En Sıcak Konular

Üzeyir Lokman Çaycı

Varoluş Üçgeni
Üzeyir Lokman Çaycı
6 Mayıs 2012

Sebeplere takılanlar 4



¤  Bugün AKP yöneticileriyle yargının,  daha büyük ölçüde yıpratıldığını, tarafsızlığını tamamen kaybettiğini, haksızlıkların büyük ölçüde yaygınlaştırıldığını, vatanseverlerin, Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının ve stratejik kurumların açık açık hedef haline getirildiklerini ve yıpratıldıklarını görüyoruz.
¤  Türk Ordusu'nun kendi mensuplarını dahi koruyamaz hale getirildiği ise bütün dünyada konuşuluyor! 

¤  Elbette bütün bunların, geçmişte bize reva görülenler gibi, manevi, hukuksal, insanî ve ahlâkî karşılıkları olacak, yarınlarda görevlerini ihmal edenler, hukuksuzluklara destek olup iştirak edenler, çeşitli kaosların yaşanılmasına sebep olanlar,  kendi arkadaşlarına ve kurumlarına ihanet edenler mutlaka hesap vereceklerdir.

Gurbete para, çıkar, mal – mülk için çıkmadım. Dua ile başlayan hicret beni dilediğim bir noktaya oturttu.

09.08.1978 tarihinde Niğde'nin Bor ilçesinde tertiplerle, iftiralarla karşılaştım. Babamım ruhsatlı tabancasıyla, okul projelerime ait  resimlerle, deniz yedek subay elbiselerimle,  arama izni olmadan, arandığı da belirtilmeden babama ait attariye ve ruhsatlı satışı yapılan av malzemeleri dükkanından alınan malzemelerle suçlandım. Gece yarısı yapılan aramalarda evlilik yüzüğüme kadar anneme, babama ve bana ait kıymetli eşyalarımız ve Zorki marka fotograf makinem gasbedildi. bunların sonucunda üzerinde yüzlerce isim bulunan bir liste ile tertip tutanağına imza atmam için çok feci bir şekilde 4 emniyet görevlisi tarafından gece yarısı işkenceye tabi tutuldum. Evrakları işkenceye rağmen imzalamadım. İşkence sonrası öldü diye Niğde Merkez Karakolu kömürlüğüne atıldım. Üzerime yangın tenekeleriyle su döküldü. Buradan baygın halde ambulansla  Niğde Devlet Hastanesine kaldırılmışım. İşkenceci polisler burada da beni rahatsız etttiler. Hastanenin penceresinden atarak intihar süsü vermek için tertiplere giriştiler, bu sözlü olarak orada bulunan hastalar, hastabakıcılar ve refakatçı olan annem tarafından farkedildi ve tepkiyle polisler oradan uzaklaştırıldı.
Hastane tarafından verilen 6478 protokol numaralı rapor polisler tarafından gizlendi. Onun yerine Niğde Sağlık Ocağı Doktoru tarafından hazırlanan, benim yüzümü görmeden, muayene ettirilmeden verilen ve alınan, uydurma konulu bir sağlık raporu devreye sokuldu.
Niğde Devlet Hastanesi Baştabibi Opr. Dr. Sedat Sefa ŞANVER'in 6478 protokol numaralı, benimle ilgili Niğde Devlet Hastanesine ait sağlık raporu hakkında bana verdiği 22.09.1987 tarihli cevap ise gayet ilginç :   «Raporunuzun sureti o tarihte göndermiş olduğumuz tahkikatı yapan Merkez Karakolu Komiserliğinden istenmesinin uygun olduğu bilgilerinize rica olunur.»
Dikkat ederseniz bir çok şey çift... Sağlık raporu çift, Adalet Bakanlığına ait bir karar çift...
 
¤  İftira sonrası çok şiddetli işkence gördüm. Başıma vurulan demir çubukla sürekli baş ağrısına yakalandım. Türkiye'de ve Almanya'da bir çok doktora gittim. Sıhhate kavuşamadım. Fransa'ya geçtim. Forbach yakınlarında bir hastanede, bir doktorun sert bir cisim çarpması sonucunda beyne giden sinirlerin tahrip olduğu,  şişerek birbirine dokunduğu teşhisiyle ameliyat oldum ve sıhhate kavuştum. Avrupa'da iken 10 yıl Türkiye'ye gidemedim. O sıralarda 12 Eylül darbesiyle Türkiye'nin başında bulunan Kenan Evren'in emriyle Türkiye Cumhuriyeti Strasbourg Başkonsolosluğu tarafından pasaportuma el konuldu ve bana Fransa'ya iltica etmem istendi. Ben de iltica etmeyeceğimi, tek iltica edeceğim ülkenin Türkiye olduğunu söyledim ve pasaportsuz kaldım.
 
¤  33 gün Niğde Kapalı Cezaevinde kaldım. Sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım.
Hapishaneye  gönderildiğim günden itibaren hapishaneye köylerimizden, kasabalarımızdan ve ilçemizden yüzlerce insan benim için selelerle, karpuz, kavun, üzüm, meyve taşıyarak, beni ziyaret etmişlerdi. Benim haksızlığa uğradığıma adeta şahitlik yapmışlardı. Din adamları, önemli kişiler oraya gelerek sahip çıktılar. ALLAH (C.C.) hepsinden razı olsun.
 
¤   İşkence ve tertip komitesi bu kez Bor CHP ilçe teşkilatına zannedersem ben askerlik görevimi yaptığım sıralarda atılan patlayıcı maddelerle ilgili meydana gelen olayı da benim üzerime yıkmak istemişler, bu yönde de hakkımda dava açılmasını sağlamışlardı. 12 – 15  kadar Bor CHP teşkilatında çalışan yönetici hemşehrilerimiz tek tek bu konuda beni savunmuşlar bu kardeşimiz asil bir ailenin çocuğu... Böyle olaylara girecek bir karakterde değil, dürüst, kişilikli, vatansever bir insan. Babasını da, ailesini de yakından tanıyoruz. Zaten uzun süreden beri İstanbul'da olduğunu da biliyoruz dediler. Bor CHP ilçe Başkanı Avukat Kazım Ertan Başta olmak üzere, Merhum Hacı Şimşek, Hacı Kütük gibi isimlerini yazamadığım, CHP'li hemşehrilerime, değerli büyüklerime buradan teşekkürlerimi sunuyorum. Ölen büyüklerimi de rahmetle ve dua ile anıyorum. Sonuçta bu davada suçsuz görüldüm ve beraat ettim.
 
¤  Tarih 13 Kasım 1987... Yine Hürriyet Gazetesi'nin Bir Günün Hikâyesi köşesi'nde ilginç bir haber yer aldı.. Konuyu arzeden ise Ahmet ALTAN. Başlık : Taşrada bir araba... 
Bu olay da benim müracatım olmadan aleyhimde15.04.1987 tarihinde karar çıkarılan Nevşehir'de 7 ay sonra cereyan etti. 
Nevşehir Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Özçelikhan Yıldırım'ın bir arabası var. «Savcı Bey'in arabasına bir park yeri aramasıyla» macera başlıyor. Bir bölümü bizim gazetede haber olarak yayınlanan maceranın yankıları ise Nevşehir'de hâlâ sürüyor. Muhabirimiz Nihat İŞİTEN de bize bu olayın gelişimini anlattı. Savcı Bey önce bir otopark buluyor kendine. Otoparkın sahibi Lütfü ÇAVUŞOĞLU adında, bir ayağı aksayan kendi halinde bir adam. Savcı Bey arabasını her gün buraya bırakıyor. ÇAVUŞOĞLU, otopark ücreti olarak savcıdan bin lira istiyor. Savcı Bey parayı vermiyor. Üstelik arabasını da her gün aynı yere bırakıyor. Bunun üzerine ÇAVUŞOĞLU, savcının eşine gidiyor. Parayı ondan alıyor. Ancak o akşam, Savcı Bey otopark sahibini Merkez Karakolu'na getirtiyor ve hesap soruyor : «Niye parayı istedin...» Arkasından  ÇAVUŞOĞLU'nun suratına inen üç tokat...  Bu olayın tek yararı, Savcı Bey arabasını bir daha o otoparka bırakmıyor. Devlet hastanesinin doktorlar için yapılmış bir otoparkı var. Savcı Bey, arabasını oraya koymak istiyor. Hastane Başhekimi otoparkın doktorlara ait olduğunu söylüyor. Savcı Bey başhekimin sözlerine aldırmıyor. Arabasını hastanenin otoparkına bırakıyor. O gün Dr. Ali BİÇER'in arabasının benzin deposunun kapağı kırılıyor. Dr. İbrahim SALMAN'ın deposundan benzin çekiliyor ve savcının lastiği indiriliyor.  Savcı Bey kendisine karşı bir komplo yapıldığına inanıyor. Ve hastane otopark sorumlusu olan Dr. Mükremin TAŞKIN'ın muayenehanesine polis lokalinden telefon açıyor : Niye lastiğimi indirttin? (....)
Münakaşa devam ediyor. Dr. Mükremin TAŞKIN'ın bir gün hapsedilmesine giden süreç sonucunda Savcı davasından vazgeçiyor ve doktor serbest bırakılıyor. Yazının sonu ise çok ilginç ve benim iddialarımı doğrular biçimde :  «Bu maceraların sonunda da Nevşehir'de hukukun ve hukukçunun üstünlüğü kendini gösteriyor.»
 
¤  Nevşehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin 15.04.1987 tarihli ve 1987/38 müt. sayılı benimle ilgili kararı ise dillere destan olacak nitelikte… Çünkü benim bu mahkemeye yazılı bir talebim olmadı. Ve bu karar aleyhine Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 23.10.1987 tarihli ve CIGM.4.7.1690.1987 sayılı kararıyla «yazılı emir yoluna» gidildi.
 
¤  Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 23.10.1987 tarihli ve CIGM.4.7.1690.1987 sayılı Niğde Cumhuriyet Savcılığına yazdığı Bakan adına, Müsteşar Yıldırım TÜRKMEN imzalı yazısında  «(….) Dayandığı gerekçeye ve tüm dosya münderacatı ile mahkemenin takdirine göre anılan karar aleyhine yazılı emir yoluna gidilmiştir.» denilmesine ve bu kararın 03.11.1987 tarihinde aslının aynıdır tabiriyle mühürlenerek Zabıt Katibi tarafından imzalı kopyası tarafıma gönderilmesine rağmen gereği yapılmadı. Tek yönlü ve aleyhime işletilen bir yargılama ile adalet Müesseselerinin yıpratılmasına sebep olundu.
 
Sadece bu mu? Aynı yazı üzerinde tahrifat (bozma, değiştirme) yapılarak, sayı olarak aynısı yani CIGM.4.7.1690.1987 yazılmak suretiyle  imzasız, mühürsüz, Müsteşar Yıldırım TÜRKMEN adına  bir sahte evrak tanzim edildi. Yani Dayandığı gerekçeye ve tüm dosya münderecatı ile mahkemenin takdirine göre anılan karar aleyhine yazılı emir yoluna gidilmiştir.» denilerek ve bu kararın 03.11.1987 tarihinde aslının aynıdır tabiriyle Niğde Ağır ceza mahkemesine ait mühürle mühürlenmek suretiyle Zabıt Katibi tarafından imzalı kopyası tarafıma gönderilen bir karar, kasıtla, maksatlı olarak hukuk ihlaliyle, anayasa ve yasalar çiğnenilerek aleyhimde bu kez «23.10.1987 gün ve 55302 sayılı cevabî yazımızda da belirtildiği üzere, dayandığı gerekçeye ve tüm dosya münderecatına nazaran anılan karar aleyhinde yazılı emir yoluna gidilmesini gerektirir sebep görülmemiştir», denilmiştir. 15.4.1987 gün ve 1987/38 sayılı Nevşehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin uydurma konulu kararına itirazım üzerine birincisini yok saymak üzere, benim aleyhime olacak şekilde çıkarılan ikinci bir kararla  bir komplo hazırlanmış ve ağır bir suç işlenilmişti.
 
Bu sahte evrak Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 23.10.1987 tarihli ve CIGM.4.7.1690.1987 yazısını gizleyecek, ortadan kaldıracak, etkisizleştirecek şekilde onun yerine konuldu! Artık bu sahte evrak üzerinden yazışmalar sürdürülecekti! Böyle de oldu Niğde Cumhuriyet Savcılığı ve Niğde Ağır Ceza Mahkemesi bu sahte evrak üzerinden yazışmalarını sürdürdü.
 
T.C. Paris Başkonsolosluğu tarafından bana yapılan bu evrak tebliği sırasında Adalet Bakanlığı aracılığıyla gönderilen imzasız, tarihsiz, sayısız, mühürsüz yazı Konsolosluk yetkililerinin de dikkatlerini çekti. Ve bu neyin nesidir diye 06.09.1988 tarih ve 330/7465-6968 sayılı bir yazıyla Adalet Bakanlığına başvuruda bulunuldu. Bu tebliğ edilen evrakta bahsi geçen 03.03.1988 tarihli herhangi bir dilekçe de tarafımdan gönderilmedi.
 
Birko İplik Fabrikası'nda çalıştığım ve gece mesaisinde bulunduğum bir sırada eve Niğde'den polisler geliyorlar. Eşime ertesi günü Niğde Emniyet Müdürlüğüne mutlaka gitmem gerektiğini ve müfettişler tarafından ifademin alınacağını eşim kapıyı açmadığı için dışardan seslenerek iletiyorlar. Gelen polisler arasında işkenceci Muhsin BURSA'nın da olması o an bunun bir tuzak olabileceğini o günlerde bana hatırlatmıştı.
 
Ertesi günü BİRKO İplik Fabrikası'na ait bir araçla Niğde Emniyet Müdürlüğüne gittim. Birinci Şube Müdürlüğüne ait kapı üzerinde «Müfettiş var» levhası asılı idi. Kapıya bir iki defa hafiften vurarak içeriye girdim. Emniyet Müdür Muavini Ali SAKALLI ile bir müfettiş içeride oturuyorlardı. Durumu ilettim, niçin çağrıldığımı sordum. Müfettiş Bey : «Hayır evlâdım, biz seni ne çağırdık, ne çağırttık.» dedi ve Ali SAKALLI Bey'e sordu : Sen mi çağırttın yoksa?
Ali SAKALLI Bey de «böyle bir çağrılmanın olmadığını» ifade etti. Ve beni onun çağırmış olabileceğini düşünerek Birinci Şube Müdürü'nün odasına gönderdi. Birinci Şube Müdürü o an emniyete ait bir başka odada görev yapıyordu. İçeriye girdiğim zaman içeride işkenceci Muhsin BURSA da vardı. Ben durumu bildirdikten sonra Muhsin BURSA kin ifade eden bir tavırla, gözleri fırlarcasına tek noktaya bakarak : «Bunu Ali SAKALLI çağırttı. Şimdi de gizliyor...» dedi. Bu sözleriyle Muhsin BURSA amirini yalancılıkla suçluyordu. Kendi tertiplerini, kendi işkenceciliğini, gasp ettiği eşyaları çoktan unutmuştu. Ben tekrar Müfettişin bulunduğu odaya girdim. Bu arada benim gibi iki kişinin daha bir tertiple Niğde'ye çağrıldıklarını öğrendim. Bunlardan biri Niğde Çimento Fabrikası'nda çalışan Kemalettin ERTAN, diğeri de Yavuz CAN idi. (Karar, Üzeyir Lokman ÇAYCI, Hasret Ajans, İstanbul 1989, Sayfa : 60)
Yavuz CAN Bor'da ilköğretim müdürlüğü yapmış değerli bir kişi idi. Bor'a dönüş yolunda, yani Niğde Garajlarında bu kişiye tuzak kurulmuş, on – onbeş kişinin saldırılarıyla baş kısmına vurulan darbelerle tanınmaz hale getirilmişti.  (Bu öğretmen daha sonra  Bor Belediye Başkanı oldu.) Anlaşılıyordu ki bu tuzak üçümüze işkenceci polisler tarafından kurulmuştu.
 
Birko'da çalıştığım sıralarda bir Pazar günü evdeydim.  Kapının zili çaldı. Eşim iki jandarma erinin kapı önünde olduğunu bildirdi.  Ben kapıyı açarak isteklerini sordum. Bana «biz seni ziyarete geldik» dediler. İçeriye davet ettim. Bana : «Niğde Devlet Hastanesi'nde Bilâl Öztekin isimli bir mahkûmu bekliyorduk. Polislerin hasta olmana rağmen sana yapmak istediklerini üzülerek gördük. Annenin feryatlarıyla, hastaneye ait bir kavanozu parçalayışıyla, o anlarda evlâdı için çektiği acılara tahammül gücümüz kalmamıştı. Biraz da baskılarına devam etselerdi, her şeye rağmen biz müdahale edecektik. O zamanki hadiselerle bir insan olarak senin iftiraya uğradığını anladık. (.....) Geçmiş olsun... ALLAH (C.C.) böyle durumlara kimseyi düşürmesin.» dediler.
Birkaç gün geçmeden iki kişi daha beni ziyarete geldiler. Bunlar da Niğde emniyet teşkilatında görevli polis memurlarındandı. Bana geçmiş olsun demeye geldiklerini, bana işkence çektiren polislerden Niğde halkının da nasiplerini aldıklarını ifade ettiler. Bunlardan biri Hasan Nurdan isimli polis memyrunun benim «pul kolleksiyonumu» arama sırasında gasbettiğini, bunun hâlâ bu polis memurunun evinde bulunduğunu bildirdi. Diğeri  de «Zorki» marka fotoğraf makinemin de Bombacı Ali lakabıyla anılan polis tarafından gasbedildiğini, Zülkifli Akbaba'nın benimle ilgili ikinci bir tertip hazırlığına girdiği sırada suçüstü yakalandığını ifade etti.
 
Niğde Valiliği'nin yazısı
 
¤  Niğde Valiliği'nin 28.09.1987 tarih ve B-2-2/78 sayılı Vali Yardımcısı Mustafa GEDİK imzasıyla gönderilen bir yazıda her şeyin usulüne göre yapıldığı, fotograf makinemin alındığına dair iddiamın asılsız olduğu hiç araştırma yapılmadan hukukî irdelemeye gerek duymadan, gerçekler izlenilmeden ifade edilmiş, «09.08.1978 tarihli arama varakasındaki imzanın Bor Çay –Karakaya Mahallesi Muhtarı Sezai IRMAK'a ait olmadığı, 26.05.1987 tarihli tutanaktaki imzanın kendisine ait olduğu, ancak tarafınızdan kendisine gönderilen bu tutanağı yalnız imzasını belirlemek için imzaladığını, tutanağın mahiyetini dahi bilmediğini beyan etmiştir.
Arama ve Tespit Zabıt Varakasında sahte olduğunu iddia ettiğiniz imzanın dışında, 10 emniyet mensubunun da imzasının bilunduğu, olay 1978 yılında meydana gelmiş olduğundan Muhtar Sezai IRMAK'ın ismi altındaki imzanın kim tarafından atıldığının ve sorumlularının tesbiti mümkün değildir.» denildi. Fotograf makinemin gasbedilmesi konusuna ve diğer iddialarıma doğrudan cevap veren Niğde Valiliği imza konusunun sahteliğine rağmen diğer imzaların ve tutanaktaki ifadelerin kuşkulu olabileceğine dair bir sorumluluğa girmedi.  Koskoca bir valilik isteseydi konuyu didik didik eder gerçekleri bir bir açığa çıkarabilirdi. Zorki Marka fotograf makinemin, altın nişan yüzüğümün, anneme ve babama ait kıymetli eşyalarımızın kimler tarafından gasbedildiğini o tarihte Niğde'de görev yapan bir çok emniyet görevlisinden de öğrenmek mümkündü!
 
Kaybolan devlet malı tabanca ile ilgili sorular
 
Soru 1 : Olay 1978 yılında, bana tertip yapılmadan önce meydana geliyor. Yani 09.08.1978 tarihinden önce meydana gelen bu vahim olay, neden hemen hemen bir yıl sonra soruşturma konusu oldu ?
Soru  2 : Bu vahim olaya sebep olan, yani valiliğe gerçek dışı beyanda bulunan, devlete ait tabancanın karanlık işlerde kullandırıldığına dair şüpheleri ortaya çıkaran ve tabancanın yine şüpheli bir şekilde kaybolmasına sebep olan Emniyet Müdür Vekili Yaşar Oğuz neden hemen açığa alınmadı ? Aylar sonra bana yapılan tertiplerde ve işkencelerde önemli sorumluluğu da olan, Emniyet Müdür Vekili Yaşar Oğuz'un görevine devam ettirilmesi Vali Berki Koçoğlu'nun tasarrufu altında değil miydi ? Bana Valilik binası altında gece yarısı işkence yapılırken iniltilerim telsizler aracılığıyla adı geçen valiye ve yanındakilere dinletttirildi mi ? Böyle bir durum söz konusu ise vali de sorumluluklara ortak olmuyor muydu ?
Soru 3 : İl mülkiye amiri olarak butün bu olanlardan Niğde Valisi E. Berki Koçoğlu da sorumlu değil miydi ? Bu kişi hakkında da neden soruşturma açılmadı?
 
¤  Bir teröristin beline takılan, 419044 numara ile demirbaşa kayıtlı, sonradan yerine konulamayan, yani kaybedilen devlet malı tabanca konusunda, İl makamına yanıltıcı bilgi verip, görevini süistimal ettiği bizzat Niğde Valisi E. Berki Koçoğlu tarafından,  Emniyet Müdür Vekili Yaşar Oğuz hakkındaki Hürriyet Gazetesi'ne 19 Ekim 1979 tarihinde yaptığı açıklama ya da itiraf dahi olayın ve işlenilen suçların boyutlarını açık açık ortaya koymaktadır. «Neden Niğde Valilik Makamı 8  yıl önceki bu açıklamaları ve hukuksuzlukları görmezlikten geliyor?» sorusuna ben şahsen bir cevap bulamadım. Çünkü onlar da sebeplere takılacaklar, manevi alanda sonradan karşılaşacaklarına bu halleriyle hazır olacaklardı.
 
¤  Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nün 05.04.1989 tarihli ve CIGM.4.68.26.1989 sayılı kararı ise ibretlik... Bakın Fransa'da Argenteuil adresime Argentuil yazılarak gönderilen cevaba :  «23.11.1989 ile 10.02.1989 ve 02.02.1988 günlü dilekçelerinizde şikayet konusu ettiğiniz hususlar tetkik ettirilmiş olup, mahkumiyetinizle ilgili olarak şartlar mevcut olduğu takdirde kanun yollarına başvurulabileceği anlaşılmıştır. Bilgi edinilmesi rica olunur.
Bakan adına, Türker MURATOĞLU, Hâkim, Genel Müdür Y. (imza)»
 
Buradaki ifadeler çok ciddi sorumsuzlukları da ortaya seriyor. 05.04.1989 tarihli bir yazıyla 23.11.1989 tarihli, yani 7 ay sonrasına ait bir dilekçeye cevap verildiği ifade ediliyor. Tarihle ifade edilmesi gereken gün, ay, yıl yazılarak günlü dilekçelerinize deniliyor.
Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'nden gelen cevapların bir çoğuna isimler değişik  (Kenan Fahri ÇAVGA, Türker MURATOĞLU),  olmasına rağmen aynı imzaların atılması da tereddütleri artırıyor.
Size soruyorum emniyetiyle, adaletiyle, Türkçe'siyle böyle bir kaosu yansıtanlar demokrasiye, cumhuriyete, hukuk sistemine ne denli kötülük yaptıklarını bilmiyorlar mı? 
 
Niğde Emniyet Müdürü Vedat DEMİR'in  İdarî Büro 82 sayılı cevabında yer alan ifadeler : « ... Suç işleyen emniyet mensupları hakkında soruşturma açılmadığı hususundaki iddianızın doğru olmadığı, olay tarihi olan 1978 yılında gerek kendinizin ve gerekse babanız Fikri ÇAYCI'nın, C. Savcılığına ve İçişleri Bakanlığı'na yaptığınız vaki şikayetiniz üzerine, yukarıda isimleri geçen Emniyet mensupları hakkında soruşturma açıldığı, soruşturma sonucu suçlu görülen emniyet mensuplarından, Komiser Zülkifli AKBABA, polis memurları, Muhsin BURSA ve Cemal ÖZDEMİR hakkında, Niğde Ağır Ceza Mahkemesi'nin 09.10.1979 tarih ve 1978/22, K:1979/12 sayılı kararı ile 2 ay 15'er gün hapis cezası verilerek tecil edildiği, tabanca olayı ile ilgili olarak, tabanca bedelinin Emniyet Müdür vekili Yaşar Oğuz'dan tahsil edildiği, bu konu ile ilgili  mahkemesinin ise, Danıştay 2'nci dairesinin 10.2.1981 tarih ve E: 1979/1649, K:1981/265 sayılı kararı doğrultusunda, Nevşehir Asliye Ceza Mahkemesi'nda devam ettiği anlaşılmıştır. Bu nedenle, dilekçelerinizdeki öne sürdüğünüz iddialarınızla ilgili haklarında yasal işlem yapılan ve ilimizden başka il emniyet kadrolarına atanan emniyet mensupları hakkında dilekçeniz üzerinde yapılacak başka işlem bulunmamaktadır. Durum, dilekçelerinize cevaben tebliğ olunur.»
 
Hangi kapıya, nasıl çarpmışım? Beni götürdükleri Niğde Valiliğinin zemin katından onlarca polisin arasından, benim gibi şahsiyetli bir insanın kaçmayı düşünmesi, kaçmaya teşebbüs etmesi mümkün mü? Ama ne yazık ki, emniyet edilemeyecek insanlar tarafından, uydurma ifadeyle hazırlattırılan, tertiple düzenlenen raporun içeriği bu!
 
Sağlık ve Sosyal Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkan Vekili Mustafa İKİZER'in bana yazdığı 05.05.1988 tarihli ve 796 sayılı cevabında :  «Sayın Üzeyir Lokman Çayci, Sayın Bakan adına göndermiş bulunduğunuz 04.03.1988 tarihli dilekçeniz üzerinde titizlikle durulmuş bulunulmasına rağmen, 09.08.1978 tarihinde tutuklanmanızı müteakip, yapılan işkence sonucu "sorgulama yaparken fırsatını bulup kaçmak istemesi sırasında kapının kenarına sağ üst kaşını vurması sonucu hafif bir yara almasını sebep olmuştur" diyerek gerçek dışı rapor verdiğini belirttiğiniz sağlık ocağı tabibini bulmak imkansız bulunmaktadır. Zira bütün kurumlardaki kayıtları içeren defter ve belgeler 10 yıl müddetle saklanmakta ve SEKA'ya gönderilmektedir. Diğer yandan, bu raporu veren hekim bulunsa bile, gerek cezai gerekse disiplin yönünden yasalarda belirtilen zaman aşımı müddeti dolmuş bulunduğundan, inceleme ve soruşturma yapılması mümkün bulunmamaktadır. Bilgilerinizi rica ederim.»
 
Mahkeme Başkanı Hakim Hamit ERDAL ile görüşmek üzere bana ceza verilmesi yönünde baskı için Ankara'dan gelen 5 kişilik heyetin içinde kimler vardı? Bunu Niğde Barosu Avukatlarından Murat Demircigil gördü. 
Babamı ve annemi acılar içerisine iten bu olayları onların yüzlerinden de okumak mümkündü!                                                                                 
 
Ben bütün safhalarııyla yaşadıklarımı Karar isimli kitabımda anlattım.
 

(Devam edecek)

ADALET BAKANLIGI CIGM YAZISI SAYISIZ KARARI  

ADALET BAKANLIGI CIGM YAZISI SAYI 55302 

BABAM FIKRI CAYCI ANNEM FATMA CAYCI  

NEVSEHIR AGIR CEZA MAHKEMESININ 15.04.1987 T KARARI 

TURKIYE GAZETESI, 10.03.1988 BASLIK

 

 ISMAIL BAKIRCI, CEZA HAKIMI MEKTUBU

 



Bu yazı 1,610 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 11 Mart 2016 Harem Konusu
    • 12 Şubat 2016 Ordu ve siyaset
    • 16 Ocak 2016 Muhalefet partileri nasıl şekillendirildi?
    • 31 Ekim 2015 Seçimler Ve Türkiyemiz
    • 3 Eylül 2015 Tilki
    • 22 Ağustos 2015 Öfkenin Bir Ucu
    • 25 Temmuz 2015 Ah Ahmet Vefik Paşa Ah!
    • 12 Temmuz 2015 AKP'li yöneticilerin suç ve günah işleme özgürlükleri
    • 8 Aralık 2014 Geçmişteki zulüm tezgahı bu kez AKP tarafından kuruldu!
    • 12 Kasım 2014 Eğitim Sisteminin Ve Ahlakın Çürütülmesi İçin
    • 9 Ağustos 2014 Kime oy vereceğiz ?
    • 25 Haziran 2014 Atatürkçesine
    • 20 Ocak 2014 Onu susturun!
    • 20 Aralık 2013 AKP yöneticileri ve dindar gençlik SAFSATALARI
    • 2 Aralık 2013 Aynadaki Adam
    • 19 Kasım 2013 İstanbul
    • 11 Kasım 2013 Atatürk Ve Ayhan Baran
    • 20 Ekim 2013 Evet Tayyip dünya lideri!
    • 30 Ağustos 2013 İstiklali olmayanın istikbali olamaz!
    • 3 Temmuz 2013 Hıyarname

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    10,231 µs