En Sıcak Konular

Aziz Dolu

Atabey
Aziz Dolu
7 Aralık 2011

Batmakta Olan Batı Medeniyeti ve Türkiye



Batmakta Olan Batı Medeniyeti ve Türkiye

Gazi Eğitim Mezunları Vakfı Başkanı Yunus Dümen Ağabey, Batı’dan çok Batıcı olan züppezadeler için ‘Batı’nın gayrimeşru çocuğu’ tanımlamasını yapar. Züppezade dediysek, bunların babalarının, dedelerinin kolalı yaka gömlek düşkünü züppeler olduğu bir tarihi vak’a olduğu içindir hâliyle. Hani Çamlıca sırtlarında mendil avına çıkan, koklama duyuları hâyli gelişmiş bu züppeler Osmanlı’nın başını yemişlerdi ya ‘Allah vere de zadeleri (oğulları), Cumhuriyetin başını yemese’ demek geçiyor içimizden. Haklı bir kaygı yüreğimizi sıktıkça sıkıyor. Peki, kolej eniğinin soysuzluğu; holding tilkisinin yolsuzluğu; Kandil çakalının kansızlığı; Brüksel sırtlanının yüzsüzlüğü… diye giden ve şairin “Vur Bozkurdum vur tilkiye, vur kurtulsun Türkiye!” haykırışları ile isyan ettiği ‘bu ahval ve şerait içinde dahi’ vazifemiz ne olmalıdır? Beydağlarındaki Yörük çadırlarına sahip çıkmak; çadırın önündeki ateşi harlayıp; dumanını her daim tüttürmek tabi ki!..

Boğaz’daki aşiret yapılanması... Para babası kodamanlar... Ankara’da ise bunların çıkarlarına hizmet eden kapıkulu zihniyetli zadeler... Türk filimlerinde (film) sıkça işlenen zalim ağalar ve bunların, dağlardaki uşakları yani eşkıya bozuntuları mevzulu bir hâl-i pürmelâle ne kadar da benziyor değil mi? İLKSAN paralarından, İSKİ yolsuzluğuna; batan bankalardan ‘mavi akım’lara kadar bir hayli yekûn tutan kokuşmuşluk misâlleri maalesef aynı gemide yol alan milyonlarca insanın burun direklerinin harap olmasına yol açtı. Balıkta ne baş kaldı ne de kıç... Yozlaşma aldı başını gitti. E tabi görebilene!

Daha düne kadar, devlet dairelerimizin kapılarında rükûya varanları görürdünüz. Gözleri fal taşı gibi açılanlara, kasketini mıncıklayanlara, hatta ve hatta hastane odalarında rehin kalanlara bile şahit olurdunuz. Adam yokluğunda, devlet kapısında bir ‘adam’ arayan; bulamayınca da çaresizlikten yüreği burkulan; ‘bugün git, yarın gel’ kansızlığı ile rüşvet vermeye, yalakalık yapmaya zorlanan insanları görürdünüz ve boğazınızda birşeyler düğümlenirdi. En azından ben bu halet-i ruhiyelere defalarca şahit olma bahtsızlığını yaşamış biriydim. Halkını yaşatmayı beceremeyen devletimiz de yıllarca sağ-sol çatışmaları, bölücü terör… diye giden ve sırat köprüsünü andıran bir dizi serencamı yaşamak zorunda kaldı. Okullarımız ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür…’ nesiller yetiştiremedi. Daha çok, militan yetişti ilim yuvalarımızda. Ne devlet, devletliğini yapabildi ne de millet, millet olabildi. Millî şairimiz Mehmet Akif’in, “Bir zamanlar biz de millet, hem de ne milletmişiz” diyerek iç geçirmesi, kimilerimizin boğazında birer hıçkırık gibi donup kaldı.

Türkiye olarak ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabildik. Milletçe Büyük Doğu’yu, yani Türk-İslâm Medeniyetini canlandırmalı ve sonrasında düvele meydan okumalı; ‘ben de varım’ demeliydik. Oysa tarih aynasına şöyle bir baktığımızda gelinen noktada Batı’nın ucuz bir kopyası olmak gibi bir tehlike ile karşı karşıya kaldığımız da malûmunuzdur. Ünlü tarihçimiz İlber Ortaylı Bey de bir konuşmasında ‘efsanevi kültür ve medeniyetimizi canlandırma yollarını aramalıyız’ meâlinde (mânâ) sözler sarf ederek Türk toplumunun, Batı’nın kopyası olmaması gerektiğini savunmuştu. Ondan önce de Mehmet Âkif’den, Peyami Safa’ya; Necip Fazıl’dan, Cemil Meriç’e kadar birçok mütefekkirimiz (düşünür) bu garabet durumu şiddetle eleştirmekten geri durmamışlardı. Ee ne de olsa aklın yolu birdi. Öyle ya!

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, Türk toplumu olarak bir nevi yol ayrımında bulunduğumuz aşikârdır. ‘Ucuz bir kopya olarak mı yola devam edeceğiz; silkinip, aslımıza mı döneceğiz’ sorusu kamuoyunu her zamankinden daha çok meşgûl etmektedir artık. Diğer dinler yerinde sayarken veyahut gerilerken İslâm’ın sürekli irtifa kazanması; Türkistan’ın yıldızının gün geçtikçe parlaması; Batı medeniyetinin günden güne ihtişamını kaybetmeye başlaması diye giden tarihi gerçeklikler bizim aslımıza rücû etmemizin (geri dönmek) zamanının geldiğini göstermektedir. Bu noktada silkinip, aslımıza dönmemizin yolu da milletçe İslâm’a rücû etmemizle mümkün olacaktır. Yeri gelmişken bir kısım softanın, soytarının müçtehitlik heveslerine ise ne tenezzül (düşme, alçalma) ne de tevessül (başvurma, girişme) edilmelidir. Yapmamız gereken İslâm’ı kurtarma yanlışlığına düşmek değil, İslâm’la kurtulma bahtiyarlığına erişmek olmalıdır.

Peki, Doğu niçin Batı karşısında gerilemiştir? Yahut Doğu’nun gerilemesini fırsat bilen Batı nasıl yükselmiştir? Doğu’nun gerilemesi, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’in (sav) ihtarının kulak ardı edilmesiyle; ‘ekinin ve neslin’ yani iktisadın ve kültürün bozulmasıyla birlikte başlamıştır. Batı ise Afrika, Amerika ve kısmen Asya’yı sömürerek yani buralarda haydutluk, hırsızlık yaparak yükselmiştir. Hâliyle ‘taşıma su ile değirmen dönmez’ diyen atalarımızın haklı çıktığını; cebindeki mangır tükenince, Batı’nın eli böğründe kalakaldığını hatta oraya buraya saldırmasının altında yatan ruh hâlinin de bu çaresizlikten kaynaklandığını söyleyebiliriz.   

İçinde bulunduğumuz tarihî süreçte Doğu’nun dolayısıyla İslâm âleminin büyük bir fırsatla karşı karşıya olduğu ortadadır. Bu fırsatın kaçmaması için kültürümüzün ve iktisadımızın sağlam temellere oturtulması gerekmektedir. Bunun da yolu eğitimden geçmektedir. Eğitim derken, yediden yetmişe topyekûn bir milletin eğitimini ve bunların gönül ikliminden yola çıkarak bütün insanlığın eğitimini kastediyoruz canlar. Her canlının yaratılışında bir hikmet olduğundan yola çıkarak, bu büyük milletin de bir yaratılış hikmeti taşıdığının; “nizam-ı âlem, ilâ-yı kelimetullah” düstûrunun da bu hikmetin, gâyenin özünü teşkil ettiğinin bilinmesini istiyoruz. Peki, bunu bilmek yeterli midir? Tabi ki yeterli değildir. Bize göre, bu düstûr, toplumsal hayatın odak noktasına yerleştirilmelidir. ‘Oku’ lafz-ı celilini asrın idrâkine söyletme kaygısı ve gâyesi yürekleri yakmalıdır. Aksi hâlde Doğu’nun, Büyük Doğu olması mümkün olmayacaktır.

Doğu’nun, Büyük Doğu olmasının vebalı (mesuliyet, sorumluluk) Türk milletinin omuzlarındadır canlar. Milliyetçi-muhafazakâr oluşumlar kendilerini ‘Türk milliyetçileri’ olarak tanımlarken, Türk usûlü milliyetçiliğin temeline ‘ne Arap’ın, Acem’e; ne beyazın, siyaha üstünlüğü bulunmadığı, üstünlüğün yalnız takvada olduğu’ düstûrunu koymayı; efsane hâline gelmiş olan İslâm kültür ve medeniyetinin tekrar nasıl canlandırılacağının yollarını aramakla mükellef (yükümlü) olmayı taahhüt etmiş olmaktadırlar. Bu noktada sancağın, düştüğü yerden kaldırılması; yitiğin, kaybedildiği yerde aranması diye giden mantıksal doğrular da göz önünde bulundurulmalıdır. Kısacası Necip Fazıl Kısakürek üstâdımızın harikulâde deyişiyle medeniyet yolunu, Türk’ün ruh kökü aydınlatmalıdır.

Milletçe akl-ı selîm, kalb-i selîm, zevk-i selîm… olmalıyız canlar. Ham kalmayıp, olgunlaşmalıyız ki kültür ve medeniyetimiz bir güneş gibi insanlığı aydınlatabilsin. “Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” diyen Gâzi Mustafa Kemal’in ruhu da ancak o zaman huzur bulacaktır kanaatimizce. Dahası Türk milleti zalime korku, mazluma umut olmalı; yaratılanı, yaratandan ötürü sevmelidir. Dünya siyaseti denen şey, başı ve sonu ile bir cümleden müteşekkildir.  Burada önemli olan Türk’ün güttüğü siyasetin ‘özne’ olmasıdır; yoksa nesne olmak herkesin harcıdır. Son olarak diyoruz ki ‘batmakta olan’ Batı medeniyetine değil, Türk-İslâm kültür ve medeniyetine el ve gönül vermeliyiz. Sözde değil, özde Türk olmalıyız. Türk olmak o kadar da zor olmasa gerek… Ne dersiniz?   Serik-Mayıs 2009

 

Aziz Dolu Atabey

azizdolu.blogcu.com

 



Bu yazı 1,047 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 16 Temmuz 2017 Ömer Halisdemir
    • 5 Temmuz 2017 Musul; Nureddin Zengi'nin Yadig
    • 23 Mayıs 2017 Ra, Rab, Tanrı ve Türkler
    • 7 Mart 2017 Türkiyeyi Ve Dünyayı Anlamak
    • 14 Ocak 2017 Rainadan, Radikalizme
    • 1 Ocak 2017 İslam, İslamcılar ve Anarşizm
    • 22 Aralık 2016 Kurt Ulur, Vatan Kurtulur
    • 7 Aralık 2016 Şangay Bilmem Ne Kaçlısı
    • 20 Kasım 2016 Başkanlık Tartışmaları
    • 20 Kasım 2016 Fıratın İki Yakasını Bir Araya Getirmek
    • 7 Ekim 2016 Bir Meşrep Olarak Alevilik
    • 22 Eylül 2016 Piruz Dilenci; Güney Azerbaycanın Özgürlük Ateşini Harlayan Adam
    • 11 Eylül 2016 Bu da oldu; Atatürkün resmine sansür
    • 31 Ağustos 2016 Yüksekova İl Olmalı
    • 18 Ağustos 2016 Yapılandırma Ayarlarına Dönüş
    • 8 Temmuz 2016 Atatürk Türkiyesinden, Humeyninin İranına
    • 2 Temmuz 2016 Akıl ile vicdanın hasbıhali
    • 2 Temmuz 2016 Almanların Maskarası, Çerkezlerin Yüzkarası
    • 29 Mayıs 2016 Bir, Üç, Beş
    • 23 Mayıs 2016 Otizmliler, ille de AKP diyormuş

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    5,515 µs