En Sıcak Konular

Muharrem Günay

Sıddıkoğlu
Muharrem Günay
13 Nisan 2020

Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu - Kuruluşta Tasavvuf ve Tarikatların Rolü



Moğollar Orta Asya Türklüğü ve medeniyetini ve Abbasi İslâm hilafetini tahrip ederken onların kılıçlarından ve zulümlerinden kaçan Türkmenler akın akın Anadolu’ya yığılıyorlar, özellikle bu akınlar ve Selçuklunun Türk nüfusunu Bizans’a yakın yerlere yerleştirmek siyaseti uçlardaki Türk nüfusunu yoğunlaştırıyordu. Bu göçebe Türkmenlerle birlikte Anadolu’ya halkımız tarafından “Horasan Erleri” olarak bilinen, Hoca Ahmet Yesevi hazretlerinin müritleri olan âlimler, şeyhler, evliyalar, şairler ve zanaatkârlar da gelmekte idiler. Bu aydınlar ve münevverler kadrosunun Anadolu’ya gelişi ileride kurulacak olan bir Cihan devletinin habercisiydi. Bu dönemde Anadolu’da Ahilik, Babailik ve Mevlevilik oldukça güçlüyken Osmanlı topraklarında da özellikle Ahiler yönetici zümre ve halk üzerinde oldukça güçlü bir nüfuza sahipti.
Osmanlı kuruluşunda ve devletin kısa sürede büyümesinde Anadolu’da büyük nüfuzları olan ve XIV. yüzyılın önemli mutasavvıflarından ve Vefâiyye tarikatına mensup Şeyh Edebâli ile Ahi Hasan gibi önde gelen Ahi reislerinin büyük desteği oldu (Ocak, 1997: 168; Kazıcı, 1989: 541-542; Şahin, 2007: 293-294).
Osmanlıların yeni fethedilen yerlerde uyguladıkları sistemler arasında “Kolonizatör Türk Dervişleri” denilen şeyh, baba, abdal lakaplı ve sûfi kimlikli dinî grupların liderliğinde gerçekleştirilen iskân siyasetinin de önemli etkisi olmuştur. Anadolu’nun fethi ve İslamlaşmasında olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında da Türkleri harekete geçiren en önemli unsurların başında bu tasavvuf düşüncesi gelmektedir.  Abdalân-ı Rûm, Gâziyân-ı Rûm Ahiyân-ı Rûm ve Bacıyân-ı Rûm denilen bu gruplar Anadolu’da sürekli propaganda yaparak ve Anadolu devletlerinin savaşlarına katılarak fetihlerin kalıcılığını sağlamışlardır (Aşıkoğlu, 1326: 165; Demir, 2000: 214).
Prof Dr. Ömer Lütfi Barkan “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı küçük bir kitap haline getirilmiş olan makalesinde Osmanlı’nın kuruluşunda yer alan bu âlimler, aydınlar, dervişler ve esnaf zanaatkârlar konusunda bilgiler verir. O’nun Prof. Dr. Fuad Köprlü’den nakline göre Osmanlı’nın kuruluşunda İslamlaşmış Rumların ve yerli ahâlinin hiçbir tesiri yoktur. Köprülü’ye göre:
“Gibbons’un iddiasının tamamen aksine olarak bu asırda Anadolu ve Osmanlıların uç beylikleri ile diğer Türk ve Müslüman dünyası sıkı bir münasebet halinde bulunmakta idi. Bu devirde putperest Moğallara karşı islâmlaşmakta devam eden Anadolu’da tahrikâtta (bir takım hareketler de ve müdahalelerde) bulunan Altın Ordu devleti ile Suriye ve Mısır Memlükleri, velhâsıl İslâm ve Türk âleminin her tarafı, Anadolu ile sıkı bir münasebet halinde bulunmakta idi. Hudutlarda yalnız göçebe değil, Türk-İslâm dünyasının her tarafından gelmiş şehirli unsurları ve o meyanda ulemâ, şeyh ve zanaat sahibi her türlü muhacir kafilelerini cezp etmiş olması, bu noktai nazari teyid etmekte (ispatlamakta, kuvvetlendirmekte) idi”. (Barkan, 10)
Bu Konuya, Faruk Sümer Oğuzlar (Türkmenler) adlı eserinde dikkat çeker ve şöyle der:
“Diğer taraftan Anadolu’da Hıristiyan halktan 1000 (bin) evlik de olsa kitle halinde her hangi bir İslâmlaşmanın vuku bulduğu üzerinde, Türk, Bizans, Ermeni ve Arap kaynaklarında bu güne değin her hangi bir habere rast gelinmediği gibi, en ehemmiyetsiz içtimai olaylardan dahi bahsedildiğini gördüğümüz pek zengin Osmanlı arşiv vesikalarında da bu hususta bir kayıt elde edilememiştir. Öte yandan eğer toplu halde dinden dönmeler olsa idi, Müslüman olan bu yerli toplulukları Bulgaristan’daki Pomaklar, Arnavutlar ve Boşnaklar gibi, kendi ana dillerini konuşur görecektik.” (Sümer, Oğuzlar:5)
Osmanlı devletinin kuruluşunda kozmopolitleşmiş olma iddiası asılsız ve delilsizdir. Aksine Osmanlı devleti ve idare teşkilatı eski Türk Devlet sistemine, Türk Töresine, İslâmi ve Selçukî esaslara göre kurulmuştur ve kuruluşunda tamamen yukarıda adı gecen Türk asıllı aydınlar, şeyhler, dervişler ve zanaatkârlar yer almıştır.
Barkan “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı kitabında:
“Osmanlı imparatorluğunun kurulmakta olduğu zamanda Anadolu’daki uç beylikleri, medenî bir hayatın kaynağı olan Türk ve İslâm dünyasının her tarafından gelmiş her sınıftan ve meslekten adamlarla doludur: İslâm şovelye ve misyonerleri diyebileceğimiz dervişler, bunlar arasında bilhassa  şık Paşazâde tarihinde Gaziyan-ı Rum diğer tarihlerde Alpler veya Alperen nâmı altında zikredilen ve daha İslâmiyetten evvel bütün Türk dünyasında mevcut olan eski ve geniş bir teşkilata mensup, Türk şövalyeleri mevcuttu. Hakikatte; Osman Gâzi’nin arkadaşlarının birçoğunun ünvanı olan bu Alp tâbiri dikkate şâyandır. Bunlardan şehirlerde yerleşmiş ve İslâm dünyasına mensup bazı dinî tarikatların tesiri altında kalmış olanların ise ünvânı bilâhere “Gâzi” ye dönüşmüş gözükmektedir. Yine aynı kitapta ismi geçen  hiyân-i Rûm yani Anadolu  hileri ile Horasan Erenleri de denilen Abdalân-ı Rûm yani “abdal” ve “baba”  (ayrıca dede)ismini taşıyan ve bilhassa Türkmen kabileleri arasında telkinâtta bulunan (islâmı yayma faaliyetlerinde bulunan) ve genelde Osmanlı Pâdişahları ile bütün harplare katılmış bulunan delişmen tabiatlı ve garip tavırlı dervişler bulunmakta idi. (Bunlardan başka)  şık Paşazâde tarihinin Bâcıyan-ı Rûm yani Anadolu kadınları...(Barkan:11) bulunmakta idi.
 Ertuğrul Gâzi, Osmân Gâzi ve onlardan sonra gelenler devletin kuruluşunda ve bir cihan devleti haline gelişinde bu kuvvetlerle bir ve beraber olmuşlardır. Osmanlı devleti bir gazâ devleti olarak doğmuş olup; Osmanlı hükümdarları, Orhan Gâzi’den itibaren gâziler ve mücahidler sultanı “Sultân’l-guzat va’l-mücâhidin” unvanını benimsemişlerdir.
Barkan’a göre:” Burada, yalnız bazı büyük şehirlerde ve burjuvalar muhitinde (bölgesinde) değil, uç beyliklerindeki köylerde de bilhassa şubeleri olan Ahi teşkilatının Anadolu’daki faaliyetlerinin Osmanlı imparatorluğunun kurulmasında büyük rol oynamış olduğunu kaydetmek gerekir. Prof. Fuad Köprülü’ye gör; “Gâzi” Osman’ın kayınpederi Şeyh Edebâli ile silâh arkadaşlarından birçoğunun hattâ Orhan’ın kardeşi Alâeddin’in bu târikate mensub bulunuş, ilk piyâde askerî üniformasının Ahi üniforması oluşu ve Yeniçeriler için Ahi başlığının kabul edilmiş olması, bu bakımdan son derece mânidardır. (Barkan:12) 
Hatta bu kadrolara Osmanlıyı kuran asıl manevi kurucular, Osmanlı’nın yaptığı fetihlerin de gerçek sâhipleri ve mânevî fatihleri diyebiliriz. Bu kadrolar çoğu kez Osmanlı ordulardan önce fethedilecek beldelere gidip ocaklar, tekkeler, zâviyeler ve dergâhlar kurarak bu beldeleri mânen fethetmişlerdir. Hatta 1402 yılında Yıdırım Bayazid’in Ankara savaşında Timur’a yenilmesinden sonra başsız kalan devlet on yıl boyunca Çelebi Mehmed’ın başa geçmesine kadar başta Ahiler olmak üzere bu dervişler ve babalar ve bunların kurmuş oldukları loncalar/esnaf teşkilatları sayesinde ayakta kalmıştır.
Ahi kelimesinin kökeni hakkında ileri sürülen iki görüş vardır. Bunlardan birincisi Ahi Arapçadaki kardeş manasına gelen “ahî” kelimesinden gelmektedir. İkinci görüş ise kelimenin Divân-i Lügati’t- Türk ve Atabetü’l-Hakayık gibi kaynaklarda geçen ve Türkçemizin en eski sözcüklerinden birisi olan “eli açık, cömert” anlamlarına gelen “akı-akî” kelimesinden geldiği görüşüdür. Akı kelimesi Türkçede çok sık görülen bir ses olayı olan (k<h) değişmesiyle “ahı” şeklini almıştır.
Ahilik hakkında Karatay Üniversitesi tarafından yayınlanmış olan “Ahilik ve Meslek Ahlakı” adlı kitapta şu bilgilere yer verilir:
“Ahilikte şüphesiz din ve tasavvuf çok önemli iki konumundadır. Fakat kuruluş devresinde Ahilik, devlet ve siyaset işleriyle doğrudan ilişki içinde olan bir yapılanama olarak önümüze çıkmaktadır. Gerek Anadolu Selçukluları ve beylikler döneminde Moğollara karşı duruşları, gerekse Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda üstlendikleri rol, Ahilerin siyasi iddiâ ve tavır sahibi olduklarının açık delilleridir. Öncelikle dikkat çekmek isteriz ki, Ahiliğin Anadolu’daki kurucusu ve yayıcısı Ahi Evren, sadece esnafların pîri, bir öğretinin baş hocası ya da bir teşkilatın alelâde reisi değildir. O, şartlar gerektiğinde bir siyasetçi olmuş, bir asker olmuş ve milletin menfaatleri doğrultusunda hiçbir kuvvetten çekinmeden mücadelesini vermiştir. Bütün Anadolu, Moğol zulmü altında inlerken onlarla iyi geçinmek suretiyle yüksek makamlar elde etmeyi tercih etmek yerine “insan” olmanın gereğini uygulamış ve onlara karşı amansız bir mücadeleye girişmiştir. Hür ve müstakil yaşama isteği, baskı ve zulme tavır alma ve karşı çıkma düşüncesi aslında bir kahramanlık emaresi değil, insan olma şerefinin tabiî bir gereğidir. Dolayısıyla bir “insanlık biliminin” mensupları olan Ahilerin bu tavırları, insanlığın normal refleksinden başka bir şey değildir. İşte “Ahi yiğitliği”, başka bir deyişle “yiğit ahiler” bütün dünyaya “zulme, haksızlığa, cehâlete, yağma ve talana karşı başkaldırı, bir insanlık şerefidir” mesajını vermiştir ki, bu mesaj kendi çağına olduğu kadar bugüne de verilmiştir.” (Ahilik ve Meslek Ahlakı:11)
Fütüvvet ve ahilik âdabı yani belli, sosyal, ahlak ve davranış kuralları, yüzyıllar boyunca Anadolu Türk halkının millî karakterini belirlemiştir. Bugün sosyal antropologların Türk köy ve kasabalarında sıradan Türk insanının davranışları üzerinde tespit ettikleri özellikler, olağanüstü bir konukseverlik, güç durumda olanların yardımına koşma, özveri ve dayanışma, emece denilen tarlada hep birlikte ortak çalışma, büyüğe saygı, hırsızlıktan, cinsel tacizden ve başkası aleyhinde söz söylemekten dikkatle kaçınma, eline, beline, diline hâkim olma, yiğitlik ve civanmertlik hepsi fütüvvet namelerde telkin edilen ideal insan sıfatlarıdır. Köylerde gençler geceleri yâran veya konuk odasında toplanıp bu fütüvvet kurallarını öğrenirler. Bu yâran, misafir odları eski zâviyeleri anımsatır. Bu âdet bu güne kadar gelmiştir. Fütüvvet, ahilik, keza kasaba ve şehir nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan esnafın davranışlarını belirlemiştir. Ahi zâviyelerinde genç işçilere, alçakgönüllülük, sosyal dayanışma, özveri, ustaya itaat gibi esnaf lonca örgütünün gerektirdiği bir ahlak eğitimi verilirdi. Osmanlı zanaatları çırak-kalfa-usta eğitimiyle öğrenildiğinden, fütüvvet âdabı, sosyoekonomik yapının temel ahlaki işlevini yerine getirmekte idi. (İnalcık, Osmanlı Tarihinde İslâmiyet ve Devlet S.51
Ahiler, Osmanlı Devleti’nde Sultan 1. Murad zamanından itibaren, devletin içtimai hayatında daha etkin şekilde yer almaya başlamışlardır. Sultan 1. Murad bizzat Ahilik kuşağı (şed) kuşandığı gibi Ahi Musa adında birisine de kendi eliyle kuşak kuşatmış ve Malkara’da bir arazi tahsis ederek buraya Ahi tayin etmiştir. Edebali’nin kardeşi Ahi Şemseddin, ilk vezirler arasında bulunan  lâeddin Paşa, Şeyh Edebali’nin Ahi Mahmud namındaki oğlundan olan torunu Nizameddin Ahmet Paşa, Sînâneddîn Yusuf Paşa, Çandarlı Halil Hayrettin Paşa ve sonraki devirlerde Hacı İvaz Paşa gibi 15.yüzyılın başına kadar yetişmiş bulunan birçok vezir de Ahi geleneğinden gelmektedir.( (Ahilik ve Meslek Ahlakı:84) Daha sonraki yıllarda ise Ahiler siyasi bir güç olmaktan çıkarak esnaf kuruluşlarının idâri ekonomik alanları başta olmak üzere çeşitli işlerini düzenleyen “Lonca” lar olarak klasik Osmanlı esnaf ve sanatkârlar teşkilatı şeklini almıştır.
Ahi Evrenin doğmuş olduğu Azarbeycan MÖ 665'li yıllardan beri bir Türk yurdudur. Türklerin Ön Asya'ya doğru yayılmaları Saka Türkleri ile başlar. Sakalar, Asur kitabelerinde adı Gogu yahut Gog diye yazılan hükümdarlarının idaresinde Kuzey Kafkasya'daki Kimmerler'i sürüp izleyerek şimdiki Kuzey Azerbaycan'a geçtiler. Bu hadise M.Ö. 665 yılında gerçekleşmiştir. Kür ırmağını geçen Sakalar, şimdiki Gence vilayeti batısında Gog'un adıyla ilgili olduğu ileri sürülen Gogoren denilen, Gence'nin doğusunda Sakasen denen yerlere yerleştiler. (Z.V. Togan Umumi Türk Tarihine Giriş: 166. 3. Baskı 1981)
Daha sonda bölgeye sırasıyla; Bulgar ve Vanand Türkleri, Udh ve Udhinler, Miladi 445 lerde Hunlar, 465' lerde Agaçeri uruğu ve Kaçarlar, miladi 305'lerde Sabir Türkleri gelip yerleşmişlerdir. Azerbaycan'a Türk göçleri Oğuzların kitlesel göçleri ile devam etmiştir.
“Ahi Evren’in künyesi Şeyh Nasîrü’d-din Ebü’l-Hakâyık Muhammed b. Ahmed el-Hoyî’dir. Bu kayıttan O’nun Azerbaycan’ın Hoy kasabasından olduğunu öğreniyoruz. Hoy ve çevresi, Sultan Tuğrul zamanından beri (Orta Asyadan gelen) Türkmen(lerin) yerleşim bölgesidir. Anadolu fethedilmeden önce bu bölge Selçukluların askerî yığınak merkeziydi. Anadolu Selçukluları zamanında Azerbaycan’dan Anadolu’ya gelip yerleşen Ahi Türk (Urmiyeli), Fakih Ahmed (Esbustlu), Abdal Musa (Hoylu) ve Geyikli Baba (Hoylu) gibi pek çok Türkmen derviş ve bilim adamı vardı.” (Ahilik ve Meslek Ahlakıİ:19)
Bir Bizans kaynağı Moğol baskısı sonucu Anadolu’ya ve özellikler uc bölgelere akın akın gelen Türk göçleri hakkında şu bilgileri verir:
 “Moğoların püskürttüğü Türkmenler vilayetleri işgal ediyor ve Rumları sıkıştırıyordu. Türkler Moğollar karşısında nasıl, kadın gibi kaçıyorlarsa Rumlar önünde öylece erkek oluyorlardı. Bu sebeple Moğol istilası onlar için felaket değil saadet getiriyor ve Roma (Bizans) topraklarını işgal ediyorlardı” (O.Turan, T.C.H.M. 2. cilt, s:4)
İşte bu Türk akınları içerisinde Kayılar’ın da bulunduğu 50 bin kişilik Göçebe Oğuz-Türkmen kitlesi batıya doğru hareket etmişti. Bu göçebe Türkmenlerin başında Süleyman Şah adlı bir bey vardı. 
 şık paşazade başta olmak üzere bazı tarihçilere göre Gündüz Alp olarak da bilinen Süleyman Şah Oğuz Han’ın 44. göbekten torunu olup bugün Suriye toprakları içerisinde yer alan Caber Kalesi yakınlarındaki Fırat Nehri’ni geçmeye çalışırken, boğularak şehit olmuş ve günümüzde “Türk Mezarı” diye bilinen yere gömülmüştür. (Aşıkoğlu, 1332: 3; Neşrî, 1995: 61; 59; Jorga, 2005: 158)
Bir başka görüşe göre ise, Ertuğrul Gazi’nin babasının Süleyman Şah olmayıp Gündüz Alp’tir. Bu görüşü ileri sürenlere göre Ertuğrul Bey, büyük oğlu Gündüz’e babası Gündüz Alp’ın adını koymuştur. Ayrıca Osman Gazi’nin kestirdiği sikkede/parada Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp kaydının bulunması da bunu gösterir. Gündüz Alp’in mezarı Beypazarı yakınlarında Kırgı isimli bir köydedir. 
 Ertuğrul Gazi’nin soyu, kuruluştan 100-150 sene sonra yazılan bir kısım kaynaklardaki bilgilere göre, Oğuz Han’a, ondan da Nuh (a.s.)’a kadar ulaştırıldığı görülmektedir.
İlk Osmanlı tarihçilerinden Ahmedî, Enverî ve Karamanî Mehmet Pasa, Ertuğrul Gazi’nin babasını Gündüz Alp olarak kaydetmişlerdir. Oruç bin Abdil, Asık Paşazade ve Nesrî gibi tarihçiler ise, Süleyman Sah olarak bildirmişlerdir. Ancak bu ikinci kaynak grubunda verilen bilgilerin doğru olmadığı, bugün kesinleşmiş gibidir. Nitekim Osman Bey’e ait bir sikke [para] ve “Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp” ibaresinin bulunması, birinci kaynak grubunu güçlendirmektedir. (Hoca Sadettin Efendi, Tacu’t-Teva- rih 1/26 vd. Kültür Bak. Yay. 301. Ahmet Cevdet Pasa, Kısas-ı Enbiya ve Tarih-i Hulefa 1/487 vd. Bedir Yay. 1st. 1977.(https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=24876)
Gündüz Alp’in veya Süleyman Şah’ın ölümü üzerine aşiret başsız kaldı. Gündüz Alp’in dört oğlu vardı. Bunlar; Sungur, Gündoğdu, Ertuğrul ve Dündar’dı. Günlerce süren münakaşalar ve görüşmelerden sonra Kayıların başına Ertuğrul Gâzi ‘Bey’ olarak seçildi. Bu yeni durum karşısında Ertuğrul Gâzi’nin iki kardeşi Sungur Tekin ve Gündoğdu geriye döndüler. Ertuğrul Gâzi’nin etrafında 400 çadırlık bir Kayı aşireti kalmıştı. Ertuğrul Gâzi, Sarı Batu’yu Selçuklu sultanına göndererek, Anadolu’ya yerleşme müsaadesi istedi. SarI Batu hayırlı bir haberle gelmişti. Sultan Kayılara Ankara yakınlarındaki Karacadağ yaylasını ihsan etmişti. Yeni yurtlarına gitmek üzere yola çıkan Kayılar, Erzincan dolaylarına geldikleri zaman, iki ordunun çarpışmakta olduğunu gördüler. Bu ordular Selçuklu ordusu ile Harzemşah orduları idi. Savaş Selçuklu ordusunun mağlubiyeti ile sona erecek iken, Kayılar yenilmek üzere olan Selçuklu ordusunun imdadına yetiştiler, yıldırım gibi savaş meydanına atıldılar. Neye uğradığını bilemeyen Harzemşah ordusu paniğe kapıldı ve savaşın seyri değişerek Selçuklu ordusu muzaffer oldu.
Muzaffer Selçuk kumandanı heyecan ve gözyaşları içerisinde Ertuğrul Gâzi’yi kucaklayarak, “Sizi bize Allah gönderdi, bizi mağlubiyetten kurtardınız” diyerek hayretini belirtmekten kendini alamamış, Ertuğrul Gâzi’ye şöyle bir soru sormuştur: “Niçin galibiyete yakın tarafa değil de bize yardım ettiniz?” Ertuğrul Gâzi, vakur bir tavır ile cevap verdi: “Biz Kayı Hanlıyız, Oğuz neslindeniz, bizim töremizde şöyle yazılıdır. “Ahir zamanda hakanlık geri, Kayı’ya değe ve kıyamete dek kimse almaya” (M.Doğan, Kur’an-ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, s:134) Bu konuşmada Ertuğrul Gâzi’nin, “Türk töresince güçlüye değil, zayıfa yardım etmek gerektir, bu yüzden güçlü taraf değil, yenilmek üzere olan tarafa yardım ettik” dediği de rivayet edilir.
“Yassı çimen dolaylarında yapılan bu savaşta Celalettin Harzemşah’ın ordusuna karşı Selçuklu ordusu yanında yer alan Kayı aşiretine Sultan Alaaddin, Eskişehir, Bilecik, Kütahya illerinin bulunduğu bölgeleri yurt olarak verdi.” (Tacü’t-Tevarih 1, s:26) Osmanlılar bu bölgelere 1235 yıllarında yerleşmeye başlamışlardır. 
“Ertuğrul Gâzi 1281 yılında ölünce Osmanlıların elinde beş bin kilometre karelik bir alan vardı. Bu toprakların bir kısmını da Bizanslılar ile savaşarak ele geçirmişlerdi. Osmanlılar dünya tarihinde ilk kez görüldüğü üzere, 300 yıl içinde bu toprakları yirmi bin kez büyüterek geniş bir imparatorluk sahibi oldular.” (Anıl Çeçen, Türk Devletleri, s:253)
Ertuğrul Gâzi 90 yaşında iken Hakkın rahmetine kavuşunca, beyliğin başına Cihan devletine adını verecek olan Osman Gâzi geçti. Osman Gâzi Türk Töresi gereğince bir ak keçeye oturtuldu. Dokuz defa havaya kaldırıldı. Beyler birer birer Osman Gâzi’nin önüne gelip, diz çökerek O’na itaat edeceklerini bildirdiler. Osman Gâzi’nin bir keçe üzerinde dokuz defa yukarı kaldırılıp, döndürülerek bey olarak ilan edilmesi, Türk Töresi’ne göre Osman Bey’in beyliğinin, dokuz kat göğün üstünde olan Yüce Allah tarafından onaylanması, kutlanması, Allah’tan kut alması, hakan olarak görevlendirilmesi anlamına gelir. “Yüce Tanrı kut verirse kişi hakan olur” ifadelerinden de anlaşılacağı gibi, eski Türk hâkimiyet anlayışına göre hakanlar idare etme-hakan olma hakkını Yüce Tanrı’dan alırlardı. “Orada bulunan Ahi Evren, Osman Gâzi’ye kılıç kuşattı. Dursun Fakih dua okudu.”(M. Doğan, s:136)
Rivayetlere göre, Ertuğrul Gâzi, Osman Gâzi doğmadan, bir gece rüyasında, ocağından bir suyun kaynayıp, gittikçe çoğaldığını, büyük bir deniz haline gelerek bütün yeryüzünü doldurduğunu gördü. Uyanınca gördüğü rüyayı arif bir kimseye anlattı, tâbir etmesini istedi. O da Ertuğrul Gâzi’nin rüyasını:”Senin bir çocuğun olacak. O ve soyu bütün yeryüzüne yahut da büyük bir kısmına hükmedecekler” şeklinde tâbir eyledi. Bir veya birkaç gün sonra Osman Gâzi doğdu. Yine Ertuğrul Gâzi, bir gece ulemâdan bir kimseye misafir olup, bulunduğu odada bir kitap gördü. Sorunca ev sahibi, “Bu kitap, Allah sübhanehü ve teâlâ hazretlerinin, Resul-i Ekrem’ine inzal buyurdukları (indirdikleri) Kur’an-ı Kerim’dir” dedi. Sonra ev sahibi uyumak için gidip de Ertuğrul Gâzi mushafın bulunduğu odada yalnız kalınca, kalkıp, sabaha kadar Mushaf-ı şerifin huzurunda, hürmet ve tazim için ayakta durdu. Fakat bir ara uykuya varınca, rüyada kendisine, ”Sen kelamıma hürmet ve saygı gösterdin, ben de senin evladına kıyamet gününe kadar daim olacak ulu bir devlet ihsan eyledim” diye hitap edildi. (Müneccimbaşı Tarihi c:1, s:44–45)
Moğolların geniş istila hareketlerine giriştiği ve Anadolu’ya akın akın Türkmen göçlerinin olduğu bir sırada Bizanslılar, Osman Gâzi adında bir akıncı ve Oğuzların Kayı boyundan Türkmenlerle tanıştılar. Bu devirde Anadolu’da kurulan birçok beylik yayılmak ve genişlemek mücadelesine girişmişlerdi. Bu beylikler arasında Söğüt’te kurulan Osmanlı Beyliği hem Bizans’a karşı, hem de beylikler arası mücadelede pek şanlı görünmüyordu. Fakat Türklerin savaşçılık ruhu ve Cihan Hâkimiyeti Ülküsü, İslâmiyet’in Allah yolunda cihadı kutsal ve mübarek sayan düşüncesiyle birleşmiş büyük bir volkan haline gelmişti. Bu sefer İslâm’ın bayraktarı ve kılıcı olmak sırası Osmanlılara gelmişti.
Anadolu Selçuklu devletinin dağıldığı ve Anadolu’da birçok beyliğin kurulduğu bir dönemde (1299’da) Osmanlı devletini kuran Osman Gazi, “Karacahisar’ı aldığı zaman, Müslüman Türk halkını oraya yerleştirirken, Türk-İslâm müesseselerini de kurmak istedi. Birkaç kiliseyi camiye çevirdiler, sonra şehre bir kadı tayin edilmesi ve Cuma namazı kılınmasını istediler. Osman Gazi, kayınpederi Şeyh Edebali’ye ve Tursun Fakı’ya “İstediğinizi yapın” dedi. Onlar da “Sultandan izin almak lazımdır” dediler. Gerçekten kadıyı sultanın tayin etmesi ve hutbenin de sultan adına okunması gerekiyordu, çünkü Osman Gazi’nin beyliği Konya sultanlığına bağlı idi. Osman Gazi bunun üzerine şöyle dedi:
“Ben bu şehri kılıcımla aldım. Bunda sultanın ne dahli var ki ondan izin alam? O’na sultanlık veren Allah bana dahi gazâ ile hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise, ben de sancak götürüp,  kâfirle savaştım. Eğer O, “Ben Selçuk oğluyum” derse, ben de “Gökalp oğluyum” derim” dedi (Erol Güngör, Tarihte Türkler, s:184) Osman Gazi Tursun Faki’yi Karaca Hisar’a kadı ve imam tayin etti. (1299)
 Karacahisar’ın fethi Osman Gâzi adına hutbe okunması ve Karacahisar’a kadı ve imam tayin edilmesi Osmanlı Devletinin kuruluşu olarak sayılmıştır
Mevlana Celâleddîni Rumi hazretleriyle ilgili bazı menkıbelerde hikâye olunduğuna göre, Ertuğrul Gazi, Konya’ya her gelişinde kendilerini ziyaret ederlerdi. Bir keresinde, henüz küçük bir çocuk olan Osman Gazi’yi beraberlerinde şeyhe getirip hayır dua rica ettiler. O sırada Selçuklu hükümdarı bulunan kimsenin kalenderi olan bir şahsa bağlandığını işiten Hz. Mevlâna “Hoş şimdi hükümdar kendine bir baba bulduysa biz de kendimize bir oğul bulduk” diyerek Osman Gazi’nin elinden tutarak hayır dua eylediler. O’nu ulu ve devamlı olacak bir devletle müjdelediler. “Mademki bunun oğulları ve torunları benim neslime inanırlar ve bağlanırlar, devletleri daim olsun diye de dua buyurdular.” (Müneccimbaşı Tarihi, c:1, s:46)
Birçok yerli ve yabancı tarihçinin ittifakla naklettiklerine göre, bir gece Şeyh Edebalı’ya misafir olan Osman Gazi, bir gece rüyasında, şeyhin koynundan bir nur çıkıp kendi koynuna girdiğini gördü. Sonra göbeğinden bir ağaç çıkıp o kadar büyüdü ki bütün cihanı kapladı. Gölgesi bütün cihanı kaplayan bu ağacın gölgesinde bütün insanlar toplandılar. Uyandığında Osman Gazi gördüğü rüyayı Şeyh Edebalı’ya anlattı. Rüyanın tâbirini yapan Şeyh Edebalı, Osman Gazi’ye “Tanrı sana ulu bir devlet verecektir” dedi ve kızı Bala Hatun’u Osman Gazi ile nikâhladı. 
Bazı rivayetlerde ise bu rüyayı Ertuğrul Gâzi görmüş, Şeyh Edebâli rüyayı tabir etmiş kızı Râbia (Diğer tarihlerde Bâlâhun Mâlhu) hatunu Osman Beye vermiştir. (Barkan:19)
İdris-i Bitlisi’nin “Heşt Behişt” adlı tarihinde naklettiğine göre, o devirde Kumral Abdal adlı Salih bir kimse vardı. Yenişehir havalisinde oturur, zaman zaman dervişleriyle birlikte küffar köylerine gaza ederdi. Bir gün, Hz. Hızır aleyhisselam yahut evliyâullahtan bir kimse Kumral Abdal’la buluşup, “Allah Teâlâ Osman Gazi’ye kıyamet gününe kadar devam edecek ulu bir devlet ihsan eyledi, var müjdele” diye emretti. Kumral Abdal Osman Gazi’yi bilmezdi. O kimse, Osman Gazi’nin tanınmasına yarayacak bazı işaretleri bildirdi. Kumral Abdal, o işaretler yardımıyla Osman Gazi’yi bulup, müjdeyi verince, Osman Gazi çok sevindi ve “Şimdi bir kılıç ile maşrabam var, ikisini de sana veriyorum” dedi. Kumral Abdal, sadece maşrabayı uğur olarak aldı. (Müneccimbaşı Tarihi, c:1, s:47)
Bütün tarihçilerin ittifakla naklettiklerine göre eskiden Oğuz-Türkmen kabileleri arasında Korkut Ata bir diğer adıyla Dede Korkut adında keramet sahibi bir bilge kişi vardı. Dede Korkut bir gün buyurdu ki “Saltanat ve hanlık Oğuz Han’ın vasiyeti ve üzerine Kayı Han’ın oğullarına geçecek ve ahir zamana kadar onlarda kalacaktır.”
Peygamber Efendimiz zamanında veya o zamana çok yakın bir zamanda yaşayan ve Müslüman olan Korkut Ata hakkında Muharrem Ergin şu bilgileri verir:
“Resul aleyhisselam zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata dirler bir er kopdı. Oğuz’un ol kişi tamam bilicisiydi. Ne dir ise olur idi. Gayıptan türlü haber söyler idi. Korkut ata aytdı: “Ahir zamanda hanlık giru Kayı’ya değe, kimesne ellerinden almaya, ahir zaman olup Kıyamet kopunca, bu didüğü Osman neslidir” (Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, s:73)
Yüce Allah’ın ve Sevgili Peygamberimizin övgüsüne mahzar olan Türk milleti bu ilâhi rüyalar ve sözlerde anlatıldığı gibi Allah yolunda cihat etmeğe başlamış ve Cihan Devleti Osmanlı’nın temelleri bu şekilde atılmıştır. 
Kayı aşiretinin başına geçen Osman Gazi, kısa zamanda fetihlere başlamış ve sırasıyla Kulca Hisar, Karaca Hisar, Sorkun, Mudurnu, Göynük ve İnegöl’ü fethetti. Bu fetihlerin ardından Aydos Hisarı ele geçti ve İznik kuşatıldı. Fakat İznik kalesi çok muhkem olduğundan kalenin çevresi Osmanlı sınırlarına dâhil edilip kalenin fethi tehir edildi. Kısa bir zaman sonra, Kite tekfurunun tahrikleriyle Bursa, Evrenos, Ketsel ve Bedros tekfurlarının anlaşarak asker topladıkları haberi alındı. Osman Gazi, kısa bir zaman sonra ordusuyla birlikte Yenişehir’den çıkarak düşman askerlerini Koyun Hisarı yakınlarında karşıladı. Yapılan savaş Türklerin zaferiyle son buldu. Kestel Tekfuru öldürüldü. Diğer tekfurlar savaş meydanından kaçarak canlarını zor kurtardılar. Kite Tekfuru, Ulubat tekfuru’na sığındı. Osman Gazi, Ulubat Tekfuru’ndan Kite Tekfuru’nu teslim alıp; Kite Kalesi önünde astırdı ve kale Türklerin eline geçti. Bu zaferden sonra Aydos Hisarı alındı. 1308’de Marmara Denizi’ndeki İmralı adası feth edilip bir deniz üssüne sahip olundu.
Osmanlıların Bizans hududunda kurmuş oldukları adil idare, tekfurların ve Bizans’ın zulmünden, ağır vergilerinden bıkan ve usanan Hıristiyan halk ve Tekfurlar arasında takdir uyandırmıştı. Hıristiyan halk, Osman Gazi’nin idaresine ve himayesine sığınmaya başlamışlardı. 1313 yılında Harman Hisarı Tekfuru Köse Mihal, Müslüman olarak Osmanlı idaresine girdi. Köse Mihal Gazi adını alarak, pek çok savaşa katıldı ve Osmanlı devletine önemli hizmetlerde bulundu. 1313 yılında, Akhisar, Geyve, Lüblüce, Lefke, Hisarcık, Tekfur pınarı, Yeni kale, Karagöz ve Yanıkça Hisar kaleleri alınıp Bursa Osmanlı sınırları içerisinde bırakıldı. 1313 yılında Bursa Osman Gazi tarafından kuşatıldı. Bursa’nın savaş yoluyla fethi her iki taraftan çok can kaybına sebep olacağı düşüncesiyle kuşatma kaldırılıp, Kaplıca Uludağ istikametinde iki kale yapıldı. 
Türk milletinin Cihan Hâkimiyetine giden yoldaki ara hedeflerinin genel adı olan Kızıl Elma, bu sefer Bursa’dır. Osman Gazi ölmeden önce bu Kızılelma’yı ele geçirmek istiyordu. Fakat hastalığı buna engel olacak bu şeref oğlu Orhan Gazi’ye nasip olacaktı. 
Küfre karşı akınlarla yetişip, yiğitliği, cesareti, bilgisi ve İslâmiyet’e olan sadakati ile düşmanların korkusunu, Müslümanların takdirini ve şükranını kazanan Osman gazi, 1326 yılında 70 yaşında hastalanmış ve hasta yatağında Bursa’nın fethine giden oğlu Orhan Gazi’den müjde bekliyordu. Hasta yatağında Bursa’nın fetih müjdesini alan Koca Gazi, kendisinden sonra gelecek olan Osmanlı Padişahlarına da bir siyasi vasiyetnâme özelliğinde ve Türk Devlet Felsefesi’nin bir özeti olan şu tarihi vasiyetini oğlu Orhan Gazi’ye yapmıştır:
“Tanrı’nın buyruğundan gayrı iş işlemeyesin, bilmediğini şeriat ulemasından sorup öğrenesin, iyice bilmeyince bir işe başlamayasın, sana itaat edenleri hoş tutasın ve askerine in’amı-ihsanı eksik etmeyesin (askerine bol nimet ve bahşiş veresin, iyilik edesin) ki insan ihsanın kulcağızıdır. Zalim olma, âlemi şenlendir ve cihadı terk etmeyerek beni şâd et. Ulemâya riayet eyle ki şeriat işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan ona rağbet ikbal ve hilm göster. Askerine ve sahip olduğun mala güvenip gurur getirip şeriat ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah’ın dinini yaymaktır. Yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir. Sana yakışan da budur. Daima herkese ihsanda, iyilikte bulun. Memleket işlerini noksansız gör, senin gibi bir evlat bıraktığım için ölümüme üzülmüyorum.”
Anadolu’ya ayak bastıkları andan itibaren bütün Türk sultanlarının hedefi olan İstanbul’un fethi devletin kurucusu Osman Gazi’nin de millî ve dinî bir ülküsüydü. Hasta yatağında iken oğlu Orhan Gaziye söyle seslenir:
“Gönül kerestesiyle bir/ Yeni şehir ile Pazar yap/ Zulmeyleme rençberlere/ Her ne istersen var yap/ Osman¸ Ertuğrul oğlusun/ Oğuz Karahan neslisin/ Allah'ın kemter kulusun/ İslambol'u aç¸ gülzâr yap” (Ahmed Cevdet Paşa¸ Kısas-ı Enbiya¸ s.197) 
“Osman Ertuğrul oğlusun”
Oğuz, Karahan neslisin
Hakkın bir kemter kulusun
İstanbul’u aç gülzâr yap.” (Necip Asım, Mehmed Arif, Osmanlı Tarihi, (Medhal), İstanbul 1990, Sümer, Oğuzlar Türkmenler:273; Turan, O, 1969, II:45; Z.Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler 2. cilt, s.137)
Orhan Gazi döneminde Osmanlı Devleti siyasal açıdan şekillenip genişlediği gibi ilmi alanda da kapsamlı bir teşkilatlanma ve tekâmülü gerçekleştirmekteydi. Bu bağlamda, Orhan Gazi’nin himayesinde ilk Osmanlı medresesi İznik’te kurulduğu gibi ilim adamlarına gösterilen ilgi ve himaye ile de Orta Asya, İran, Suriye, Mısır ve Anadolu beyliklerinden Osmanlı Devleti’ne bir hayli âlim ve mutasavvıf gelmekteydi.
Orhan Gazi döneminde dervişler ve ilim adamları hayatın her alanında etkin olmuş, toplumsal yaşamı ve düşünce hayatını derinden etkilemişlerdi. Söz konusu gerçeği daha iyi anlayabilmek için Orhan Gazi’nin doğup büyüdüğü zamanda yetişen, eserler veren, fikir ve sohbetleriyle insanlara ışık tutan âlim ve mutasavvıfların iyi bilinmesi gerekir. Orhan Gazi döneminde yaşamış, medreselerde eğitim veren âlim ve müderrislerden olan; Davud-i Kayserî, Taceddin-i Kürdî, Alâeddin Ali Esved, Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa, Muhsin-i Kayserî gibi âlimler ve Geyikli Baba, Abdal Mûsâ ve daha önce vefat etmiş olan Ahi Evran, gibi mutasavvıfların Orhan Gazi döneminin ilim ve kültür hayatına büyük tesirleri olmuştur.
İlk dönem Osmanlı tarihçilerinden Aşıkpaşazâde de, Osmanlı Devlet’inin kuruluşunda rol oynayan unsurları Ahiyân-ı Rum, Gaziyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum şeklinde tasnif eder. Abdalan-ı Rum’un öncüsü Hacı Bektaş Veli’dir. Onun manevi mirasçılarından birisi de manevi evladı Kadıncık Ana elinden alan Abdal Musa’ da abdallar arasında önemli bir yere sahiptir. (Prof. Dr. Hasan Basri KARADENİZ, Uluslararası Orhan Gâzi Ve Kocaeli Tarihi-Kültürü Sempozyumu-V, 9-10-11 Mart 2018, S.66) 
Abdal Musa’dan TDV İslam Ansiklopedisinde “Menkıbeleri Osmanlı Devleti'nin kuruluşu ile ilgili rivayetlere karışan ve Bektaşi an'anesinde önemli bir yeri olan Anadolu abdallarından biri” olarak söz edilir. Taşköprizade,  lÎ ve Hoca Sadeddin gibi tarihçiler, onun Bursa'nın fethinde Sultan Orhan'la birlikte olduğuna ve Geyikli Baba ile aralarında yakın bir münasebetin bulunduğuna işaret ederler.
Abdal Musa'nın gerçek şahsiyeti, tarihi diye ileri sürülen rivayetlerin menkıbe ve şahsi yorumlara dayanması dolayısıyla çok müphemdir. Beliğ'in, Bursa'nın fethinden önce Buhara'dan gelen kırk abdaldan biri olarak gösterdiği Abdal Musa. Aşıkpaşazade'de Bektaşi olarak zikredilir. Taşköprizade, Ali ve Hoca Sadeddin gibi tarihçiler, onun Bursa'nın fethinde Sultan Orhan'la birlikte olduğuna ve Geyikli Baba ile aralarında yakın bir münasebetin bulunduğuna işaret ederler. (TDV,İslâm Ansiklopedisi, C.1, S. 64)
1326 yılında Bursa’yı kuşatıp şehri savaşmadan teslim alan Orhan Gazi’nin içeridekilere, “Bunca servetiniz varmış neden teslim oldunuz?” şeklindeki sorusuna Bursa Rumlarının verdiği cevap dikkate değerdir. Bursa Rumları Orhan Gazi’ye:
“Servetin bize faydası olmadı. Senin baban nice zamandır Bursa’nın köylerini zapt edip bağladı, onlar rahat ve emniyet içinde yaşarlarmış. Biz de onların rahatlığına heves ettik.” demişlerdir.(Erol Güngör, Tarihte Türkler, s:185)
 şıkpaşazâde’nin de Orhan Gazi’nin ve oğullarının yaygın adaletinin hızlı fütûhattaki etkilerine dair tespiti şöyledir: 
Vilayetlerin cemisi Orhan Gazi’nin adlin işitirlerdi. Ve hem her vilayet kim almışlardı, ona adl-ü dâd etmişlerdi ve alınmayan vilayetler dahi onların neylediğini bilmişlerdi. Süleyman Paşa Taraklı Yenice’sine geldi, ahd-ü emanla hisarı verdiler ve Göynüğü dahi. Süleyman Paşa ol kadar adl etti kim, ol vilayetin halkı eydürlerdi kim, “nolaydı, bunlar bize kadim zamandan bey olaydı ve çok köyler bu Müslümanları gördüler, Müslüman oldular.” 
Yani, bütün yerleşim alanlarında yaşayanlar Orhan Gazi’nin adaletini duymuşlardı, çünkü o hangi şehri aldıysa adaletli davranmıştı, diğer vilâyetlerdeki ahali de Osmanlı yönetiminin gayrimüslimlere ne yapmak istediğini anlamışlardı. Süleyman Paşa Taraklı Yenice’sine varınca oranın sakinleri güvenlik dileyip anlaşma ile şehri teslim ettiler. Peşinden Göynük de aynı şartlarla teslim oldu. Süleyman Paşa, ahaliye o kadar adaletli davrandı ki, yerli halk, “Keşke bunlar çok daha önceleri bizim başımıza bey olsalardı!” diyorlardı. İlâveten bu adalete tanık olan birtakım insanlar, İslâm’a girmişlerdi. Neşrî’nin tespitine göre de Orhan Gazi’nin gayrimüslimlere uyguladığı adalet ve gösterdiği şefkat o kadar ilgi uyandırdı ki, o, İznik’i kuşattığı zaman Müslümanların idaresi altında bulunan gayrimüslimler grup grup gelerek, “Ey miskinler! Gelin, Türk’e itaat edin ve böylece açlıktan kurtulun, güvenlik içinde olun!” derlerdi. (Prof. Dr. Hüseyin ALGÜL, Orhan Gazi’nin Şahsiyeti, Uluslararası Orhan Gâzi Ve Kocaeli Tarihi-Kültürü Sempozyumu-V-9-10-11 Mart 2018, S.43-44)
Bu fetihten sonra Bursa İslâm cihadı, Türk Cihan Hâkimiyeti ve Nizamı  lem Ülküsü’nün merkezi oluyor. Türk âlimleri, şeyh ve dervişleri, Türkmen babaları, Osmanlı Gazileri ile birlikte o bölgede yeni bir kudret ve çekim merkezi vücuda getiriyorlardı. Fevkalâde mâhir denizci ve imanlı gaziler olan Aydın Oğulları Adalar Denizi ve sahillerini çalkaladıkları bir dönemde Osmanlı Gazileri, 1356’da bir sal ile, sessizce Çanakkale boğazını geçiyor ve Rumeli’ye ayak basıyorlardı. Bu geçiş çok mütevazı bir geçiş olmasına rağmen ardı ardına Haçlı saldırılarına sebep olmuştur. Fakat çok yüksek bir kudrete ve üstün vasıflara sahip olan Osmanlı orduları Haçlıları 1363’de Edirne civarında Sırp sındığı, 1389’da Kosova ve 1395’te Niğbolu’da imha etmiştir. Böylece Osmanlı devleti Rumeli’ye güçlü bir şekilde yerleşmiş ve ondan sonra Anadolu’ya yayılmaya başlamış ve kısa zamanda devletin sınırları Malatya’ya kadar uzanmıştır. 
Fr. Grenerd’ın ifadesiyle, “Niğbolu zaferi, Hıristiyan Avrupa’nın Müslüman Türklere mağlubiyetini tescillemiş ve bundan sonra artık Türk ilerleyişini durdurmak mümkün olmamıştır.”(O.Turan, T.C.K.M. c.2, s:8)
Fakat Hıristiyan Batı’da mağlup olmayan bu güç, 1402’de Müslüman Doğu’da mağlup olmuş, Timur tarafından mağlup edilen Osmanlı devleti bir parçalanma sürecine girmiş ve bir Fetret devri yaşanmıştır. Bu fetret devri kendisini Rumeli’den daha çok Anadolu’da hissettirmiştir. Bununla beraber Osmanlı tahtına oturan ve devletin ikinci kurucusu sayılan Çelebi Mehmet devlete eski gücünü ve kudretini yeniden kazandırmıştır. O’nun yerine geçen İkinci Murat Gazi 1444’te Varna’da ve 1449’da İkinci Kosova meydan savaşlarında Haçlıları yerle bir etmiştir.
Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselişinde şimdiye kadar hiçbir devlette görülmemiş bir ölçüde tasavvuf tarikatları, şeyhler, dedeler, babalar ve dervişler birinci derecede rol oynamışlardır. Henüz Osman Gazi zamanından başlamak üzere Türk sultanlarının etrafı, Türkmen dervişleri, babaları ve evliyaları ile doldurulmuştu. Bu dervişler ve babalar sayesinde bir “Gaziler Devleti ve Gaziler Nesli” oluşturulmuştu. Eski Türk alpleri, bahadırları “Alp eren” ve “Derviş gazi” kimlikleri ile yeniden tarih sahnesine çıkıyor, Bedrin aslanlarının ruhu ile Çin sarayını basan Kürşad’ın ve yiğitlerinin ruhu bu Alp erenler ve Derviş gazilerin şahsında buluşup kaynaşıyor ve  “ALPEREN, G Zİ, DERVİŞ GAZİ” adını alan yeni bir kahraman Türk tipi vücuda geliyordu. İşte bu Alpler, gâziler, dervişler ve münevverler sayesinde Batılıların “Pax Ottoman” yani “Osmanlı Barışı” adını verdikleri, adaletin ve barışın hüküm sürdüğü bir dünya oluşturulmuştur. 
Artık Türk’ün yeni Kızılelma’sı, Kur’an-ı Kerimde Sebe suresi 15.  yette “Beldetün tayyibetün/güzel belde, hoş Belde” diye geçen ve Sevgili Peygamberimizin “İstanbul mutlaka fetholunacaktır, onu fetheden emir-sultan ne güzel emirdir-sultandır; Onu fetheden asker ne güzel askerdir” dediği İstanbul ve Roma idi. 

 

KAYNAKLAR

Ord. Prof. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, 3. baskı 1981
Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, cilt I ve II, İstanbul 1969
Prof. Dr. Erol Güngör, Tarihte Türkler, İstanbul 1988
Prof. Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler)Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1992
Prof. Dr. Halil İnalcık Osmanlı Tarihinde İslâmiyet ve Devlet, İş Bankası Kültür Yayınları 2016
Prof. Dr. Hasan Basri KARADENİZ, Uluslararası Orhan Gâzi Ve Kocaeli Tarihi-Kültürü Sempozyumu-V, 9-10-11 Mart 2018
Prof. Dr.Anıl Çeçen, Türk Devletleri, İnkılîp KitapeviAnkara 1986
Prof Dr. Z.Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler 2. cilt
Kitab-ı Cihannüma- Neşri Tarihi cilt 1,Neşrî, 1995
Nikola Jorga, 2005, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi 
Tacü’t-Tevarih Hoca Sadettin Efendi, Tacü't-Tevarih, Kültür Bakanlığı,1979, çeviren: İsmet Parmaksızoğlu, cilt 1-4
Necip Asım, Mehmed Arif, Osmanlı Tarihi, (Medhal), İstanbul 1335,
Mehmet Doğan, Kur’an_ın Gölgesinde ve Tarih Önünde Türk, İstanbul 1978
Müneccimbaşı Tarihi Cilt 1,Tercüman 1001 Temel Eser 37, Müneccimbaşı Ahmed Dede
Dede Korkut Kitabı, Dede Korkut Kitabı, Muharrem Ergin yayını İstanbul 1958
Ocak, A. Yaşar; (1997), “Osmanlı Beyliği Topraklarındaki Sufî Çevreler ve Abdalân-ı Rûm Sorunu (1300-1389)
Aşıkoğlu Ahmed; (1332), Tevârih-i  l-i Osman, Aşık paşa-zâde Tarihi (neşr. Ali Bey), (Birinci Baskı), Matbaa-i  mire, İstanbul.
Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri, İstanbul, Tarihsiz, Hamle Basın Yayın
Ahilik ve Meslek Ahlakı, KTO Karatay Üniversitesi Yayını, Konya 2016, Editörler: Doç Dr. Ömer Akdağ, Uzm. Meltem Kurtuluş
Şahin, Kâmil; (2007), “Edebâli”, DİA, X,  
Kazıcı, Ziya; (1989), “Ahilik”, DİA, I, 
Hoca Sadettin Efendi, Tacu’t-Teva- rih Kültür Bak. Yay. 301. 
Ahmet Cevdet Pasa, Kısas-ı Enbiya ve Tarih-i Hulefa 1/487 vd. Bedir Yay. 1st. 1977.



Bu yazı 1,341 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 8 Ağustos 2020 Allah İnsanı Yarattı Ve Ülkülerle Donattı
    • 19 Temmuz 2020 Allah Tuzak Kuranların Tuzaklarını Başlarına Geçirendir
    • 20 Haziran 2020 Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması'nda Yunus Emre'nin Rolü
    • 30 Mayıs 2020 Fatih'in Şahsiyeti Nizam-ı Alem ve İ'lay-ı Kelimetullah Ülküsü
    • 23 Mayıs 2020 Bayram Namazının Kılınışı ve Evde Kılınma Durumu
    • 23 Mayıs 2020 Lider ve Fikir Adamlarımıza göre Milliyetçilik (2)
    • 23 Mayıs 2020 İslam'da Millet ve Türk Milliyetçiliği (1)
    • 20 Mayıs 2020 Türkçülük Anlayışımız ve Bu Anlayışa Saldıranlar
    • 16 Mayıs 2020 Fıtır Sadakası
    • 3 Mayıs 2020 3 Mayıs Türkçüler Günü
    • 2 Mayıs 2020 Türk Tasavvuf Ekolünün Kurucusu Hacı Bayram-ı Veli?
    • 22 Nisan 2020 Piri Türkistan Hoca Ahmet Yesevi
    • 13 Nisan 2020 Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu - Kuruluşta Tasavvuf ve Tarikatların Rolü
    • 7 Nisan 2020 Berat Gecesi
    • 3 Nisan 2020 Tarihin Haklı Çıkardığı Lider TÜRKEŞ
    • 27 Mart 2020 Satuk Buğra Han ve Hz.Muhammed
    • 20 Mart 2020 İsra Miraç ve Miraç Kandili
    • 1 Mart 2020 Cihad Her Müslümana Kıyamete Kadar Devam Edecek Bir Farzdır
    • 11 Şubat 2020 Köni Eğri Bolsa / Adalet Eğrilirse Kıyamet Kopar
    • 3 Şubat 2020 Tevekkül: Çalışmak Nafile Namazdan Daha Kıymetlidir (3)

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    8,422 µs