En Sıcak Konular

Aziz Dolu

Atabey
Aziz Dolu
17 Kasım 2011

Bir Şehit, Bir Gazi Ve Bir Gaye…



Bir Şehit, Bir Gâzi Ve Bir Gâye…

 

Enver Paşa, Türk-İslâm tarihi açısından başlı başına bir olaydır (fenomen) dostlar. Hayâlperest, aklı bir karış havada gibi sunulan (lanse edilen) bu gözü pek Türk subayı söz konusu olduğunda eller vicdanlara konulmalı; ‘yiğidi öldür, ama hakkını yeme’ sözü kulaklara küpe yapılmalıdır. Zira “Zaten mukadder olan ölümden korkarak köpek gibi yaşarsak hem geçmişlerimizin, hem de geleceklerimizin la’netlerine müstahak oluruz.” deyip ölüme meydan okuyarak, deli dolu bir hayat süren bu kahraman Türk çocuğuna edilecek hitap -bize göre- ‘delikanlı’ sıfatıdır.

 

Söze Enver Paşa ile başlamaktan muradımız ‘söz büyüğün’ düsturundan ilham alarak, yaş haddini göz önünde bulundurmamızdır elbette. Mustafa Kemal dendiğinde ise ‘Sarı Paşa’ efsanesinin yazıya nasıl döküleceğine dair bir muamma şakaklarımızın zonklama sebebidir. Öncesi de olmakla birlikte, ülkenin kara bahtını aydınlatmak için Batı’dan, Gelibolu tepelerinin ardından doğan bir güneştir Mustafa Kemal.

 

Enver Paşa’nın eline silahını alıp Makedonya dağlarına çıkmasından; Saraydan kız alıp ‘damat’ olmasından bahsetmeyeceğiz canlar. Kemal Paşa’nın, dayısının çitliğinde karga kovalamasını; ‘Fikriye’sini de pelesenk etmeyeceğiz dilimize. Zaten tarih kitaplarımız bunları tekerrür edip durmaktadır. Biz yazılmayanlardan, üzeri örtülmeye çalışılan tarihi gerçeklerden bahsedeceğiz sizlere. Çünkü ciğeri beş para etmezlere bile iade-i itibarı münasip gören yönetenlerimizin ve yönetilenlerimizin artık Enver Paşa’yı rahat bırakmalarının; Enver Paşa ile Mustafa Kemal’in dostluğuna, kardeşliğine gölge etmekten vazgeçmelerinin zamanı gelmiş de geçmiştir bile. Enver Paşa da artık saygıyla anılmalıdır bu topraklarda…

 

Bildiğiniz gibi Viyana bozgunu, 93 Harbi… diye giden süreç Osmanlı Devletinin zayıflamasına, gerilemesine yol açmıştır. Bir nevi yaralı aslana dönen Osmanlı’nın bu durumundan istifade etmek isteyen Batılı devletler ise sırtlanlar gibi saldırmıştır Osmanlı ülkesine. Bu hayâsızca akınlardan biri de İtalyanların Trablusgarp (Libya) saldırısıdır. Osmanlı, hukuki temelden yoksun bu saldırıya ordusu ile müdahale edemez. Mısır’ı ilhak eden İngilizler, İtalya ile işbirliği yaparak, Osmanlı ordusunun kara harekâtına izin vermez. Kara ordusu olmadan, deniz harekâtının başarılı olması da mümkün görünmez. Yapılacak bir şey kalmıştır ve Osmanlı onu yapar. Bir orduya bedel on bir vatan evladını gönderir. Başlarında Enver (Paşa) vardır. Yoldaşları ise Mustafa Kemal (Paşa), Cemal (Paşa), Kuşçubaşı kardeşler ve diğer yedi yiğit… Teşkilat-ı Mahsusa üyesi bu bir avuç gözü pek subay, yerli Arapları örgütleyerek mücadeleye başlarlar. Öyle ki Libya’yı İtalyanlara dar ederler. Kuzey Afrikalı Araplar kazandıkları bu özgüvenle sonraki yıllarda milli bağımsızlık hareketlerini başlatıp; Emir Abdülkadirlerin, Abdülmaliklerin, Ömer Şeriflerin önderliğinde Batılı sömürgecileri (emperyalist) ülkelerinden defedeceklerdir.

 

Yeri gelmişken bir kahramanlık öyküsünden daha bahsedeyim sizlere. Trablus’ta, özellikle de Derme ve Tobruk’ta muharebeler pek çetin geçmiştir. Muharebelere bizzat katılan Mustafa Kemal, elinde Revolver marka tabanca ile sokak savaşı yaparken, bir el bombasının yakınında patlaması sonucu sol gözünden yaralanır. İlerleyen günlerde gözü kan çanağına dönüp, kör olma tehlikesi ile karşı karşıya kalınca, arkadaşlarının zoruyla Bulgaristan’a giderek tedavi olur. Sofya’daki ‘ataşemiliterlik’ görevinin içyüzü budur cancağızlar. Ne diyelim ‘deccal’ diyenler utansın.

 

Başkomutan Enver Paşa’nın, onlarca yıldır gerileyen, hırpalanan dahası dün kapısında yamak olan Balkan devletçiklerine bile yenilen Osmanlı ordusunu alıp birkaç yıl içinde şaha kaldırdığı tarihi bir vakadır. Zira bu ordu Kut’ül Amara’da İngiliz ordusunu esir almıştır. Bu ordu, Çanakkale’de destan yazmıştır. Kurtuluş Savaşını zaferle taçlandıran ruh biraz da Çanakkale’de kazanılan o ruhtur bize göre. Dahası Talat Paşa’nın, cepheden cepheye koşan Enver Paşa’ya ‘sana birşey olursa ne yapacağız’ demesi üzerine “Mustafa Kemal'den başkası bu orduyu idare edemez" diyerek, halefini işaret etmesi ile Sultan Vahideddin’in “Paşa, Paşa bu ülkeyi ancak sen kurtarabilirsin!” diyerek, Mustafa Kemal’e Anadolu’nun yanık bağrını göstermesinin tesadüf olmadığı da ortadadır. Zira Çanakkale’de doğan güneş Anadolu’yu ışıtmaya başlamıştır artık. Bir diğer güneş de Türkistan bozkırlarını aydınlatmak için yollardadır.  Ve bir bayram sabahında, daha bayram namazını bile kılmaya fırsat bulamadan savaşa girmiş; elde kılıç, Rusların makineli tüfek bataryasına saldırdığı bir anda kalbine isabet eden bir kör kurşun O’nu Hakkın rahmetine kavuşturmuştur. Çocuk yaşta tutulduğu vatan-millet aşkı için, delişmen kalbinden bir kez daha vurulmuş; bir Kurban bayramında, vatan için kurban olmuştur. Enver Paşa şehit olmuştur.

 

Bize göre Enver Paşa ile Kemal Paşa iki kardeş, iki dost dahası bir elmanın iki yarısıdır. Onlar son Osmanlılardır, son Osmanlı Paşalarıdır. Aralarında görev bölümü yapmışlar; biri Türkiye’nin, diğeri Türkistan’ın istiklâli için varlıklarını ortaya koymuşlardır. Ve bu kutsal gaye uğruna biri şehit olmuştur, diğeri gâzi… Dahası Anadolu’da yokluklar içinde devam eden İstiklâl Harbine (Bağımsızlık Savaşı) destek sağlamak için Türkistan’da yardım kampanyaları tertip eden de yine Enver Paşa’dan başkası değildir. Ne diyelim, ‘hain’ diyenler utansın.

 

Evet canlar! Gözlerini budaktan sakınmayan bu iki vatan evladının; son Osmanlı paşalarının ruhlarının şad, mekânlarının cennet olması için birer Fatiha göndermeden önce sözü bu kez Gâzi’ye bırakalım:

 

—“Enver, bir güneş gibi doğmuş, bir gurûb (gurup, günbatımı) ihtişamıyla batmıştır, arasını tarihe bırakalım."               Serik–28 Mart 2009

 

 

 

Aziz Dolu Atabey

azizdolu.blogcu.com

 



Bu yazı 802 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 16 Temmuz 2017 Ömer Halisdemir
    • 5 Temmuz 2017 Musul; Nureddin Zengi'nin Yadig
    • 23 Mayıs 2017 Ra, Rab, Tanrı ve Türkler
    • 7 Mart 2017 Türkiyeyi Ve Dünyayı Anlamak
    • 14 Ocak 2017 Rainadan, Radikalizme
    • 1 Ocak 2017 İslam, İslamcılar ve Anarşizm
    • 22 Aralık 2016 Kurt Ulur, Vatan Kurtulur
    • 7 Aralık 2016 Şangay Bilmem Ne Kaçlısı
    • 20 Kasım 2016 Başkanlık Tartışmaları
    • 20 Kasım 2016 Fıratın İki Yakasını Bir Araya Getirmek
    • 7 Ekim 2016 Bir Meşrep Olarak Alevilik
    • 22 Eylül 2016 Piruz Dilenci; Güney Azerbaycanın Özgürlük Ateşini Harlayan Adam
    • 11 Eylül 2016 Bu da oldu; Atatürkün resmine sansür
    • 31 Ağustos 2016 Yüksekova İl Olmalı
    • 18 Ağustos 2016 Yapılandırma Ayarlarına Dönüş
    • 8 Temmuz 2016 Atatürk Türkiyesinden, Humeyninin İranına
    • 2 Temmuz 2016 Akıl ile vicdanın hasbıhali
    • 2 Temmuz 2016 Almanların Maskarası, Çerkezlerin Yüzkarası
    • 29 Mayıs 2016 Bir, Üç, Beş
    • 23 Mayıs 2016 Otizmliler, ille de AKP diyormuş

    Yazarlar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,128 µs