. Ev üç kez arandı. 24 saat sürdü. Diğer iki bölümde ne ev sahibi olarak hiçbir kimse vardı, ne de ben vardım. Zaten ilk bölümde ev sahibi olarak annesi ve babası da yoktu.»
 
Eve arama için gelen polislerden Muhsin BURSA'nın elinde bir paketle bizim eve girdiğini bizzat Bor ilçemizde uzun yıllar insanlarımıza hizmet eden rahmetli dişçi Münir Güler'in oğlu, Fevzi Güler görmüş ve bana bizzat bunu ifade etmişti. Fakat bu konuda şahitlik yapması isteğimi de reddetmişti. (Karar, Sayfa 34, İstanbul 1989)
 
İşkence safhası
 
Beni Niğde'ye götürdükleri zaman Merkez Karakolu'nun nezarethanesine attılar. Burası bir hayvanın dahi giremeyeceği şekle dönüştürülmüştü. Giriş kapısı üzerinde küçük bir açıklık, buradan ve kapı kenarlarından giren az bir ışıkla içerisi aydınlanıyor. İç kısmı insan pislikleriyle sıvanmış... Yukarıdan tuvalet çıkışı olan kanalizasyon borusunda oluşturulan bir delikten her tuvalete giriş - çıkış sonrası insan pislikleri, idrar sızıntıları duvarlardan aşağıya iniyordu. Böylece işkencenin ilk bölümü insan pisliği ile kurulan bir mekanda ağır kokularla, sağlık hakkınız, insan kimliğiniz, vatandaşlık hukukunuz, Türk Milleti'nin bir ferdi oluşunuz ayaklar altına alınıyordu. Niğde Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hamit Erdal, Niğde Cumhuriyet Başsavcılığı, Türk Adalet Müesseseleri, Niğde Valisi Berki Koçoğlu Niğde Merkez Karakolundaki bu zulüm mekanı nezarethaneyi, yukarıdan bağırsaklarını her temizleme safhasında aşağıya da indirme görevinde olan kişinin kimliğini, görevini hiç merak edip incelediler mi?
Ben o sırada orada bulunan nöbetçi Polis Memuruna sordum : «Yukarıda kim oturuyor?» Aldığım cevap o zamanki kurulan düzeni doğrular biçimde idi : Sebeplere takılanlar 2. bölümde size bahsettiğim, Bana tertip yapılmadan aylar önce Niğde Emniyetinde kaybolan 419044 numaralı demirbaşa kayıtlı  bir tabanca ile  görevlileri endişeye düşüren  ve il makamına yanıltıcı bilgi verip, görevini süistimal eden Emniyet Müdür Vekili Yaşar Oğuz...
 
Ben orada da kapı arkası dahil insan pisliğiyle sıvanmış bu yerde, ellerimi vücuduma sürerek teyemmümle abdest aldım ve secde ve rükuları sağ elim sol elimin üzerinde alnımı koyarak namazlarımı kıldım ve Cenab-ı ALLAH'a (C.C.) dua ettim : Ya Rab bu zihniyetin, bu zihniyet gibi olanların, gizliliklerini, kötülüklerini, çirkinliklerini açığa çıkart, saf, temiz insanlar üzerindeki kötü emellerini boz, yüce adaletini bunlar üzerinde tecelli ettir ve bunları helâk et, diye dua ettim.
 
Bu arada kendisine devlet malı 419044 numara ile demirbaşa kayıtlı tabanca verilip Adana'ya eyleme gönderilen Selçuk Özer Çetin'i de benim bulunduğum hücreye attılar.  Bu gencin gönderilmesi de polislerin bir başka tertibiydi. Genç kuyruk sokumu üzerinde bulunan bir sustalıyı bana göstererek, «bak! bana dediler git kavga çıkart oradaki adamı bıçakla... Sonra biz seni kurtarırız.» dedi. Gence kim dedi diye sormadan, ben ona nasihatte bulundum. «Kötülükten, şiddetten hayır gelmez... Ben veya bir başkası nefsi müdafaa yaparak seni de öldürebilirler. Önemli olan öldürmek değil, yaşatmaktır. Gençsin, istikbaline sahip çık, annene babana saygı göster, bir meslek sahibi ol, iyi bir bayanla evlen, çoluk çocuk sahibi ol...  böyle yerlere düşme...» dedim
Bana? sustalıyı yerine koyduktan sonra : «Abi sen iyi birine benziyorsun... Helal olsun sana... Okkalı konuştun... Bana bu güne kadar senin gibi nasihat eden biri olmadı» dedi.
Benim daha önce polislerin bu gence verdiği tabanca konusundan o an hiç haberim yoktu. Bir saat sonra bu genç oradan çıkarıldı.
 
Bana reva görülen bütün oyunların, tertiplerin, iftiraların temelinde de kaybolan tabanca konusunu örtbas etmek, Niğde Emniyetini çok iyi çalışıyor şeklinde  gösterme gayretleri vardı. Ama sonuçta hevesleri kursaklarında kaldı. Cenab-ı  ALLAH (C.C.)  sebepler yaratarak, bu zihniyetin gizliliklerini, kötülüklerini, çirkinliklerini açığa çıkarttı ve onları darmadağın etti!
 
Onlar ben bu hücrede iken, evde, evden aldıkları anahtarlarla babama ait arama izni olmayan dükkanda sabaha kadar aramayı sürdürmüşler. O gün akşam Mersin'den trenle gelen annemi babamı da evlerine sokmamışlardı.
 
Muhtar Sezai IRMAK'ın iki imzasını taşıyan, 26.05.1987 tarihli tutanağa tekrar bakın :
 
¤  1)  09.08.1978 tarihinde Bor Köprübaşı Mahallesi'nde yapılan aramada Üzeyir Lokman ÇAYCI'yı suçlandırmak için  «Arama ve Tesbit varakasına benim ismim altına benim adıma sahte imza atılmıştır. Bu imza bana ait değildir.
¤  2)  Hatta gübre babasına ait av malzemelerini alt alta yazdıklarını görünce kanunsuzluğu işaret ederek imza atmayacağımı söyledim.
¤  3)  Benim muhtarlık bölgem içinde olmamasına rağmen Fikri ÇAYCI'ya ait arama izni olmayan dükkan da arandı. Oradan alınan av malzemeleri, çakmak kavı gibi eşyalar oğlu üzerinde gösterildi. Bu aramaya kanunsuz olarak beni de dahil ettiler.
¤  4)  Arama esnasında normal Fikri ÇAYCI'ya ait eşyaların haricinde suç unsuru diye hiçbir şeyin bulunduğunu görmedim. Aramanın birinci bölümünde vardım. Ev üç kez arandı. 24 saat sürdü. Diğer iki bölümde ne ev sahibi olarak hiçbir kimse vardı, ne de ben vardım. Zaten ilk bölümde ev sahibi olarak annesi ve babası da yoktu.
¤  5)  Arama ve tesbit varakası evde hazırlanmadı. Kimin nereye girdiği neyi aradığı da belli değildi. Zarar ve ziyan tutanağı da tanzim edilmedi. Fotograf makinesini polislerin götürdüğünü gördüm.  Sonradan bu makine teslim edilmemiş.  Annesi ve babası kendi evlerine hiç sokulmadı.
İş bu tutanak tarafımdan adaletimize yardımcı olmak, gerçeği ifade etmek bakımından  yanlışlığın haksızlığın giderilmesi için tarafımdan ifade edilerek altı imzalanmıştır. 26.05.1987
 
Sezai IRMAK
Atlas Yorgan Evi
Çay Karakaya Mahallesi E. Muhtarı
(imza) (imza)
 
Gece yarısı  4 polis beni Niğde Valiliği altında bulunan işkence odasına götürdüler. Önlerinde yüzlerce isim bulunan bir liste ve yanıbaşında daha önceden daktilo makinesi ile yazılmış evraklar vardı. Bana bunlara imza et, dediler. Ben birçoğunu tanımadığım yüzlerce isim altına imza atamayacağımı söyledim. Daha sonra önüme silah kaçakçılığı yaptığımı iddia ettikleri bir başka sayfaya da imza atmamı istediler. Bunu da reddettim. Ben onurlu bir insanım, benim bankadaki param dahi iki yüz – üç yüz lirayı geçmez. Silah kaçakçılığı yapmak ağır suç... Ben hayatımda yalan da söylemedim, kanunsuz bir iş de yapmadım. Devletimize, milletimize hizmet etmek için tahsil yaptım. Bu benim banka hesabımdan da beni tanıyanlardan da sorulup öğrenilebilir, dedim. Ve imza atmayacağımı ifade ettim.
Bana imzalamadığım takdirde işkence yapacaklarını söylediler. Ben kendi nefsimi kurtarmak için masum, günahsız, suçsuz insanların isimleri altına imza atacak kadar, onlara iftira edecek kadar onursuz bir insan değilim, dedim.  Masa üzerinde açık bir telsiz vardı. Sonradan öğrendiğime göre, buradaki konuşmaları, iniltilerimi valiye ve yanındakilere de telsiz aracılığıyla dinletmişler.
 
Bana «bak, eğer imza atarsan seni serbest bırakacağız. Bize yardımcı ol... Zorluk çıkarma...» dediler. Onlara «benden değil, ALLAH'tan yardım isteyin» deyince Muhsin Bursa «Burada ALLAH yok... » dedi. Ben de «ALLAH (C.C.) her yerde vardır... » dedim.
Ani bir hareketle, Zülkifli AKBABA, Cemal ÖZDEMİR, Orhan YILMAZ ve Muhsin BURSA, dördü birden üzerime çullanarak sert darbelerle  beni yere düşürdüler. Ağır ağrılar hissettiğim bu sırada iki ayağımı iki polis sürüyerek normal sandalye arkasından soktular.  Sandalyenin keskin kısmını kaval kemiklerimin üzerine bastırarak tarifsiz acı hissettirdiler. Muhsin BURSA elindeki demir çubukla ayak tabanlarıma ve topuklarıma, sonra da kalçama bütün gücüyle vurmaya başladı. Çok şiddetli acılarla halsizleştiğim bu sırada yaralanan ayak tabanlarımda, çoraplarımdan sızan kanlardan sonra beni aynı sandalyeye oturtarak : Dört polis birden, bak ölebilirsin, gel şunları imzala, dediler.  Ben o anki halime rağmen de onlara «hiç ısrar etmeyin asla imzalamayacağım» dedim. Tam o sırada Muhsin BURSA bir nara atarak sağ üst kaşıma doğru elindeki çubuğu geriden öne doğru kavis yaparak kuvvetlice vurduğu anda ben bayılmışım. Ne kadar süre geçti bilemiyorum. Ayıldığım zaman içerde tek bir polis memuru vardı. Muhsin BURSA orada değildi. O polis memurunun çoraplarıma ne döktülerse bununla benim burnuma dokunduğunu gördüm. Bu anda hiç ısrar etmeden bana başka basit bir tutanak imza ettirerek beni önce alt katta bulunan bir lavaboda işkenceci polisle beraber iki polis yüzümü yıkattılar. Lavaboya kurumuş kan lekelerinin düştüğünü gördüm. Sağ üst kaşımdan itibaren başımda, ayaklarımda ve vücudumun bir çok yerinde çok şiddetli ağrılar vardı! Üç polis memuru ve ben, beni tam yukarı çıkaracakları sırada Muhsin BURSA'nın sesini duyduk : «Komiserim, bu haliyle bu bizim başımıza bela olacak, Merkez'e götürürken bunu vuralım, kaçmak isterken vurduk diyelim, belki kendimizi kurtarabiliriz.» diye sanki kaçacak halim varmış gibi  konuşuyordu. Beni götüren polisler daha fazla oradaki konuşmaları duymamam için beni süratle kollarımın arasına girerek yukarıya çıkarttılar.
 
İşkence sonucu "sorgulama yaparken fırsatını bulup kaçmak istemesi sırasında kapının kenarına sağ üst kaşını vurması sonucu hafif bir yara almasını sebep olmuştur" diyerek gerçek dışı rapor veren sağlık ocağı tabibi, ona bu konuda baskı yaparak bu raporun alınmasını organize eden emniyet görevlileri hakkında tek bir soruşturma açılmadı.
 
Niğde Merkez Karakolunda,  nöbetçi polis memuru Mehmet Boynuince orada bir çok hukuksuzluğa, insanlık dışı uygulamalara bizzat şahit olmuştu. Gerek Merkez Karakolu Başkomseri Necdet Bey, gerekse bu polis memuru çok değerli insanlardı.
İşkence sonrası öldü diye Niğde Merkez Karakolu kömürlüğüne atıldım. Üzerime yangın tenekeleriyle su döküldü. Ağzımdan acı sular geliyordu. (....) Sabah erkenden oraya gelmekte olan annem ve babamın benim işkence sonrası durumumu görmelerini engellemek için beni süratle emniyete ait sivil bir araçla Niğde Selçuk Karakolu'na götürdüler. Selçuk Karakolu'nda görev yapan polis memurlarına, insanlık namına gösterdikleri yakın ilgilerinden, yiğitliklerinden, efendiliklerinden dolayı bugüne kadar dua ettim. Aralarında ölenler varsa Cenab-ı ALLAH'tan (C.C.) rahmet diliyorum.  Yaşıyorlarsa buradan onlara dualarımla teşekkürlerimi sunuyorum. Cenab-ı ALLAH (C.C.) onlardan razı olsun inşallah.  Bu arada Bor Sorgu Hakimliğinden baskıyla işkence sonrası durumumu gizlemek ve soruşturmanın yönünü değiştirmek için bir haftalık soruşturmayı derinleştirme izni almışlar. Annem ve babam karakollar arası mekik dokurlarken bunlar beni tekrar, bu kez baygın halde Niğde Merkez Karakolu'na getirerek kömürlüğe atmışlar.
 
Bundan sonrasını hatırlamıyorum. Buradan baygın halde ambulansla götürülerek 6478 protokol numarasıyla  Niğde Devlet Hastanesine yatırılmışım.
Niğde Devlet Hastanesi'ne yatırılmam konusunda Niğde Merkez Karakolu Başkomiseri  Necdet Bey'in 3. Şube Müdürü Hanifi Bey'den yardım istediği, Hanifi Bey'in de acilen ambulans göndererek beni hastaneye kaldırttıklarını öğrendim. ALLAH (C.C.) onlardan razı olsun.
 
Gözlerimi açtığım zaman iki koluma serum takıldığını ve yanı başımda hemşire ve doktorlar olduğunu gördüm. Bir müddet sonra aşağılardan gelen, annemin, feryat ve ağıtlarıyla karışan seslerini duydum. Oradaki görevlilere zorla konuşarak «ben annemi istiyorum», dedim. Sesim çıkmıyordu. Sonra annem göründü. Adeta annemi görünce güneşi görür gibi oldum. Onun şefkati, onun sevgisi acılarımın önüne geçmiş, az da olsa derin bir nefes alabilmiştim. Sonra da babam kalbinin üzerinde ellerini tuta tuta oraya geldi. Onun bana yapılan zulümlerin, adaletsizliklerin işkencelerin etkisini az da olsa benim ruhumda gidermek için bana bakarken gözlerinde şekillendirdiği sevgiyle dolu ikram, yakınlık anlatılacak gibi değildi. Hayatî tehlike teşhisiyle, her beş dakikada vücut sıcaklığımın ve tansiyonumun ölçüldüğü bu sırada,  orada tedavi görürken bile işkenceci polisler ve tertip komitesi beni rahatsız etmekten çekinmediler. Önce hastane personelini tehdit ederek tek kişilik  bir odaya aldırdılar.  Ayaklarımı zincirlemek, önce yüzükoyun yatırarak boğmak,  sonra  hastanenin penceresinden atarak intihar süsü vermek için tertiplere giriştiler. Ünal Güveniş isimli arama sırasında eve gelen ve bana «biz adamın cebine esrar koyar, içeri tıkarız» diyen bir emniyet görevlisinin ellerinde zincirlerle gelip ellerime ve ayaklarıma zincir vurmak istemesi sırasında annemin feryat ederek  hastaneye ait büyük bir kavanozu parçalamasına, Sadık Demirhan isimli hastabakıcı da polislerin bu iğrenç baskılarına bizzat şahit olmuştu. Refakatçı olan annemin «oğlumu öldürecekler» feryadı hastanede uzun süre yankılandı.  Bu sözlü olarak orada bulunan hastalar, bir mahkum, onu bekleyen iki jandarma, birçok hastabakıcı  tarafından farkedildi ve tepkiyle polisler oradan uzaklaştırıldı.
 
Tedavim bitmeden beni Bor Sorgu hakimliğine götürdüler.
Sorgu hakimi İsmail Bakırcı daha sonra her görev yaptığı yerden bana bir çok mektup yazarak, bana telefon açarak sorgu anında işkenceci ve tertipçi polisler tarafından kendine yapılan baskılardan bahsetti. Babamı ve annemi ziyaret etti. Ablamla konuştu :   «Bana polisler baskı yaptı. Bunun  dosyasını, Niğde Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönder dediler. Senin mutlaka cezalandırılman için ısrarcıydılar… Niğde Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polislerin bu baskı ve tehditleriyle senin dosyanı bir suçluymuşsun gibi Niğde'ye gönderdim. Sen suçsuzdun. Ben verdiğim karardan dolayı vicdan azabı duyuyorum ve uyuyamıyorum… Bazı gecelerimde seni unuttuğum halde, aklımdan çıkarttığımı düşündüğüm anlarda dahi sen masumiyetinle düşlerime girdin… Uykularım bana azap vermeye başladı…»  dedi.
Ceza Hakimi İsmail Bakırcı'nın bana telefon haricinde gönderdiği mektuplardan bir kaçının tarihleri 20.11.1989 (Merzifon), 22.12.1989, 14.05.1990 (Merzifon), 30.07.1990 (Merzifon) idi.
Baskıyla dosyam Niğde Ağır Ceza Mahkemesine haval edilirken beni de Niğde Kapalı Cezaevine koydular. Orada gece sırtıma içi talaş dolu oldukça ağır bir yatak yükleyen gardiyanlar beni azılı katillerin bulunduğu bir koğuşa götürdüler. Ertesi sabah benimle ilgilenenlerden ALLAH (C.C.)  razı olsun, beni müşahede bölümüne getirdiler. Babam bana bir dua yetiştirmişti. Bunu okumaya başladım ki tam 33. gün mahkemeye çıkarıldım ve orada verilen bir kararla hapishaneden çıkarıldım.
 
Niğde Kapalı Cezaevi, yakınında bulunan Niğde Çimento Fabrikasından uçuşarak gelen kimyasal tozların etkisi altındaydı.  Mahkumların  sağlıklarını tehdit eden bu konuyu bugüne kadar ben yetkililere gazeteler yoluyla veya  bizzat birçok defa duyurmama rağmen etkili olamadım.
 
Zulüm kime yapılırsa yapılsın karşı çıkmak bir insanlık görevidir!
 
Kötülükler içerden ve dışarıdan planlanarak yapılıyor...
Bağımsız olmayan devletler, komşu ülkelere,  kendi insanlarına ve gençliğine destek olma, onurlandırma, yardımcı olma yerine onları köreltmek, etkisizleştirmek, birbirleriyle çatıştırmak ve yok etmek için kendilerine verilen emperyalist buyrukları yerine getirmekten de çekinmiyorlar.
 
¤  Kini, düşmanlığı ve devlete olan güvensizliği süreklileştirmek için işkencelere, iftiralara, tertiplere, ihbarlara başvuruyorlar. Bunlar birer emperyalist projelerdir. Dün yapılanlar 12 Eylül darbesini haklı kılmak içindi. Bugün yapılanlar ise Müslümanların adil olmadıklarını, zulme öncülük yaptıklarını algılatmak ve İslam'a yönelenlerin önlerini kesmek, İslâm'ın yayılmasını önlemek,  Müslümanları da İslâm'dan soğutmak amacını taşıyor.
 
(Devam edecek)
 
 
Selam ve sevgilerimle. 
Üzeyir Lokman ÇAYCI 
İç Mimar – Endüstri Tasarımcısı
55, rue Louise Michel
78711 Mantes la Ville
FRANCE 


http://www.artmajeur.com/serap/
http://artsrtlettres.ning.com/profile/UEzeyirLokmanCAYCI
http://www.facebook.com/profile.php?id=100002998118127
http://www.haberevet.com/haber/20110412/312336/siir-sevenlerin-cok-yakindan-tanidigi-dev-bir-isim-uzeyir-lokman-cayci.html 
http://fr.linkedin.com/pub/%C3%BCzeyir-lokman-%C3%A7ayci-fransa/44/2a/949
http://www.youscribe.com/catalogue/cartes/litterature/poesie/iskender-1179643
http://tr.netlog.com/uzeyirlokmancayci

http://www.viadeo.com/fr/profile/uzeyir-lokman.cayci

HURRIYET GAZETESI CEVABI 06.05.1988

KEMAL ILICAK MEKTUBU 16.01.1988

SERHAT ILICAK MEKTUBU 13.12.1987

DENIZ YEDEK SUBAY DIPLOMAM

U L CAYCI YASSIADA DENIZ YEDEK SUBAY OKULUNDA

UZEYIR LOKMAN CAYCI YASSIADA DENIZ YEDEK SUBAY OKULU

 



Bu yazı 1,798 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 11 Mart 2016 Harem Konusu
    • 12 Şubat 2016 Ordu ve siyaset
    • 16 Ocak 2016 Muhalefet partileri nasıl şekillendirildi?
    • 31 Ekim 2015 Seçimler Ve Türkiyemiz
    • 3 Eylül 2015 Tilki
    • 22 Ağustos 2015 Öfkenin Bir Ucu
    • 25 Temmuz 2015 Ah Ahmet Vefik Paşa Ah!
    • 12 Temmuz 2015 AKP'li yöneticilerin suç ve günah işleme özgürlükleri
    • 8 Aralık 2014 Geçmişteki zulüm tezgahı bu kez AKP tarafından kuruldu!
    • 12 Kasım 2014 Eğitim Sisteminin Ve Ahlakın Çürütülmesi İçin
    • 9 Ağustos 2014 Kime oy vereceğiz ?
    • 25 Haziran 2014 Atatürkçesine
    • 20 Ocak 2014 Onu susturun!
    • 20 Aralık 2013 AKP yöneticileri ve dindar gençlik SAFSATALARI
    • 2 Aralık 2013 Aynadaki Adam
    • 19 Kasım 2013 İstanbul
    • 11 Kasım 2013 Atatürk Ve Ayhan Baran
    • 20 Ekim 2013 Evet Tayyip dünya lideri!
    • 30 Ağustos 2013 İstiklali olmayanın istikbali olamaz!
    • 3 Temmuz 2013 Hıyarname

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    8,183 µs